Ateşkes kırılgan, müzakere masası dağıldı. Washington zafer anlatısı peşinde, İsrail daha çok savaş istiyor, Tahran ise statükoyu koruyor. Bu savaşta artık neler mümkün, neler imkânsız?

Savaş bitmiş değil, ama ateşkesin ilan edilmesiyle birlikte birçok yorumcu kazananlar ve kaybedenler üzerinden bilançolar çıkarmaya başladı bile. Oysa ilan edilen iki haftalık ateşkes son derece kırılgan; ince bir denge üzerinde duruyor ve her an bozulabilir. Nitekim Cumartesi günü Pakistan’da gerçekleştirilen ABD-İran görüşmelerinde herhangi bir anlaşma sağlanamadan masanın dağılması ateşkesin kırılganlığını daha da artırdı. Müzakerelerin devam edip etmeyeceği belirsiz. Peki, savaşı bu ateşkese ve görüşmelere sevk eden yapısal nedenleri ve koşulları hesaba kattığımızda önümüzdeki süreçte neler mümkün, neler imkânsız?
Hızla dağılan müzakere masası
İslamabad’da yaklaşık 21 saat süren görüşmelerin ardından ABD ve İran heyetleri ortak bir zeminde buluşamadı; taraflar başarısızlığın sorumluluğunu karşılıklı olarak “makul olmayan taleplere” yükledi. JD Vance ve heyeti tası tarağı toplayıp ABD’ye döndü. ABD Başkanı Trump, [Pazar günü TSİ 11.00 itibarıyla] henüz görüşmelerin çöküşüne dair doğrudan bir açıklama yapmadı, ancak Truth Social hesabında “İran geri adım atmazsa Trump’ın elindeki koz: deniz ablukası” başlıklı bir yazıyı paylaşmakla yetindi.
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise görüşmelerin baştan itibaren güvensizlik atmosferinde yürüdüğünü, tek bir oturumda anlaşmaya varılmasının zaten gerçekçi olmadığını ifade etti. Buna rağmen İran’ın Pakistan ve bölgedeki müttefikleriyle temas ve istişarelerini sürdüreceğini de vurguladı.
Sonuç olarak bu masa, Trump’ın defalarca iddia ettiği gibi İran’ın bir uzlaşma için adeta yalvardığı, barış ve müzakere talebinde acz içinde olduğu anlatısının gerçeklikle bağdaşmadığını bir kez daha ortaya koydu. Belki de Trump ve ekibi, Pakistan görüşmelerinde kendi şartlarına yakın bir anlaşmayı hızla üretip bunu bir zafer olarak sunmayı umuyordu. Ancak bu da olmadı. Çünkü masadaki gerçeklik, Trump’ın hayal dünyasından çok daha karmaşık ve çok daha dirençli.

Asimetrik savaşın asimetrik masası
Burada, asimetrik bir savaşın doğurduğu yine asimetrik sonuçlar ve masaya oturan tarafların kozları ve kırılganlıkları arasındaki makas, bu kaotik tabloyu belirleyen temel unsur. Taraflar hangi güçlerle ve hangi zayıflıklarla masaya oturdu?
Her şeyden önce, 28 Şubat günü savaşı başlatırken ABD ve İsrail’in hedefi; İran’daki rejimin kilit elitlerini ortadan kaldırarak rejimi çökertmek, hatta savaş öncesindeki yoğun ve kanlı toplumsal protestolardan hareketle halkı bir tür “devrim momentine” sürüklemekti. Bu suretle hızlıca “à la Trump” bir nobranlıkla tahayyül edilmiş sert bir güç gösterisini bezeyen ihtişamlı bir zaferle bitmesiydi. Bunun için zaman zaman absürt denebilecek araçların —örneğin kendisini doğal lider gibi sunan kerameti kendinden menkul “veliaht prensin”— mobilize edilmesi de bu akıl almaz ölçüde realiteyi okumaktan aciz stratejinin parçasıydı.
Ancak aradan geçen 42 günün sonunda tablo bambaşka bir noktaya evrildi: ABD, devirmek istediği ama deviremediği bir rejimle masaya oturmak zorunda kaldı. Üstelik savaşın tamamen bitip bitmemesinden bağımsız olarak, küresel ekonomik etkileri sınırlamak adına müzakere masasına en fazla ihtiyaç duyan tarafın da ABD olduğu açık. Tahran da bunun farkında. Bu nedenle iki tarafın da kapsamlı maddeleri ve kalın kırmızı çizgileri var.

Trump’ın “zafer anlatısı” ve gerçeklik arasındaki kapanmayan makas
Tabii, daha savaşın en başında zaferini ilan eden, bunun üzerine milyon kere konuşan, bu konuşmalarda da gerçekleşmeyen zaferin üzerinde geometrik sınırlarını test edecek mahiyette çok açılı dönüşler ve tutarsızlıklarla tepinen Trump, Cumartesi günü görüşmelerin başladığı saatlerde Truth Social üzerinden şu mesajı paylaşmaktan geri durmadı:
“Aslında herkes onların [İran’ın] KAYBETTİĞİNİ, hem de BÜYÜK KAYBETTİĞİNİ biliyor! Donanmaları yok edildi, hava kuvvetleri yok edildi, hava savunma sistemleri neredeyse tamamen ortadan kalktı, radarları devre dışı, füze ve drone fabrikalarının büyük kısmı, bu füzeler ve drone’larla birlikte yok edildi ve en önemlisi, uzun süredir iktidarda olan ‘liderleri’ artık yok, Allah’a şükür!
Ellerinde kalan tek şey, bir geminin deniz mayınlarından birine çarpabileceği tehdidi; ki bu arada, o mayın döşeyen 28 botlarının tamamı da denizin dibinde yatıyor. Şu anda Hürmüz Boğazı’nı, Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha birçok ülke dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki ülkeler adına temizleme sürecine başlıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendileri yapacak ne cesaretleri ne de iradeleri var.”
Trump’ı artık az çok tanıyoruz; söylediklerinin savaşın gerçek akıbetine dair güvenilir veri sunmadığını biliyoruz. Ama yine de bu mesaj, özellikle son süreçte NATO ülkeleriyle yaşadığı kavgayı odağına alan Trump’ın hem müsebbibi olduğu küresel ekonomik krizi çözme anlatısı hem de Pakistan müzakereleri ve ateşkes süreci bağlamında kurgulamaya çalıştığı “zafer anlatısı” niyetini açıkça ortaya koyuyor. Şimdiden türlü kepazeliğin faturası kadim Avrupa müttefiklerine kesildi bile. Bu bağlamda, eğer gerçekleşirse, Hürmüz Boğazı’ndaki mayınların temizlenmesi kritik bir eşik olabilir ama Pakistan görüşmelerinin hızlıca başarısız olması bu ihtimali de çok zayıflattı. Yani ortada ne Trump’ın yaratmaya çalıştığı zafer var ne de kendisi olmasa da gölgesiyle serinletecek makul bir zafer anlatısı.
Dolayısıyla bugün gelinen noktada —İran’ın kalıcı bir barışa olan ihtiyacının ve arzusunun yanı sıra— İran’ın “kazanması” için mevcut durumu koruması yeterliyken, Trump’ın ise içeride ve dışarıda satabileceği bir başarı hikâyesine ihtiyacı var. Bu yüzden İran açısından bu süreç, ABD ve İsrail’in ne kadar geri adım atabileceğinin, esnekliğinin ve kırmızı çizgilerinin test edildiği bir alan.

ABD ve İsrail aynı savaşı vermiyor: Zafer ve maliyet ayrışması
Bu savaşta ABD ile İsrail’in zafer ve maliyet hesapları; öncelikleri, hedefleri ve risk iştahı başından bu yana ciddi biçimde ayrışıyor. Yukarıda anlattıklarımız doğrultusunda, ABD ve Trump yönetimi için öncelik; Hürmüz Boğazı’nın açık kalması, İran saldırılarının durması ve müzakere sürecinin ilerlemesi olabilir.
Buna karşılık İsrail ve Benjamin Netanyahu hükümeti için mesele çok daha yapısal: İran’ın nükleer ve füze kapasitesini kalıcı biçimde sınırlandıracak, hatta mümkünse ortadan kaldıracak bir sonuç. Hatta belki de daha fazlası — yani savaşın bitmemesi.
Tüm bunları geçtiğimiz Cuma günü Toplum ve Siyaset programında, son dönemde yazılarını büyük bir dikkatle ve ilgiyle okuduğum uluslararası ilişkiler uzmanı Behlül Özkan ile konuştuk. Bu röportajı mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. [LİNK] Özkan’ın özellikle altını çizdiği gibi, ABD-İran görüşmelerinde ve daha geniş kertede bu savaşın akıbetinde belirleyici olan yalnızca ABD-İran hattı değil; en az onun kadar, hatta belki daha fazla, ABD-İsrail ilişkilerinin kendi iç gerilimleri.
Ancak Pakistan görüşmelerinin bu kadar hızlı biçimde akamete uğraması ve bu başarısızlığın arkasında ABD’nin nükleer ve füze başlıklarında İsrail’in katı şartlarını masaya sürmesi, Washington’un İsrail’in kırmızı çizgileriyle ayrışmayan bir tutum benimsediğini gösteriyor. Bu da mevcut stratejiyle ABD’nin, bırakın diplomatik bir zafer elde etmeyi, İsrail güdümünde daha derin ve uzun bir savaş bataklığına sürüklenmenin eşiğinde olduğunu düşündürüyor.
Nitekim Netanyahu’nun son açıklamaları da bu yönelimi teyit ediyor. İsrail başbakanı, Cumartesi günü görüşmeler devam ederken yaptığı açıklamada İran’a karşı mücadelenin süreceğini açıkça dile getirerek, “Benim liderliğimde İsrail, İran rejimine ve onun vekil güçlerine karşı savaşmaya devam edecek” ifadelerini kullandı.

Ortadoğu’da kırılan güvenlik ve jeopolitik ön kabulleri
İsrail daha geniş ve derin bir savaş istiyor olabilir; ancak bu savaşa girerken ABD’yi gerçekçi olmayan veriler ve planlamalarla nasıl yönlendirdiyse, savaşın sürdürülmesi ve derinleştirilmesi de bugün gerçekleşme ihtimali giderek zayıflayan ve son derece ağır maliyetlere gebe bir girişim olacaktır. Nitekim bu savaş, ABD ve İsrail’in askerî olarak “yenilmezliği” ya da her koşulda (en azından Ortadoğu ölçeğinde) istedikleri askerî ve siyasi sonucu alabilecekleri yönündeki yerleşik kabulleri ciddi biçimde sarstı. Bu 40 günlük savaş süreci, değişen dünya düzeninin bilinen ve beklenen birtakım kırılmalarını daha da hızlandıran bir katalizör ve daha da görünür kılan bir turnusol görevi gördü. Bu minvalde, birçok dersin yanı sıra askerî ve teknik ön kabullerin şiddetle sarsıldığı ve bu anlamda küresel güç hesaplarının tartışmaya açıldığı bir kırılma niteliğinde.
İran’ın, bu denli asimetrik bir savaşta dahi hem füze ve İHA kapasitesiyle hem de Hürmüz Boğazı’nı bir jeopolitik silah olarak kullanabilme becerisiyle, ABD ve İsrail’in hedeflediği askerî başarıyı engellediğini açıkça gördük. Zaten siyasi ve iktisadi gücünün aşındığı bu savaş öncesinde etraflıca irdelenen ABD hegemonyasının geriye kalan başat gücü olan askerî üstünlüğünün de sınırları ve açmazlarını ayan beyan ortaya koydu. ABD güvenlik şemsiyesi altında huzurlu ve güvenli bir ekonomik vaha olduğu sanılan Körfez petro-monarşilerinin itibarı, güvenliği, yatırım kapasitesi ve dünyaya sunduğu cazibe anlatısı yerle bir oldu.
Bunların yanı sıra Ortadoğu’yu kendi güvenlik ve stratejik algısı dâhilinde kan gölüne çevirme odağındaki İsrail hükümetinin askerî, coğrafi ve teknik kısıtlarının da görünür olması bu savaşın en kritik derslerinden biri. Bu noktada Behlül Özkan’ın Aposto’daki yazısında aktardığı ve yaptığımız röportajda da tekrar altını çizdiğimiz şu veri çok çarpıcı: Royal United Services Institute’ün verilerine göre savaşın başında (5 Mart) İsrail’in İran füzelerini önleme oranı yüzde 95 iken, bu oran 15 gün sonra yüzde 75’e, Mart sonundaysa yüzde 54’e kadar düştü. Yani 40 günlük İran savaşında bu kapasite yarı yarıya azalmış durumda.
Başka bir ifadeyle, bu savaş yalnızca sahadaki güç dengelerini değil, aynı zamanda bu dengelere dair zihinsel haritaları da değiştirmeye muhtaç kritik derslere gebe.
Peki, müzakere masasından neler çık(a)mazdı ve çık(a)maz?
Bunların başında da ABD ve İsrail’in bu savaşa girerkenki motivasyonları, hedefleri ve beklentileri doğrultusunda İran rejiminin devrilmesi ve İran’ın, İsrail’in bölgesel ve varoluşsal güvenlik kaygıları açısından tamamen etkisiz bir unsura dönüşmesi fikri geliyor — ve bu artık çıkabilecek bir sonuç değil.
İran rejimi ve İran toplumu, her açıdan bu kadar güçsüz ve yorgunken dahi ne kadar büyük ve dirençli olduğunu; ne kadar kritik silahlara ve kozlara sahip bulunduğunu; başta Körfez olmak üzere bölgenin güvenliği ve güvensizliği açısından ne derece belirleyici bir güç olduğunu bu bir aylık savaş sürecinde açıkça gösterdi.
Üstelik, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere, ekonomik krizle boğuşsa da dünya ekonomisini birkaç hafta içinde dar boğaza sokabilecek kritik jeopolitik araçlara ve kapasitelere sahip olduğunu da ortaya koydu.
Bu nedenle bu müzakerelerden çıkamayacak şeylerin başında, ABD ve İsrail’in savaşın başındaki hedefleri geliyor. Aksine İran, hem askerî hem jeopolitik hem de ekonomik araçlarıyla — özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden — küresel sistemi dahi kısa sürede sıkıştırabilecek kapasiteye sahip olduğunu bu süreçte gösterdi. Bu kapasite, rejim değişse dahi ortadan kalkmayacak bir jeopolitik gerçeklik olarak kalacak.

ABD’nin önündeki seçenekler ve Trump
Trump’ın temel motivasyonu açık; yukarıda tartıştığımız gibi öyle ya da böyle bir zafer anlatısı üretmek ve mümkün olan en düşük maliyetle geri çekilmek. Keza neredeyse 7 ay kalan Kasım ara seçimleri öncesinde ekonomik maliyeti ve buna bağlı memnuniyetsizlik dalgasını daha da artmadan dizginlemek ve hatta grafiği tersine çevirmek.
Son birkaç günün dinamikleri, özellikle ateşkes süreci ve Pakistan görüşmeleri, savaşın diplomatik yollarla karşılıklı pratik kazanımlar temelinde bir orta noktada buluşabileceğine işaret ediyordu. Ancak görüşmelerin hızla akamete uğraması yeni şüpheler doğurdu. Şimdi belirleyici olan, müzakerelerin devamına yönelik bir iradenin ortaya konulup konulmayacağı. Öte yandan bu diplomatik seçeneğin başarısı ya da başarısızlığı — ve bu başarı ya da başarısızlığın ölçeği — savaşın derinleşmesi ile ABD’nin bu angajmandan çekilmesi uçları arasındaki spektrumun hangi yönde devreye gireceğini belirleyecek.

Tabii Kasım seçimleri demişken ne yazık ki İran biter Küba başlar… Trump’ın majör gündemler yaratma; krizler içerisinden ilgi, görünürlük, iktidar ve güç devşirme stratejisi dâhilinde yeni krizler ve yeni kaoslar yaratma mantığı doğrultusunda neler yapacağı belirsiz.
Bugün en büyük yanılsama, savaşın bittiği, savaşın tek cepheli olduğu ve savaşın görünenle sınırlı olduğu fikri.
Tüm bu belirsizliklerle beraber hâlâ en büyük ve en önemli belirsizlikse bazılarına çoktan bitmiş olan savaşın aslında hiç de bitmediği. İçinde bulunduğumuz kırılgan ateşkesin ya da Pakistan’daki görüşmelerin evrilme potansiyeli o kadar geniş ve o kadar girift ki bildiğimiz tek şey şu: 28 Şubat’ta başlayan bu savaş, birçok ön kabulü değiştirdi ve belki de dünyanın içinden geçtiği dönüşümün en kesif kırılma noktalarından biri hâline geldi. Bu nedenle bugün müzakerelerden bir barış çıksa dahi, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına işaret eden büyük ve çok katmanlı bir belirsizlikle karşı karşıyayız.














