Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in Ankara ziyareti bizatihi olumlu bir şey sayılmalıdır. Geçmişe bakıldığında bu düzeyde ziyaretlerin 40-50 yıl boyunca yapılmadığını hatırlarız. En azından artık o düzeyde ziyaretlerin iki yılda bir yapılması iyi bir şeydir.
Üstelik son zamanlarda bu ziyaretler sırasında her iki tarafın dillerine hâkim olduklarını ve kibarlığı bozmadıklarını görüyoruz. O da iyi bir şeydir. Dışişleri eski Bakanı Çavuşoğlu’nun Ankara’da Yunanlı karşıtı Dendias ile ortak basın toplantısında her ikisinin de birbirini nasıl haşladığı da hatırlardadır. Bu tür davranışlar muhtemelen içeride topladıkları alkışlar nedeniyle gerekli görülüyordur ama kimseye yararı olmadığı da açıktır.

Miçotakis’in ziyareti sırasında Türk-Yunan ezelî konuları bir kenara bırakılmış, ticaretin geliştirilmesi, İzmir-Selanik arasında yeni feribot seferleri gibi şimdiki tabiriyle pozitif gündem üzerinde yoğunlaşılmıştır. Bu da iyi bir şey, şüphesiz. Her iki tarafın tutumları on yıllardan bu yana değişmedi. Değişmeleri de mevcut ortamda beklenmemeli.
Basın konferansında her iki lider de sorunların iyi niyetle uluslararası hukuk çerçevesinde çözülebileceğini söylediler ama sanırım soru alınmayan bu toplantıda uluslararası hukuktan her ikisinin ne anladığını öğrenmek mümkün olmadı. İşte aradaki büyük fark da orada.
Uzun yıllardan bu yana Türkiye’de birbirlerini takip eden iktidarlar, 1923 Lozan Antlaşması’nın tek taraflı bir yorumuyla bazı haklar iddia etmekte; Yunanistan ise aynı Antlaşma’yı farklı yorumlayarak Türkiye’nin öne sürdüğü taleplerin zaten cevaplarının Antlaşma’da olduğunu, müzakere edilecek konuların çok sınırlı olduğunu söyleyip duruyor. Nitekim Miçotakis de Ankara’yı ziyaretinden hemen önce Ege’de müzakere edilecek tek konunun kıta sahanlığının iki ülke arasında sınırlandırılması olduğunu yeniden ifade etmiştir.
Oysa Türk iktidarlarının görüşü farklıdır. Onlara göre adaların silahsızlanması, Lozan’da aidiyetinin belirlenmediğini iddia ettikleri adaların statüsü gibi farklı konular da var. Bu durumda belki pek kimsenin yapmadığı şekilde Lozan’a daha yakından bakmakta fayda var.
Türkiye’de pek bahsi geçmeyen 14’üncü madde ile başlayabiliriz. Bu madde, Balkan savaşlarında kaybedilen ancak 10 yıllık bir Yunan egemenliğinden sonra Lozan’da Türkiye’ye iade edilen Gökçeada ve Bozcaada ile ilgili. Nüfusları o tarihlerde neredeyse tamamen Rumlardan oluştuğu ve mübadeleden muaf tutuldukları maddede belirtildiği için ada halkına muhtariyet, yani kendi kendini yönetmek hakkı verildiği; güvenliğin ada halkından oluşan ve ada yönetimine bağlı bir polis gücü tarafından sağlanacağı belirtilmektedir. Tabii bu madde hiçbir zaman uygulanmadı. Sonraki yıllarda adalar bir nevi açık hava hapishanesi olarak kullanılmış, Rumların da bu şekilde göç etmesi sağlanmıştır. Bugün Gökçeada’da 300-400 kadar, Bozcaada’da ise 20-30 kadar Rum kalmıştır. Tabii 14’üncü maddeye işlerlik kazandırılması söz konusu değil. Lozan sonrası Türk-Yunan ilişkilerindeki bahar havası döneminde zaten epeyce çalkantılı yıllar geçiren Yunanistan hükümetlerinin bu maddenin uygulanması için bastırdıklarını duymadım.

Bugün farklı şekillerde yorumlanan 13’üncü madde ise Kuzey Ege adalarından Midilli, Sisam, Sakız ve Nikarya’nın savunması ile ilgilidir. Türkiye bu adaların silahlanmasının Lozan’a aykırı olduğunu iddia etmektedir yıllardan bu yana. Oysa 13’üncü madde silahsızlanma kelimesini kullanmamakta; bu dört adada deniz üssü ve tahkimat inşa edilmeyeceğini, adalarda bulundurulacak asker sayısının oradaki halkın içinden askerlik görevini yapmakta olanlarla sınırlandırılacağını; bunlara ilaveten de Yunanistan topraklarındaki jandarma ile polis sayısı ile orantılı bir miktar ilave güvenlik gücü bulundurulabileceğini belirtmektedir. Herhangi bir rakam telaffuz edilmediği için ve bir denetleme mekanizması da öngörülmediğinden bu madde hâliyle yoruma tabidir. Diğer Kuzey Ege adaları için ise benzer tahditler bulunmamaktadır.
On İki Ada için durum farklıdır. Malum, Lozan imzalandığında bu adalar 11-12 yıldır İtalyan egemenliği altındaydı ve Antlaşma’da Türkiye bu egemenliği kabul etmektedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra adaların Yunanistan’a devrini öngören Paris Antlaşması’nın 14’üncü maddesi bu adaların silahsızlanacağını öngörmektedir. Bu maddenin ülkemizin baskısıyla metne dâhil edildiği anlaşılmaktadır. Ancak Türkiye, Paris Antlaşması’nın imzacıları arasında bulunan Brezilya ve Güney Afrika’dan farklı olarak savaşa katılmadığı için Antlaşma’ya da taraf değildir. Taraf olunmayan bir antlaşmadan hak ve sorumluluklar doğabiliyor mu, ayrı bir konu.
Dönelim Lozan’a. Antlaşma’nın 12’nci maddesinde Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adası hariç Kuzey Ege adalarının 1913 Atina ve 1914 Londra Antlaşmaları uyarınca Yunanistan egemenliğine geçtikleri teyit edilmekte; Türkiye’nin ise Anadolu sahillerine 3 mil mesafeden az olan adalara sahip olacağı belirtilmektedir. On İki Ada ile ilgili 15’inci maddede ise hepsi ismen sıralanmakla birlikte onlara bağlı adacıkların da İtalya egemenliğinde olduğu belirtilmektedir. Kardak adacıkları Anadolu sahiline 3,8 mil mesafede olduğu için Lozan’a göre bunların İtalya’ya, Paris Antlaşması’na göre de İtalya’dan Yunanistan’a geçmiş olması gerekmektedir. Lozan’a dayanarak 1932 yılında İtalya ile yapılan bir deniz hududu anlaşmasında bu hususlar teyit edilecek ve açıklık kazanacaktı. Bazıları bu anlaşmanın TBMM tarafından onaya sunulmadığı ve dolayısıyla geçersiz olduğu yönünde görüş belirtmiş olsalar da 1933 yılında Resmî Gazete’de yayımlanmış olması bu görüşü ne yazık ki çürütecektir. Nitekim Lozan’dan tam 72 yıl geçmesine rağmen 1995 Kardak krizine kadar adaların aidiyetinin Lozan’da çözülmediğine ilişkin ülkemizi yöneten, Atatürk ve İnönü dâhil hiçbir hükümet görüş beyan etmemiştir. Kardak krizinin üstünden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen de sayısız görüşmede ele alınmış olmasına rağmen herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır.
Tabii bazıları ülkemizin Ege’deki karasularını 1964 yılında 6 mile çıkarması üzerine 12’nci maddedeki 3 mil rakamının 6 mil olarak okunması gerektiğini iddia etse de Lozan yeniden müzakere edilmedikçe bu mümkün gözükmemektedir.

Bu arada Lozan’dan bahsederken antlaşmada olanlara değindik ama olmayanlara da dikkat çekmekte fayda var. Birincisi, birçoklarının iddiasının aksine Lozan’da Patrikhane ile ilgili herhangi bir madde olmadığı gibi bir kelime dahi yok. Yani Patrikhane’nin Ekümenik unvanının Lozan’a aykırı olduğunu iddia etmek mümkün değil. Türkiye isterse bu unvanı tanımayabilir. Zaten Müslüman bir ülkenin Hristiyanlıkla ilgili bir unvanı kabul etmesi şart değil. Ancak başka ülkelerin bunu tanımasına karşı çıkmak da ancak anlamsız olarak tanımlanabilir.
Lozan’da olmayan başka bir şey ise Yunanistan’daki azınlığa Türk denmesidir. Lozan milliyet esası üzerine değil de din esasına göre yazıldığı için bu şaşırtıcı değil. Türkiye’deki azınlıklardan bahsederken de zaten gayrimüslim kelimesi kullanılıyor. Bu demek oluyor ki Yunanlı yetkililer, her ne kadar bizde hoşa gitmese dahi Batı Trakya azınlığımızdan bahsederken onları Müslüman olarak tanımlamakta Lozan’ın 45’inci maddesine uygun hareket etmektedirler.
Bir de Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi var karşımızda. Türkiye 1982 yılında kabul edilen bu sözleşmeye taraf olmadı ama bölgemizde İsrail hariç tüm ülkeler taraf. Hatta AB müktesebatının da bir parçası olduğu için ülkemiz günün birinde AB üyesi olacaksa, hatta katılma müzakerelerini tekrar başlatacak olsa bu sözleşmeye taraf olmak zorunda kalacaktır.

Ülkemizin dünyada sözleşmeye taraf olmayan ender ülkelerden birisi olmasının başlıca nedeni 121’inci maddede yatmaktadır. Bu madde, meskûn olmaları kaydıyla tüm adaların karasuyu, bitişik bölge, 200 millik münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı açısından anakaralarla eşit haklara sahip olduğunu söylemektedir. Sözleşme ayrıca ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar genişletme hakkını vermektedir. Türkiye Karadeniz’de bu haktan yararlanmış ancak Ege’de Lozan’dan hayli sonra karşılıklı olarak 6 mile çıkartılan karasularının Yunanistan tarafından daha da genişletilmesinin bir savaş sebebi olduğunu öne sürmüştür. Bu konu da çözümsüz kalmış, diğerleri gibi buzdolabına kaldırılmıştır. Gerçi Sözleşme’nin 122’nci maddesi kapalı ve yarı kapalı denizlerde (Ege gibi) sahildar ülkelerin haklarını kullanırken iş birliğinde bulunmalarının gerektiğini öngörmüş ancak bu genel ifade ülkemizi sözleşmeye taraf olmak için yeterli bulunmamıştır.
Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre “Mavi Vatan” olarak adlandırılan ve haritaya bakılınca Girit, Rodos ve Kıbrıs adalarını yok saydığı görülen bu “doktrin” maalesef geçersiz sayılacaktır. Nitekim ülkemiz 2017-2018’de bu teze dayanarak Doğu Akdeniz’in tartışmalı sularında araştırma yapmaya kalkınca ufak çapta bir kıyamet kopmuş, AB ile ilişkiler yeni bir darbe almış ve birtakım yaptırımların uygulanması başlamıştır. 2020’den itibaren araştırma gemilerinin geri çekilmesi üzerine ve muhtemelen dönmeyeceklerine ilişkin bir vaade dayanarak yaptırımlar yavaş yavaş yürürlükten kalkmaya başlamıştır. Nitekim geçenlerde Avrupa Yatırım Bankası’nın ülkemize birkaç yıl aradan sonra yeniden kredi vermeye başlaması bu sayede olmuştur. Geçenlerde Yunanistan hükümetinin bir ABD petrol şirketiyle yaptığı ve Girit’in güneyini de kapsayan bir araştırma anlaşması yapması ülkemizde sessizlikle karşılanmıştır. Millî Savunma Bakanlığı’nın içinde tezatlar içeren bir açıklaması dışında bir tepkiye rastlamadım. Bu da artık “Mavi Vatan”ın Akdeniz’in derin sularına gömüldüğünün yeni bir işaretidir.
Görüleceği gibi uluslararası hukuka dayanmak o kadar kolay değil. Aslında neyin hukuka dayalı olduğuna mahkemeler karar verir. Ege ve Doğu Akdeniz meselelerini mahkemeye götürmek şüphesiz kesin ve nihai çözümün tek çaresidir. Ancak mahkemelerin “Mavi Vatan” başta olmak üzere yaratılan beklentilerin çok gerisinde bir çözüm getireceğinin bilincinde olan iktidar ve selefleri bundan hep kaçınmıştır. Siyasi baskı yolu tercih edilmiştir hep. Ancak Yunanistan özellikle AB üyesi olduktan sonra ona bu tür baskıları uygulamak epey zorlaşmıştır.

Kalıcı bir çözüm ancak ülkemizin AB üyeliğiyle mümkün olabilirdi. Üyeliğin getireceği heyecan Ege ile ilgili tezlerin geride kalmasını unuttururdu. Ancak üyelik artık gündemde değil ve kolay kolay da tekrar gündeme gelmeyecektir.
Bu durumda iktidarın yaptığı gibi konuları hasır altı etmek ve buzdolabında tutmak tek rasyonel hareket tarzı sayılabilir. Sürekli canlı tutmak, ülkemizin saldırgan hedefleri olduğunu iddia etmekten çekinmeyen Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürer. Başka da işe yaramaz çünkü Yunanistan’ın antlaşmalara göre bir hayli tartışmalı olduğunu gördüğümüz tezlerimizi kabul etmesini beklemek ham hayalden ibarettir.














