Medyascope okurları yazıyor | Aile ve okulda şiddet: Öfke kaç kişiliktir?

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Prof. Dr. Hatice Karakuş Öztürk “Aile ve okulda şiddet: Öfke kaç kişiliktir?” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Aile ve okulda şiddet
Aile ve okulda şiddet: Öfke kaç kişiliktir?

Aile ve eğitim kurumları, toplumsal düzenin en asli iki yapı taşı olup, toplumun bir anlamda görünmeyen gizli omurgasıdır. Kişinin olgunlaşarak birey olma sürecinde hikâye aslında bu kurumlarda başlar. Bu iki kurumun hem kendi gücü hem de aralarındaki ittifaktan doğan enerji ile birey yaşama hazırlanır. Okul ile aile zayıfladığında ya da yara aldığında toplumun devamlılığı kırılgan bir hal alır. Çünkü toplumsal düzen sadece kurallarla değil, bu kuralları içselleştiren bireylerle ayakta kalır. Ancak son zamanlarda bu iki kurumdaki öfkeyi konuşuyoruz. Aslında sadece öfkeyi değil, öfkenin değişen hâllerini deneyimliyoruz.

Aile kurumunda kadına yönelik şiddeti epey bir zamandır tartışıyoruz. Ancak son birkaç yılda bu öfkenin niteliği değişmiş görünüyor. Evlilik ya da yakın ilişkide kadına şiddet uygulama eğilimindeki erkek artık bu şiddetin sınırlarını genişletiyor. Şöyle ki, erkek yalnızca kadına zarar vermekle kalmıyor, kadının hayatını anlamlı kılan diğer özneleri de hedef alarak zararın kapsamını büyütüyor, sınırları zorluyor. Son yıllardaki vakalara baktığımızda adeta bir “aile katli” ile karşı karşıyayız. Erkek yalnızca kadını değil, kendi çocuklarını, hatta kendisini de öldürebiliyor. Ya da kadın son bir umut olarak kendi ailesine sığındığında, kadının anne, baba, kardeş gibi yakınları da hedef hâline gelebiliyor. Kadına yönelik şiddet zaten hep vardı; fakat artık kapsamı genişledi. Öfke, daha sistematik bir şekilde kolektif bir kitleyi hedef almaya başladı.

İkinci önemli kurum olan okullarda da benzer bir hikâyenin izlerini görüyoruz. Okullardaki şiddeti uzun zamandır konuşuyoruz. Öğretmeni yaralayan öğrenci, idareciyi tehdit eden veli ya da akran zorbalığı. Bunlar zaten hafızamızda yer eden olgulardı. Ancak son dönemde şiddet, bireyden bireye yönelen bir davranış olmaktan çıkıp, toplu eylemlerle kolektif bir boyuta taşınmış görünüyor. Tıpkı aile içi şiddette öfkenin kadını aşması gibi, okuldaki öfke de bireyi aşarak daha geniş bir kitleye yöneliyor.

Aile ve eğitim, toplumsal düzenin yeniden üretildiği temel mekanizmalardır. Şiddetin bu biçimiyle bu kurumlara sirayet etmesi, bireysel bir sapma ya da patolojik bir durumla açıklanamayacak kadar derin bir soruna işaret etmektedir. Peki bu değişim neyin habercisi olabilir?

İlk olarak şunu söyleyebiliriz: Şiddetin yönü ve kapsamı değişmiştir. Şiddet artık tek bir bireye değil, ilişkinin tamamına yayılan bir özellik kazanmıştır. Bu noktada sosyal psikolog Russell Belk’in “genişletilmiş benlik” kavramını hatırlamak gerekir. Belk’e göre bireyin benliği yalnızca kendisiyle sınırlı değildir; sahip olduğu ilişkiler, insanlar ve hatta nesneler de bu benliğin bir uzantısıdır. Bu çerçevede çocuk, eş, aile üyeleri ya da aynı okulun parçası olmak, bireyin benliğinin parçası hâline gelebilir. Dolayısıyla bireyin ilişkiyi kaybettiğine dair algısı, “eşim beni terk ediyor” ya da “okul beni artık görmüyor” gibi cümleler yalnızca ilişki kaybı değil, aynı zamanda kimlik kaybı olarak da deneyimlenir.

Günlük hayatta yakın ilişkilerimiz aracılığıyla benliğimiz genişler ya da başkalarını benliğimize dâhil ederiz. Bu süreç çoğu zaman olumlu bir içerik taşır. Örneğin kişi sosyal dünyasını genişletir, yeni deneyimler kazanır. Ancak burada söz konusu olan durum, bu genişlemenin tersine dönmesidir. Kişi, yakınındaki bireyleri benliğinin parçası hâline getirdiği için, bir kopuş ya da ayrılık benliğin çözülmesi ve dağılması gibi algılanır. Bu çözülme hâli yalnızca bir duygu bozulması değildir; bütün ruh hâlini kuşatan, nefes almayı zorlaştıran bir krize dönüşür. Bu noktada ortaya çıkan öfke ne klasik bir patlama ne de hedefi belirsiz bir taşkınlık olarak görülebilir. Tam aksine oldukça belirli, yönlendirilmiş ve seçilmiş bir öfkedir bu. Okulda ya da ailede gerçekleşen şiddet eylemlerine baktığımızda, hedefin çoğu zaman ilişkinin uzantıları olduğunu görürüz.

“Örgütlenmiş öfke”

Bu durum, sosyal psikolojide “örgütlenmiş öfke” olarak tanımlanır. Örgütlenmiş öfke rastlantısal olmayan, hedefi ve yönü belirli, adeta hazır bir eylem planı gibi işler. Bu keskin duyguyu meşru yapan ise “ahlaki ayrıştırma”dır. Normalde kabul edilemez olan eylemler, zihinsel olarak yeniden çerçevelenir ve bir hikâyenin içine yerleştirilir. “Başka çarem yoktu”, “onu kurtarıyorum” gibi söylemlerle şiddet, ahlaki bir zemine oturtulur. Böylece yanlış olan bir eylem, bireyin zihninde ya haklı ya da kaçınılmaz hâle gelir. Bu süreçte birey, davranışını evrensel ahlaki ölçütlerden koparır ve kendi durumuna özgü gerekçelerle meşrulaştırır. Sonuç olarak vicdani yük azalır, eylem de kolaylaşır.

Ailede ve eğitimde karşılaştığımız bu şiddet biçimlerinde kontrol kaybı, ilişki krizi ve kimlik kırılması şeklinde ortak üç unsurdan söz edebiliriz. Krizin nasıl yönlendirildiği ise kritik bir eşik olarak önümüzde durur. Erkek açısından kontrol kaybı çoğu zaman statüsüne yönelik bir tehdit olarak algılanır ve bu tehditle ilişkili olan herkese yönelen bir şiddeti tetikleyebilir. Gençlerde ise bu kriz, anlam kaybı ve değersizlik hissinin birleşimi olarak ortaya çıkar. Bu birleşim, ahlaki ayrıştırma ile birleştiğinde genişletilmiş benliğin daha geniş hedefler almasına yol açar.

Kapatırken daha güçlü bir şekilde şunu söyleyebiliriz. Son birkaç yılda tanıklık ettiğimiz şey sadece şiddetle açıklanamayacak bir içeriğe sahip. Sınırını kaybeden, ilişkilerin içine sızan ve kendini bir şekilde meşrulaştıran kapsamlı bir öfke rejimi sanki yaşadıklarımız. Belk’in genişletilmiş benliği ben ile öteki arasındaki mesafeyi yok sayarken, örgütlenmiş öfke ise kendine kolektif bir yön tayin ediyor. Ahlaki ayrıştırma ise bence bu hikâyenin en tehlikeli ve öngörülemeyen eşiği. Çünkü diğerini yok sayıp zarar vermek, hatta yok etmek yanlış olarak değil haklı bir şey olarak kodlanıyor. İlişkisel yıkımın yeni sosyal normalimiz olduğu günleri yaşıyoruz. Öfke ne yazık ki sadece hissedilen bir duygu değil artık. Planlanan, uygulamaya hazır bir karar haline gelmiş gibi. Ve esas soru şu. Öfkenin kendini haklılığın yanına konumlandırdığı yerde, insanlığımızı nerde bırakıyoruz?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.