Gülen cemaati medyasının AK Parti ile kavgasında yaşananlar, bugün “muhalif medya” için de kaygı verici bir deja vu mu?
Türkiye’de 19 Mart süreci birinci yılını doldurmak üzere. Başta Ekrem İmamoğlu ve CHP’ye yönelik yargı baskısı ile son bir yılda yaşananlar artık yalnızca siyasal değil, zihinsel bir kırılmaya da işaret ediyor. Oluşan şokun yavaş yavaş alışkanlık evresine geçtiği eşiğe yaklaşırken, önümüzde beliren bir başka mesele daha var: Mevcut zihinsel kırılmanın medyadaki yansıması, cemaat medyasının erken dönem refleksleriyle rahatsız edici bir paralellik taşıyor.

Türkiye kamuoyuna “dershaneler krizi” olarak geçen Kasım 2013’ten itibaren, Gülen örgütüne angaje medya organları iktidarla açık bir çatışma sürecine girdi. O dönemdeki cemaatin önde gelen figürleri sahip oldukları yayın gücünü, akademik çevrelerdeki ilişkileri ve tabanın da desteğiyle, günden güne keskinleştirerek süreci tırmandırdı.
Bu dilin her geçen gün daha da radikalleştiği süreçte, gazetecilik ile siyasal mobilizasyon arasındaki sınır bulanıklaştı. Yurtdışına çıkan sembolik isimlerin ve yeni kurulan platformların yayın çizgisinde ortak bir hedef öne çıkıyordu: Erdoğan’ı tasfiye etmek.
CHP elbette anayasal ve meşru zeminde iktidara talip bir ana muhalefet partisidir; bu yönüyle cemaat yapılanmasıyla kıyaslanamaz. Ancak bugün CHP’ye yakın muhalif medya alanında öne çıkan bazı YouTube platformlarının, genç ve etkileşimi yüksek akademisyenlerin sosyal medya hesaplarında kullandıkları yer yer tahrik edici derecedeki sert ve köşeli üsluplarının, giderek Gülen yapılanması içinde yer alan figürlerin reflekslerine evrildiğini görmek ve bunun üzerine düşünmek gerekiyor.
Özetle; öfkenin ele geçirdiği eleştirel alanın giderek daralmasını, 2013 sonrasında tanık olduğumuz ve hâlâ devam eden süreci hatırlatan yeni bir tablo olarak değerlendirmek yanlış olamayacaktır.
“Öfke medyasının” vazgeçilemez cazibesi
Muhalif pozisyondaki kesimlerin bugün karşılaştığı medya dili, Türkiye’nin yakın tarihinde, cemaat krizinde, öncesi ve sonrasıyla tecrübe edildi. Çünkü “öfke medyasının” en büyük cazibesi, izleyicisine yalnız olmadığını hissettirmesi ve bu yolla sürekliliğini korumasıdır.
15 Temmuz sonrasında örgüte yakın yayın organlarının kapatılmasıyla birlikte, mensupların haber alma ihtiyacının karşılanması için yeni mecralar oluştu. Ancak travmanın en yoğun yaşandığı dönemde salt bilgi, yaşanan olağanüstü koşulların yarattığı duygusal yükü taşımaya yetmiyordu. Tam da bu noktada cemaat medya dili giderek eleştiriden nefrete doğru kaydı: Bilgi küçültülürken yorum genişledi; veri daraldıkça duygu büyüdü.
Bilginin küçülmesiyle birlikte kolaycılığı da kapsayan retorik aktarımına kayan yayın çizgisi, zamanla kalıcı bir taktiğe dönüştü. Verilerin ve nesnel haber değeri taşıyan bilgilerin sistematik biçimde sunulmaması; bunun yerine algı üretiminin merkezde tutulması, bilgi ile kanaat arasındaki sınırı bulanıklaştırdı. 15 Temmuz’a ilişkin somut ve tartışılması gereken veriler –örneğin Akıncılar Üssü’ndeki sivil cemaat imamlarının varlığı – çoğu zaman analitik bir çerçeve içinde ele alınmak yerine, yoğun yorum akışı içinde arka plana itildi. Böylece dinleyenin zihninde bilgi ile yorum arasındaki mesafe giderek eridi; kanaat, verinin önüne geçti. Bugün dahi bu yöntem büyük ölçüde varlığını sürdürüyor.

İktidarın birçok yöntemle uyguladığı baskı dalgaları içinde müdahalelere maruz kalanlarda “haksızlık” duygusu elbette gerçektir; çünkü bu olağanüstü zamanlarda hukuksuzluk ya da eşitsizlik alenen yaşandı/yaşanıyor. Ancak duygunun; delilin önüne geçmeye başladığı noktada bu yoğun ve puslu atmosferde gerçek bilgiye erişimi yine “hak savunucularının” kendileri engelliyor.
Habercilikten holiganlığa: Aynı tuzak, farklı cephe
Yurtdışına kaçan ve sorumluluktan binlerce kilometre ötede yaşayan cemaat yayıncıları, ilk yıllardan itibaren sürekli öfke üretmeye odaklandı. Bu nedenle onları takip eden izleyiciler için doğrulama, ölçü ve bağlam neredeyse gündem dışı kaldı. Güncelde ise hâlâ argümanlar kanıtla değil tonla güçlendirilmeye devam ediyor. Bu noktada mesele artık haklılıktan çok, yüksek sesle konuşmaya, dinleyicileri/takipçileri konsolide etmeye, elde tutma meselesine dönüştü. Böyle bir ortamda en haklı davalar bile, ölçüsüz bir dile teslim olarak kendi meşruiyet zeminini aşındırmaya da çoktan başladı.
Öyle ki, cemaatin yazılı medya eskisi ama yeni sosyal medya fenomeni aynı gün içerisinde yaptığı paylaşımlarda bu tutarsızlığı çarpıcı biçimde ortaya koyabiliyor. Bir paylaşımında “ultra mini etekli kadın” ifadesiyle bireysel yaşam tarzı üzerinden ahlaki bir yargı üretirken, birkaç saat sonra Türkiye’de kadınların “despot İslamcı iktidar” eliyle zorla kapatıldığı iddiasıyla özgürlük söylemi kurabiliyor.
Bu eşzamanlı iki kutuplu söylem üretimi, ilkesel tutarsızlık ve anlık duygusal konsolidasyonu önceleyen bir yayın refleksine işaret etmektedir. Söylemin yönü sabit olmadığından; hedef kitlenin o anki duygusal ihtiyacına göre aktarım şekilleniyor. Böyle bir zeminde savrulma istisna değil, yöntemin de kendisi haline geliyor.
Darbenin ve sonrasında yaşanan travmatik sürecin üzerinden on yıl geçti. Bu uzun zaman dilimi, cemaat medyasının üstenci dilinin ikna etmeyi değil, sadakat üretmeyi hedeflediğini daha da görünür kıldı. Takipçilere her gün yeniden fısıldanan mesaj adeta şudur: “Gerçek burada; dışarısı ya kör ya da kötü niyetli.”
Bu yaklaşım, mağduriyet hissi taşıyan topluluklar için güçlü bir aidiyet alanı yaratabilir. Ancak aynı zamanda farklı görüşlere kapanmayı ve eleştirel öz-denetimin zayıflamasını da beraberinde getirir. Medya, kamusal bir tartışma zemini olmaktan çıkıp duygusal bir güvenlik alanına dönüştüğünde, içerideki kalabalık, birbirini teyit ederek rahatlayabilir; fakat bu rahatlama siyasal sonuç üretmez. Cemaat deneyimi, duygusal toplaşmanın geniş toplumsal meşruiyet inşa etmek için yeterli olmadığını açık biçimde gösterdi.
Ana muhalefetin yüzde 51’i aşma zorunluluğu düşünüldüğünde, muhalif medyanın kararsız seçmenin tereddütlerini ifade edebileceği güvenli bir tartışma alanı sunmak yerine içe kapalı bir teyit mekanizmasına dönüşmesi, genişleme kapasitesini sınırlayabilir. Yankı odaları sadakati güçlendirir; fakat kararsızları ikna etmez.
Yorgunluğun içinden filizlenen umut
Öfke, bir bakıma canlı bir organizma gibi. Büyür, yayılır, güç kazanır; bir süre sonra kendi ritmini üretir. Ancak sürekli yüksek yoğunlukta tutulduğunda aynı canlılıkla devam etmesi mümkün olmuyor. Her oluşum gibi öfke de bir eşikten sonra yorulur. Başlangıçtaki diriliğini ve mobilize edici enerjisini sonsuza dek sürdüremez.
Cemaat medyasında son dönemde gözlemlenen kırılma da bu doğal döngünün işaretlerini taşıyor. Yıllarca nefes almadan sürdürülen kriz ve ifşa merkezli yayıncılık, başlangıçta mobilize edici bir işlev görmüş olabilir. Fakat sürekli alarm hâli, tekrar eden söylemler ve somut bir yön duygusunun üretilememesi, zamanla tabanda görünür bir bıkkınlık yaratmışa benziyor.
Bu bıkkınlık, son günlerde sosyal medya platformlarında ve X odalarında daha açık biçimde dile getirilmeye başlandı. Eleştirinin yönü artık yalnızca dışarıya değil, içerideki medya aktörlerine de nihayet dönüyor. “Sürekli aynı dili tekrar ederek nereye varıyoruz?” ya da “Bizi neden hep kaçınılmaz bir çatışma atmosferine mahkûm ettiniz?” soruları, uzun süre bastırılmış bir sorgulamanın yüzeye çıktığının göstergesi.
Bu noktada sembolik bir örnek dikkat çekici. Yıllar boyunca cemaat medyasında “baş düşman” kategorisinde konumlandırılan, hatta kimi ezoterik STV kanalındaki dizilerde geniş toplum kesimine “karanlık güç odaklarının temsilcisi” olarak sunulan Doğu Perinçek’in, örgütle arasına mesafe koyan ve örgütün değerlerini reddeden kesimlere yönelik yaptığı temas ve uzlaşı çağrısı, beklenenden daha geniş bir ilgiyle karşılandı. Perinçek’in ideolojik pozisyonu değişmiş değildi; değişen, bu çağrıya gösterilen cemaatin yorgun, dayak yemiş kesimlerinin tepkisiydi.
Bu ilgi, bir ideolojik yakınlaşmadan ziyade, uzun süredir devam eden mental tükenmişlik ve bir çıkış arayışının işareti olarak okunabilir. Daha önemlisi, öfkenin yönünün kısmen içerideki medya diline çevrilmesidir. “Madem en zıt görülen aktörlerle dahi temas mümkün olabiliyorsa, neden yıllarca mutlak bir kopuş ve kapanma dili üretildi?” sorusu ilk kez bu ölçekte dillendirilmeye başlandı.
Öfke işte böyle anlarda yön değiştirir. Dışarıya doğru yükselen enerji, bir noktadan sonra içerideki anlatıyı sorgulatmaya başlar. Bu da gösteriyor ki yüksek tonda sürdürülen daimi kriz retoriği, bir eşikten sonra yalnızca karşı tarafı değil, kendi zeminini de aşındırır.
Kutuplaşmanın içinden çıkan bölünmeler, örgüte inanmış insanların yaşadığı hayal kırıklıkları ve bu hayal kırıklıklarının beslediği duygusal okumalar; güvensizlik, dışlanmışlık ve nihayetinde öğrenilmiş çaresizlik duygusuna evrilebiliyor. Kesintisiz kriz ve tehdit diliyle beslenen bir topluluk, bir süre sonra yalnızca karşı tarafı değil, kendi anlatısını da illaki sorgulamaya başlıyor.
Bu tablo, bugün giderek linçe hazır bir ruh hâli içinde yayın yapan kimi iktidara muhalif medya figürleri için de canlı ve dikkate değer bir örnek niteliğinde.
Gelinen noktaya cemaat tarafından bakıldığında ise bu katmanlı kırılma şimdilerde yalnızca bir çöküş hikâyesi değil. Aynı kırılma, taşlaşmış sorunların arasından yeni bir dil arayışının da filizlenmesine imkân tanıyor. Yıllarca mutlak kopuş ve sertleşme üzerinden kurulan ilişkilerin yerini, temkinli de olsa temas ve konuşma ihtimali almaya başlıyorsa, bu başlı başına bir zihinsel evrime işaret edebilir.
Bugün mesele; her biri ayrı noktada bulunan Türk medya cepheleri için tek bir doğruyu savunmak değil; dili nasıl kurduğumuzu sorgulamaktır. Çünkü tarih şunu gösterdi: Öfke kalabalık üretir, ama gelecek inşa etmez. Haklılık alkış toplayabilir, fakat ikna olmadan çoğunluk oluşmaz. Aynı döngüyü yeniden üretmemek için pusulanın yönü bellidir: serinkanlılık, çoğulculuk ve akıl.
Belki de en basit gerçek şudur: Öfke gürültü çıkarır; umut ise yön bulur.














