İSTANBUL (Medyascope) – “Neredesin Aşkım” film seçkisi bu yıl da İstanbul Film Festivali programına dahil edilmedi. Peki, bu ne anlama geliyor? Türkiye’de sansür kalıcılaşıyor mu? Susma24 platformundan Özlem Altunok’a göre Türkiye organize ve sistematik bir sansür sarmalı içinde. Eylül Özer’in röportajı.

Haberin özeti
- Türkiye’de sansür, sanat camiasında düzenli bir denetim mekanizması haline geldi.
- Festival ve konserlerin yasaklanması arttı; İKSV gibi kurumlar otosansür uyguluyor.
- Özlem Altunok, sansürün hak ihlaline dönüştüğünü vurguladı ve organizasyonların sessizleştiğini belirtti.
- Sansürlenen içerikler, genellikle toplumsal dönüşüm potansiyeline sahip olduğu için hedef alınıyor.
- Sanat, sansüre karşı direniş ve tarihsel hafıza için önemli bir araç olarak değerlendiriliyor.
Bilmeniz gerekenler
2010’lu yıllardan itibaren kültür-sanat alanına karşı hızlanarak artan sansür ve engellemeler günümüzde de sanat camiasının tepkisini çekmeye devam ediyor. Festivaller, konserler, sinema gösterimleri çeşitli gerekçeler ileri sürülerek sansür politikalarıyla karşı karşıya kalıyor. Özellikle 2020 yılında pandemi sebebiyle yasaklanan festivaller ve konserler, pandeminin etkisi azaldıktan sonra da yasaklanmaya devam etti. 2023 yılında kaldırılan “gece canlı müzik yasağı” sonrasında da sansürlerin ve engellemelerin sayısı azalmadı. İptal edilen Munzur Kültür ve Doğa Festivali, Zeytinli Rock Festivali, Altın Portakal Film Festivali‘nde sansürlenen Kanun Hükmü belgeseli bunlardan sadece birkaçı.
Geçtiğimiz yılda da birçok sinemacı ve müzisyene soruşturma açıldı ve konserleri iptal edildi. Manifest müzik grubu üyeleri, Mabel Matiz, Defne Güzel ve sanat camiasından daha birçok kişi sansür ve engellemelerle karşılaştı.
Geçtiğimiz günlerde ise İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) “Neredesin Aşkım” kuir film seçkisini festival programına yine dahil etmemesi kültür-sanat çevresinden birçok tepki aldı. Sinema ve müzik alanlarına getirilen yasaklamalar, sansür ve soruşturmaların arttığı bu dönemde, vakfın festival programı kültür-sanat çevresi tarafından “otosansür” olarak değerlendirildi.
Benzer şekilde, 26 Mart – 3 Nisan günleri arasında düzenlenen ODTÜ Sanat Günleri’nde, sergi metninden “kuir” ifadesinin ve gökkuşağı bayrağının çıkarılması istendi.

“Yeni değil, yerleşikleşmiş bir hak ihlali”
Susma24 Platformu’ndan Özlem Altunok, Türkiye’de sansürün yerleşikleşmiş bir hak ihlaline dönüştüğünü; özellikle Kürtler, LGBTİ+lar ve kadınlar olmak üzere muhalif kesimlere yönelik olduğunu belirtti. Altunok son 20 yıldır ifade özgürlüğüne karşı daha organize bir yapılanmanın varolduğunu vurgulayarak şunları dedi:
“Son dönemdeki vakaları tek tek sayacak olursak, buraya sığmaz, ama birkaçını hatırlatmakta fayda var: Geçen yıl Genç LGBTİ Derneği’ne yapılan denetim sırasında derneğin sosyal medya hesabından yaptığı bazı paylaşımlar ‘müstehcen’ bulunmuş, dernek kapatılmıştı. Ardından 17 Mayıs LGBTİ Derneği’ne yapılan denetimde, derneğin 2023 yılında yayınladığı interseks haklarına ilişkin bir kitap ve sergi kataloğunda geçen ifadeler nedeniyle ‘genel ahlaka aykırılık’ suçlamasıyla dernek başkanı Defne Güzel’e dava açıldı. Güzel hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Pembe Hayat Kuirfest bir kez daha yasaklandı. Mabel Matiz’in ‘Perperişan’ adlı şarkısına ‘kamu düzeni ve genel sağlığa aykırılık’ gerekçesiyle erişim engeli getirildi. Müzisyen için ‘müstehcen yayınların yayınlanmasına aracılık etmek’ suçundan 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor… Başta da belirttiğim gibi, organize ve sistematik bir sansür sarmalı içindeyiz.”
“Sistematik sansürle şekillenen otosansür”
Altunok, İKSV’nin ifade özgürlüğü karnesinin zaten zayıf olduğunu, “Neredesin Aşkım” seçkisinin festival programına dahil edilmemesinin de “otosansür” olduğunu belirtti. Pek çok sanat kurumunun bu süreçte sessizleştiğini, kimsenin yasaklı konulara dokunup dikkat çekmek istemediğini ve otosansür uygulayarak yollarına devam ettiklerini söyledi.
“2023’te 18. İstanbul Bienali’nin küratör seçimlerinde danışma kurulunun oybirliğiyle Defne Ayas’ı seçmesine rağmen, vakfın başka bir küratörü tercih etmesi ve konuya dair herhangi bir açıklama yapmaktan kaçınması Ayas’ın sansürlenmiş olma ihtimalini akla getirmişti. Dolayısıyla İstanbul Film Festivali programından geçen yıl çıkarılan, tepkiler üzerine bu yıl yeniden yer verileceği söylenen ama yine programda olmayan ‘Nerdesin Aşkım’ bölümünün ‘tarihe karışması’, İKSV’nin verdiği tavizlerin ilki değil. Uzun yıllardır iktidarın ajandasına ters düşmemeye çalışarak ve bu nedenle itibar kaybederek yoluna devam ediyor.”
Sessizliği bozmanın ve kalıcı hafızanın yolu olarak sanat
Altunok, kayıt altına alınan sansürlerin tarihe düşülen notlardan ibaret olmaması gerektiğini, yeni direnç alanları oluştumak ve sıkılaştırılan çemberin genişletilmesi adına bir araç olması gerektiğini vurguladı.
“Her sansür vakası, iktidarın kendisini her seferinde nasıl yeniden ürettiğini gözler önüne seriyor. Bunu bugün savaşların ortasında dünyanın her yerinde daha yoğun bir şekilde gözlemliyoruz. Ancak bu kayıtların ‘tarihe düşülen notlar’dan ibaret olmaması için yeni direnç alanları oluşturmak, sıkıştırıldığımız çemberi genişletmek gerekiyor. Sanat da bu anlamda sessizliği bozmanın en yaratıcı yollarından biri.”

Dönüştürücü potansiyel olarak sanat
İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden Es, sansürün yalnızca içeriği değil, toplumsal görünürlüğü de kısıtladığını belirtti. Sansürlenen üretimin genelde ‘tehlikeli’ olduğu için değil, dönüştürücü potansiyel taşıdığı için hedef alındığını söyledi.
“Tarihsel olarak sansür çoğunlukla egemen normları sorgulayan, kimlik, beden, cinsellik ve özgürlük üzerine söz söyleyen, ‘norm’ olmayan yaşam biçimlerini görünür kılan üretimleri hedef alır. Türkiye’de de ne yazık ki mevcut siyasal iklimde bu üretimler LGBTİ+ içeriklerdir. Bu da şunu gösterir: Sansürlenen şey genelde ‘tehlikeli’ olduğu için değil, dönüştürücü potansiyel taşıdığı için hedef alınır.”
Otosansür ve LGBTİ+ fobi
Es, İKSV’nin festival programına “Neredesin Aşkım” seçkisinin dahil edilmemesinin kurumsal bir otosansür ve LGBTİ+ fobi olduğunu belirtti. Devletin kültürel alanın içerisinde “kimin”, “neyin” var olabileceğini sınırlayan hizalarının içine İKSV’nin de dahil olduğunu söyledi.
“Kurumsal otosansür uygulayarak bu seçkinin çıkarılması, devletin siyasal iklimine uygun bir şekilde ‘hizaya gelen’ adımlara ayak uydurmaktır. Bu karar, programda yalnızca basit bir tercih yapmak değil, devletin kültürel alanın içerisinde ‘kimin’, ‘neyin’ var olabileceğini sınırlayan hizalarının içine İKSV’nin dahil olduğunu gösterir. Bu yüzden mesele yalnızca bir festival programı değil, kültür alanında meşru sansür ikliminin normalleşmesidir.”
Sansürü kurumsal ve siyasal bir rejim olarak görmek
Es, sansüre karşı dayanışmanın yalnızca imza metinleriyle sınırlı kalmaması gerektiğini belirtti. Bağımsız gösterimler, dayanışma festivalleri, çevrimiçi arşivleme, uluslararası ortak gösterimler, altyazı ve dağıtım destek ağları, hukuki destek mekanizmaları ve sansür belgeli vaka arşivlerinin alternatif dolaşım ağları kurulması açısından önemli olduğunu söyledi. Sansürü istisnai bir olay olarak değil, kurumsal ve siyasal bir rejim olarak görmenin gerekliliğini belirtti.
“Türkiye’de kamusal alan daraldıkça, kuir üretimin görünürlüğünü koruyacak paralel kamular inşa etmek hayati hale geliyor. Bu, resmi kurumlardan vazgeçmek değil; onlara bağımlı olmayan kanallar da kurmak demek.”








