Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk’ü: Yaşar Kemal

Nerede zulüm, baskı, işkence, haksızlık, şiddet, savaş ve düşmanlık varsa Yaşar Kemal orada her zaman insanlığın, hakkın, hukukun ve adaletin yanında durmuş, sözüyle ve kalemiyle zulmün, savaşların, baskıların karşısında duran dev bir çınar olmuştur. Eşi Tilda ile vedalaşırken dediği gibi: “Bu hayatı namuslu yaşadık.” Namuslu hayat nasıl yaşanır sorusunun cevabını başta Yaşar Kemal olmak üzere döneminin aydınlarının yaşadığı gibi ve Zülfü Livaneli’nin yaşadığı gibi yaşanır… Onun birçok anısına ve mücadelesine yaşımdan dolayı birebir tanıklık edemedim; fakat yine de böyle büyük bir ozanın yürüdüğü yola yetişebilmek, onun döneminin insanı olmak ve onun adalet arayışındaki izlerini takip edebilmek büyük bir şans elbette.

Neredeyse üç milyar saniyeye tekabül eden 92 yıllık bir ömrün her anını görkemli deneyimlere, büyük acılara ve amansız mücadelelere sığdırdı Yaşar Kemal. Hayatının her saniyesini, insanlık onurunu ve doğayı savunan bir destana dönüştürdü. Ben ise o destanın yalnızca küçük bir kesitine tanıklık edebildim.

Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk'ü: Yaşar Kemal
Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk’ü: Yaşar Kemal

Zulüm kime yapılırsa yapılsın, kim yaparsa yapsın mağdurun yanında, zalimin karşısında durdu ve durmakla kalmadı, mücadele etti. Kanlı kalemlere, feodal ağalara, beylere, devleti ve dini istismar eden zalimlere ve en önemlisi acımasız kapitalist düzenin egemenliğine isyan etti ve mücadele etti. Bugün hâlâ onu konuşuyor ve saygıyla anıyorsak, bunun nedeni vicdanlarımızda ve zihnimizde kalıcı izler bırakan; erdem, ahlak ve vicdanla örülmüş anlamlı yaşam mirasıdır. Onu bir sıfat ile tanımlamak mümkün değil. Sait Faik’in bir kitabını kendisine hediye ederken kapağa yazdığı notta “Türklerin en Kürd’ü, Kürtlerin en Türk’ü” yazmış. Zülfü Livaneli’nin de dediği gibi: Onu sıfatlarla tanımlamak mümkün değildir. Bir sıfatı Yaşar Kemal üzerine oturtmak eksik kalır ve haksızlık olur diye… O da Yaşar Kemal’i “Halkın vicdanı” olarak niteliyor. Eminim binlerce kişinin gözünde, kalbinde ve dilinde farklı tanımlamalar da var. Ama bu iki tanımlama üzerinden Yaşar Kemal’i, 12 yaşında şahit olanlardan biri olduğum Diyarbakır’da yaşanan bir katliama karşı nasıl da mücadele ettiğini paylaşmak istiyorum. Tam 30 yıl aradan geçmesine rağmen hâlâ dün gibi hatırlıyorum ve etkisindeyim.

Aydınlar grubunun mücadelesi

1996 yılında Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde yaşanan ve on devrimci tutsağın yaşamını yitirdiği o kanlı katliam, hayatımın kırılma anlarından biridir. Henüz 12 yaşındaydım. Evimiz, cezaevinin arka cephedeki giriş kapısına yalnızca 15–20 metre mesafedeydi; oturduğumuz apartman neredeyse cezaevinin üst kısmına sıfır noktadaydı. Yedinci katta oturuyorduk. Her gün neredeyse avluda stran, klamlar ve devrimci marşlar söyleyen tutsaklar o gün beklenmedik bir şekilde slogan atmaya başladılar. Sonra dumanlar yükselmeye başladı. Balkondan yaşananları net bir şekilde görüyor, korkunç vahşeti endişe, hüzün ve çaresizlik içinde izliyorduk.

Küfürler, sloganlar, çığlıklar ve inlemeler birbirine karışmıştı. Yankıları avlu ve koğuş duvarlarını aşıyor, taş duvarlara çarpa çarpa çoğalıyor ve olduğu gibi bize kadar ulaşıyordu. O sesler yalnızca havayı değil, içimizi de titretiyordu. Anlamlandıramadığım ama içimde derin izler bırakan görüntülere, diğer izleyenlerle birlikte çocuk yaşta tanıklık ediyordum.

“İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “Kahrolsun işkence, baskılar bizi yıldıramaz” ve “Şehîd namirin” sloganları yükselirken, küçük nöbet kulübelerine bir süre sonra olağandışı biçimde askerlerin ve özel harekât polislerinin yerleştirildiğini izliyoruz. Sonraki dakika ve saatlerde kanlı kalasların, orada çocuklarının akıbetini öğrenmeye çalışan tutsak ailelerine gösterildiğine; acının ve korkunun sözlü ifadeler ve davranışlarla tahrik edildiğine bizzat tanık oldum. Bazı askerlerin, nöbet kulübesinden kanlı kalasları kaldırarak gösterip, yakınlarının durumunu öğrenmeye çalışan annelerine ve ailelerine aşağılayıcı ifadeler kullandıklarını gördüm ve duydum. O annelerin içinde ninem de vardı. Korku ve çaresizlik birbirine karışmış, gözleri yaşlı ama yüreği dimdik duran kadınlar, acılarını paylaşmış ve bunu direnişe dönüştürmeye karar vermişlerdi. Oradan Refah Partisi ve HADEP’in il ve ilçe binalarına giderek katliamı protesto etmek için açlık grevlerine katılmaya gittiler. Çocuk gözlerimle onları izlerken, acının ve direncin aynı anda nasıl var olabileceğini ilk kez şahit oldum.

O korkunç olayların ertesi gününde, yaşananları yatıştırmak ve annelerin haklı isyanlarına destek olmak amacıyla Diyarbakır’a gelen aydınlar arasında Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Eşber Yağmurdereli, Şanar Yurdatapan ve hafızam beni yanıltmıyorsa eski DEP milletvekillerinden Sedat Yurttaş da vardı.

Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk'ü: Yaşar Kemal
Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk’ü: Yaşar Kemal

Daha sonraki günlerde dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan da geldi. Adalet Bakanı yaşanan vahşeti farklı biçimlerde yorumlamaya ve yönlendirmeye çalışsa da, adını andığım aydınlar yüksek sesle ve büyük bir kararlılıkla, bizlerin canlı canlı tanıklık ettiği gerçeği Türkiye ve dünya kamuoyuna paylaşma çabası içindeydiler. Günler boyunca malum katliamdan dolayı basın mensuplarının, siyasetçilerin ve insan hakları savunucularının bölgeye gelip gittiğini hatırlıyorum. Hafızama en çok kazınan ise Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli’nin yüzlerindeki ifadeydi: Sanki zamanında müdahale edememiş olmanın mahcubiyeti, telaş ve daha fazla acı yaşanmaması için zamanla yarışan bir sorumluluk duygusu… Ellerini hızlı tutuyor, kelimeleri dikkatle seçiyor ama susmamaya kararlı bir duruş sergiliyorlardı. Özellikle Yaşar Kemal’in vakur ve derin bakışı, Livaneli’nin kararlı sesi çocuk yüreğimde büyük izler bıraktı. “Aydın” denildiğinde zihnimde ilk olarak Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Eşber Yağmurdereli ve Şanar Yurdatapan çağrışım yapar; o günlerde yaşananlara karşı ortaya koydukları insanüstü çaba aklıma gelir.

2008 yılında gazeteci olarak yargılandığım bir davayı izlemek üzere mahkemeye gelen destek heyeti arasında PEN Genel Başkanı, Hintli bir grup aydın, Avrupa Parlamenterler Konseyi Meclisi’ni temsilen bir heyet, Sınır Tanımayan Gazeteciler Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ve Şanar Yurdatapan da vardı.

Mahkeme bittikten sonra, o dönem Beşiktaş’ta bulunan adliyenin çay ocağında zaman kısıtlı olmasına rağmen bir çay içimlik de olsa yaklaşık yirmi dakika sohbet edebildik. Yıllar önce yaşanan Diyarbakır cezaevi olayını kendisine hatırlattım. O gün gösterdikleri çabadan dolayı özellikle kendisine teşekkür ettim. Üzerine konuştukça sesimiz ağırlaştı. Aynı hafızanın içinden geçen iki insan gibi sustuk, hüzünlendik.

Olaydan yıllar sonra, Zürih’te Zülfü Livaneli ile karşılaştığımda, o günlerin tanığı olan çocuk olarak içimde biriken ve bir türlü iletemediğim teşekkürü kendisine iletme imkânı buldum. Bu benim için yalnızca bir karşılaşma değildi; vicdan ve geçmişle kurulan özel bir anıydı.

Maalesef aydınlar heyetinin içindeki diğer şahsiyetlerle de karşılaşıp birebir teşekkür etme isteğimi tamamen gerçekleştiremedim. Yalnızca Şanar Yurdatapan ve Zülfü Livaneli ile değişik dönemlerde karşılaşma fırsatı bulabildim. Bugün geriye dönüp baktığımda, Yaşar Kemal’i ilk ve son kez o gün, Diyarbakır Cezaevi katliamına karşı ortaya koyduğu mücadele sırasında canlı olarak gördüm. Ancak onun temsil ettiği duruş hâlâ zihnimde ve kalbimde capcanlıdır. Onlarca kitabını okuyarak ve programlarını izleyerek onunla bağ kurdum. Bir kez daha, bize yalnızca eserler değil; vicdan, ahlak ve erdem mirası bırakan Yaşar Kemal’e ve onun yol arkadaşı, sırdaşı Zülfü Livaneli’ye minnet duyuyorum. Onlar, bütün karanlık zamanlarda hakikatin sesini kısmaya ve bastırmaya çalışan kriminal siyasetçilere ve istismar çetelerine karşı cesur ve kararlı bir mücadeleyi seçtiler. Livaneli bugün de aynı kararlılıkla mücadelesine devam ediyor; nerede haksızlık ve zulüm varsa karşı bir duruş sergiliyor. Benim için aydın olmanın anlamı da o gün, onların sergilediği karakterli duruşta şekillendi.

Yaşar Kemal kalemini insan onurunun savunusuna adadı. Savaşı ve şiddeti bir bela olarak tanımladı ve o belaya karşı ömrünün sonuna kadar mücadele etti. Şiddetin sıradanlaştığı, zulmün kanıksandığı zamanlarda hakikati yüksek sesle ve korkusuzca dile getirmekten geri durmadı. Ben bunun bir örneğine çocuk yaşta canlı tanığı oldum. Eminim sizler de yüzlerce, belki binlerce benzer örneklerine canlı tanıklık etmişsinizdir. Onun karşı çıktığı şey yalnızca savaşın kendisi değil; savaşın ürettiği dil, zihniyet ve ahlaki yozlaşmaydı.

Kötülüklerine karşı mücadele ettikleri kanlı kalemler, Tansu Çiller ve Mehmet Ağar gibi kriminal siyasetçilerin ülkeye yaptıkları kötülüklerin etkileri bugün hâlâ sürüyor. Öncesinde Kenan Evren ve diğerlerinin Anadolu’ya yaptıkları kötülüklere karşı amansız mücadelesi…

Hep söylerdi zaten: Savaş ve kötülük önce insanın içindeki merhameti yok eder ve insanı ahlaken çürütür; barış ise o yarayı iyileştiren bir ahlaktır. Onu yalnızca büyük bir romancı olarak tanımlamak haksızlık olur. Zülfü Livaneli’nin ifadesiyle o, “halkın vicdanı”ydı. Anadolu’da yaşanan zulme karşı susmayı reddeden, haksızlığın karşısında kalemiyle dimdik duran bir bilgeydi. Gerçekleri, kötülük yapanların kalabalığı içinde her birinin gözünün içine bakarak barışın ve adaletin önemini haykırdı. Barışı, erdemi ve adaleti yalnızca yazmadı; onları insan onurunun vazgeçilmez şartı olarak savundu. Gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kapladı yeryüzünde.

Onun edebiyatı Anadolu toprağının kokusunu hâlâ taşır. Anadolu’nun rüzgârı satır aralarında eser; yoksulların, dışlananların ve sesi bastırılanların hikâyesi destansı bir dile kavuşur. Ancak o destan romantik bir yüceltme değil, çıplak hakikatin şiirle yoğrulmuş hâlidir. Kelimeleri hem yarayı gösterir hem de iyileşmenin imkânını fısıldar. Çünkü onun anlatısında insan, bütün kırılganlığına rağmen umudu yeniden kurabilecek bir özne olarak vardır.

Bu noktada, onu yakından tanıyan pek çok büyük isim de aynı hakikati görmüştür. Örneğin Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal’in henüz genç bir yazar olduğu dönemde onda “doğuştan bir masal anlatıcısının kararlılığını ve vicdanını” gördüğünü söylemişti. Şiirin dilini romanın nefesiyle birleştiren bu gücü, Türk edebiyatının geleceği olarak işaret etmişti. Orhan Kemal, Yaşar Kemal için “Anadolu’nun hem türküsünü hem çığlığını yazıyor” der, onun edebiyatını yoksulların kaderini değiştiren bir tanıklık olarak görürdü. Ressam ve düşünür Abidin Dino ise Yaşar Kemal’in sesini “yeryüzünün rüzgârı” olarak tanımlar, onun cümleriyle Anadolu’nun resmini çizebildiğini söylerdi. Ve yalnız Türkiye’de değil, Avrupa’da da onun büyüklüğü fark edilmişti. Fransa’da, dostluk kurduğu François Mitterrand, Yaşar Kemal’i “dünyanın vicdan sahibi yazarlarından biri” olarak över, onun eserlerinde insanlığın kaderine dair evrensel bir iç ses duyduğunu ifade ederdi.

Alman Nobel ödüllü yazar Günter Grass, Yaşar Kemal ile birlikte dünyanın farklı coğrafyalarındaki edebiyatın çokkültürlülüğünü ve toplumların sesini çalışma alanı olarak aldıklarını belirtmiştir. Grass, toplum ve edebiyatın iç içe olduğunu belirtirken Kemal’i bu bakış açısının güçlü temsilcilerinden biri olduğunu ifade etmiştir.

2008 ödül konuşmasının metni

Son olarak 2008 yılında Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri töreninde Abdullah Gül ve Erdoğan karşısında yaptığı konuşmayı hatırlatmayı önemli görüyorum.

Yaşar Kemal’in Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü kabul ettiği (4 Aralık 2008) tören konuşmasında; Ben, bu yaşta, böyle bir ödül almaktan memnunum. Beni bu ödülle onurlandıranlara teşekkür ederim. Bugünü benimle paylaşan dostlarım da sağ olun. Biliyorum, bir takım düşünceleri her zaman söylemek bıktırıcıdır. Yine de her fırsat buldukça söylediğim, yazdığım düşünceleri tekrarlayacağım.

Biz, Cumhuriyet çağının sanatçıları, romancılar, şairler, ressamlar, kendi kültürümüze, dilimize dönmeyi öğrendik. Tercüme bürosunun çevirdiği dünya klasikleri ile yetiştik. Halkevlerinin, Köy Enstitülerinin kuruluşları bize yardım etti. O Köy Enstitüleri ki, gelecekte dünyamızı gerçek insanlığa kavuşturacak tek eğitim düzenidir.

Bugün Türk romanı, şiiri, resmi artık dünyada yüzümüzü güldürecek duruma gelmiştir. Türkiye’nin sanatçıları soluk alabildiğinde dünya görkemli sanatçılarla karşılaşır. Batıda gizem ve düş gücünün hızla yok olduğunu, yerlerini akıla ve gerçekçiliğe bıraktıklarını söyleyenler var. Buna inanmam zor. Benim maceram, insanın gizemine varmak içindi. Düş gücüne gelince, o gün de bugün de sonsuz düşler kuruyorum. Düş gücünü yitiren insanın hiç umudu olur mu? Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden biridir. Geçirdiğimiz 20. yüzyıl belki de insanlığın en acılı yüzyılıydı. Milyonlarca insan, çoğunluğu da genç, bu yüzyılda öldürüldü. 20. yüzyılda çıkan üç savaşın adı da dünya savaşıydı. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, üçüncü de Soğuk Savaş adı verilen dünya savaşı.

Her savaş, adı ne olursa olsun, bir yıkım, bir ölümdür; insanlığımızı çürütür, vicdanımızı çürütür. Hastalıklar, ölümler, çocuk ölümleri… Daha birçok acı… Bugün milyonlarca insan, açlıktan, bakımsızlıktan ölüyor. Bugün, insanlar bambaşka, havsalalarımızın alamayacağı kadar değiştiler, başka bir türlü bir insan oldular, bile bile kendilerini öldürüyorlar. Bugün dünyamız tükeniyor. Birçok hayvanının, birçok ağacın, birçok böceğin, birçok kuşun soyu tükendi. Bugün küreselleşme süreci hızla tek tip bir dünyaya doğru yönlendiriyor bizi. Küreselleşme rüzgârı önüne katılanlar, her dili, her kültürü yıpratıyor. Bugün, dünya da ülkemiz de savaşın getirdiği korkudan ve utançtan bezmiştir. Bugün, dünya da, ülkemiz de barışa susamıştır. Ne büyük mutluluktur ki, dünyamız hâlâ on binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her kültürün bir rengi, bir kokusu vardır. Dünyamızın bir çiçeğinin koparılması, dünyamızdan bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Bu, insanlığı insanlıktan çıkaran bir durumdur. Tek kültürlü bir dünyada insanlığın hâlini bir göz önüne getirelim: Tek çiçeğe kalmış, tek renge, tek kokuya kalmış bir insanlık ve tek dile kalmış bir dünya… Böyle olacağına, doğal bir yoldan dünyayı düzeltmenin yolunu seçsek olmaz mı? Bir sonuca varabilmek için doğal yol, yalnız ve yalnız, gerçek bir demokrasiden geçer. Demokrasi de değişkendir.

Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk'ü: Yaşar Kemal
Cevat Düşün yazdı | Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türk’ü: Yaşar Kemal

İnsan hakları bildirgelerine durmadan haklar ekleniyor. Bu eklemeler bile, daha şimdiden yetmiyor. Demokrasi gittikçe değişiyor, genişliyor. Demokrasilerde her şey, gittikçe de saydamlaşacak, yeni anlamlar kazanacak. Anadolu, coğrafyasından ve çokkültürlü bir toprak olduğundan dolayı dünya kültürüne kaynaklık etmiştir. Anadolu’nun zengin kültür birikimine sırtımızı dayayınca, gene dünya kültürüne katkımız olacak. Anadolu’da yaşayan her halk, kendi anadilini kullanacak, kendi anadilinde eğitim görecek, kitaplar yazacak, filmler çekecek. Biz çokkültürlü toprak olduğumuzun farkına varacağız. Çıkarımızın yasakta değil, özgürlükte olduğunu bilincine varacağız. Ben hiçbir zaman karamsar olmadım. Beni okuyanlar da karamsar olmasınlar.

Barışın ve vicdanın elçisi

Bazı insanlar ölmez; yalnızca savruldukları toprağa, rüzgâra ve dile karışırlar. Yaşar Kemal’i anmak, yalnızca bir yazarı değil, insan olmanın ahlaki sorumluluğunu hatırlamaktır. Onun mirası, yalnızca edebiyatın değil, insanlığın ortak vicdanının mirasıdır. Ve bugün, hangi çağın eşiğinde durursak duralım, dünyanın en güçlü cümlesi hâlâ onun cümlesidir:

“Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır.”

Bu söz sadece bir temenni değil; insanlığın en ağır tecrübelerinden süzülmüş derin bir idrak ve anlayıştır. Barış onun kaleminde yalnızca savaşsızlık değil; insanın kendi içindeki karanlığı yenme iradesi ve ortak bir ahlaki ufuk kurma çabasıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.