Emin Alper’in Berlin’de Gümüş Ayı Ödülü alan “Kurtuluş” filmi ödülden hemen sonra 6 Mart’ta gösterime girdi. Ödül aldığı günden beri tartışmalara konu olan filmin basın gösterimine katılma şansım olmadığı için İzmir’de Karaca Sineması’nda izledim.
Filmin başlangıcında jenerikte gerçek bir olayın hikâyeye kaynaklık ettiğini öğreniyoruz. Filmin sonuna vardığımızda 2009 yılında Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge (Kürtçe adıyla Zangırt) köyünde yaşanan katliamın anlatıldığını görüyoruz. Film elbette bir belgesel ya da tarih metni değil; ancak merkezinde bu olayın olduğunu söylemek gerek.

Kurtuluş‘ta Hazeran sakinlerinin daha ilk sahnede korucu olduğunu görürüz. Sonraki etkili sahne dergâhtır. Şeyh Ferit (Feyyaz Duman), Bezariler’in komşu köye tekrar dönüp yerleşmelerinin köyde yarattığı huzursuzluğu anlatır. Hazeranlar, devletin verdiği silahı kabul etmiş, şehit vermiş bir aşirettir. Bezariler ise köylerini bırakıp gitmiştir. Yıllar sonra köye dönmeleri, topraklarını yeniden ekip biçmeleri, Şeyh’e ve köylülere göre yoksullaşmalarının sebebidir.
Köylülerin dergâhtan beklediği de bu köylerine dönenlerin yerleşmelerinin engellenmesi ve eski müreffeh günlerine geri dönmektir. Çünkü onlar hem devletleri için savaşmış hem de topraklarına sahip çıkmıştır. Karşı köylülerin tapu sahibi olmaları ise onlar için anlamsızdır. Köylülerin karşılaşmaları laf dalaşına, kavgaya ve cinayete sahne olur. Bu karmaşa arasında jandarma komutanı nazik uyarılar yapar. Üstelik karşı köy de korucu olmak için başvuruda bulunmuştur. Kardeş kardeş yaşayacaklardır!
Emin Alper’in çizdiği köyde yaşamı belirleyen kurum, dergâh (tarikat) eliyle dindir. Ancak köylüyü yabana atmamak gerek. Dergâh ve şeyh eski şaşaalı günleri getirebilecek motivasyonu sağlayacaksa anlamlıdır. Bu nedenle Şeyh Kâmil’in oğlu Ferit’in liderliği pekâlâ sona erdirilebilir. Şeyh Kâmil’in “medrese görmemiş” diğer oğlu Mesut (Caner Cindoruk) vaatleriyle lider olmuştur.
Köyde batıl inançlar çok kolay yayılabilir. Örneğin ikiz çocuklardan biri şeytanın çocuğudur. Ancak hangisi olduğunu ayırt etmek mümkün değildir. Uyurgezer bir çocuk pekâlâ Şeyh Mesut’un aracı olarak kabul ettiği rüyaları sayıklayabilir.
Son yıllarda Kürtleri anlatan filmlerin Kürtçeden yoksun olması epeyce gündem oldu. Hakkını teslim edelim: Kurtuluş‘ta bu denge çok iyi korunmuş ve Mardin yöresinin Kürtçe vurguları dahi çok başarılı. Bu konuda danışmanlık yapan Selim Akgül’ün varlığı bu başarıda mutlaka etkili. Ancak filmin tamamına dönüp baktığımızda çok güzel Kürtçe konuşan bu köylüler, dinci gericiliğin, dergâhın, hurafelerin bataklığındadırlar. İyiliğe yanaşan bir karakter hatırlamak için epeyce çaba harcamak gerekir.
Filmde aradığımız iyiliği köylüler dışında devleti temsil edenlerde görüyoruz. Komutan, sağduyuya çağıran anlamlı suskunluğu ve bakışlarıyla dikkati çeker. Tam da terör bitti derken yeniden hortlamışlardır. Son terörist yok edilene kadar kimseye huzur yoktur. Bir de kaybolan bir çocuk vardır (düşman köyden olduğu düşünülen, sağır dilsiz ve samanlıkta esir edilen bir çocuk); komutan köylülerden görürlerse bildirmelerini ister.

Bir de Mesut’un hamile eşini muayene eden doktoru görmemiz gerek. Doğuma yakın eşini kontrole hiç götürmeyen Mesut’u sakin bir tonda azarlar. İlk iki aydan sonra kontrol şarttır, ihmal etmemeleri gerekir. Ne ilginç, köylülerin dışında biraz daha insana dair bir şeyler konuşan bu doktoru yönetmenin kendisi Emin Alper canlandırmaktadır.
Yönetmenin filmin atmosferini oluşturmaktaki başarısını görmek gerek. Emin Alper, toplulukları — ama özellikle gerici toplulukları — harekete geçiren nedenlere eğilmeyi sık tercih ediyor. Kurak Günler‘de de bunu başarıyla işlediğini hatırlayalım. Kurtuluş‘ta da özellikle Şeyh Ferit’in devrilip yerine Mesut’un geçtiği sahnede tekbir sesleri arasında devrik Şeyh Ferit dergâhı terk eder. Kamera Ferit’i takip ederken izleyicinin dergâhta kalmaya devam ettiğini söylesem abartı olmaz.
Vakıa, Emin Alper İç Anadolu’da yerel gerici güçlerin müttefiklerini daha açık ortaya koyarken yolu Mardin’e düştüğünde bunu yapamıyor. Kimdir bu dergâh şeyhleri? 2000’lerin Türkiye’sinde muhtarından komutanına devleti devre dışı bırakan — ben demiyorum, Emin Alper’in filmindeki hava bu — bu dinamik nereden güç almaktadır?
Herkesin aynı rüyayı gördüğü sahnelerde çocukların bile kötülüğe ortak edildiği, meşalenin bolca kullanıldığı ama iyiliğe dair tek ışık bulamadığımız bu coğrafyanın Mardin olmasını — yönetmenin tercihiyse, ki öyle — nasıl anlamak gerek? Bu arada yalnızca çocuklar değil, bazı kadınlar da dillerinde iftira, ellerinde silah kötülüğün yayıcılarıdır.

Büyük bir katliamın gösterildiği sahnedeki gerginliğin izleyiciyi çektiğini söylemem gerek. Şeyh Mesut, Hazeranlar’a vaat ettiği “kurtuluşu” düşman köyden tek kişi bırakmamakla başarmıştır. Filmin bu noktasında jandarma komutanıyla katliamcılar arasında geçen diyalog çarpıcı. Yaptıkları katliamı teröristlere yıkan köylüler, sorulara verdikleri cevapta kendi vahşetlerini tarif eder. Ancak Türkiye’de böylesi bir katliama giden yolda komutanın yalnızca saf ve şaşkın sorular sormasını göstermek — devleti eleştirin ya da savunun — tek kelimeyle haksızlıktır. Alper’in finalde bize sunduğu dünya budur: “Orada bir köy var uzakta”, o köylülere ara ara uğrayan bir komutan ve nasihat veren bir doktor var. Ama o köylüler kendilerinin yarattığı bir bataklık içindeler.
Emin Alper, bir kurtuluşu değil bir topluluğun dünyaya kapalı biçimde yarattığı bir esareti anlatıyor. O nedenle sinema insanlığın gerçek kurtuluşunu anlatana kadar “Kurtuluşa kadar sinema” demekte fayda var.














