Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği, insanın yarını, dünyanın sonu (3) – İslamiyet bu işin neresinde?

Öte yandan Gustav Mahler geleneğin sadece külleri savurmak değil, ateşi de canlı tutmak olduğunu söyler. Soru şu: Neden dinler ateşi canlı tutamıyorlar?

Eksik olan ne?

Kur’an aynı ama Müslümanlar (Mehmet Akif Ersoy’un deyişiyle) neden doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alıp İslam’ı asrın idrakine söyletemiyorlar?

Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği insanın yarını dünyanın sonu (2) – İslamiyet bu işin neresinde?
Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği insanın yarını dünyanın sonu (2) – İslamiyet bu işin neresinde?

Zamanın ruhunu yakalayamıyorlar?

Gianni Vattimo’ya göre Yorum Çağı’ndayız. Meta anlatıların, gerçek olguların değil, yorumların devrindeyiz. Yorum tıpkı bir virüs, bir farmakon (hem ilaç hem zehir) gibi; temas ettiği her şeyi etkilemekte, kendisini sanki gerçek bir olguymuş gibi sunmaktadır.

Christopher Hitchens’a göre insanoğlunun varlık serencamı her geçen gün soyuttan somuta doğru ilerleyen bir çizgi üzerinde gerçekleşiyor. 21. yüzyıl bu serencamın zirvesi. Bu nedenle 21. yüzyılı post-metafizik ya da post-teolojik diye adlandıranlar bile var. Artık zihinlere görsel, fiziksel ve somut olan hükmediyor… Bu yüzyıldaki en büyük bilimsel keşif, cehaletin keşfi oldu. İnsanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilginin peşinden koşmak için pek çok nedene sahip oldular. Soralım o zaman: İnsanlar bildikçe neden dinlerden soğudular, Tanrı’dan uzaklaştılar? Madem ki evreni, kâinatı ve insanı Tanrı yaratmıştı, neden insanlar hakiki mimarı görmezlikten gelip esere tapıyor? Bu yüzyılda zamanın ruhuna hâkim olan sekülarizmdir. Maddeyi ilahlaştıran insan, farkında olmadan kendini de ilahlaştırmıştır. Sekülarizm bir dinse liberal bireysellik bu dinin felsefesidir.

Richard Dawkins Tanrı’yı Aşmak kitabında 21. yüzyılın ahlak felsefesini şu sözle ifade eder: İyi olmak için Tanrı’ya ihtiyaç yok.

Sam Pascoe, Hristiyanlığın tarihsel değişimi için şu ilginç tespiti yapar: Hristiyanlık Filistin’de bir kardeşlik hareketi olarak başladı. Sonra Yunanistan’a geçti felsefe oldu. İtalya’ya geçti kurum oldu. Avrupa’ya geçti kültür oldu. Amerika’ya geçti işletme oldu. İslamiyet için de buna benzer bir durum tespiti yapamaz mıyız?

İslamiyet özü itibarıyla Arap kıtasından çıkmayı başardı mı?

İslamiyet Emeviler, Abbasiler, Osmanlıların elinde nasıl bir hüviyet kazandı?

Devletler sınırlarını genişletmeye çalışırken İslamiyet kutsal emanetler ile İslam sancağının neresindeydi?

İslamiyet işgal ile fetih arasındaki ince çizginin neresinde duruyor?

Şu bir gerçektir: Araplar ile İslamiyet’i ayrı düşünemiyoruz. İslamiyet Araplarla dünya sahnesine çıktı, marka oldu. Sormak lazım: Araplar bunu layığıyla yaptılar mı?

İslam hakikatinin ne kadarını idrak edip yaydılar?

Biliyoruz ki dinlerin uluslaşmadan yayılması mümkün değildir. İslamiyet de Araplaştı, Arap ulusunun bir parçası oldu. Öyle bir hâl meydana geldi ki İslamiyet’i Arapsız, Arapları da İslamiyetsiz düşünemez olduk. İslamiyet ve Arap milliyetçiliği hep birbirinden beslendi. İslamiyet’i en iyi Araplar temsil ediyordu. Araplar olmasaydı İslamiyet yok olurdu. Sonra sahneye Türkler, Farisiler, Kürtler ve diğer milletler çıktı. Onlar da İslamiyet’in bayraktarlığını ve sözcülüğünü yapmaya başladı. Sonuç: Her millet kendi rengini verdi İslamiyet’e. İslamiyet hakiki özüyle değil, milletlerin rengiyle bilinir ve tanınır oldu.

İktidarı ele geçirmek için her türlü zulmü yapan bir İslam lideri “ila-yı kelimetullah” adına başka diyarlara İslam’ı götürebilir mi?

Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği insanın yarını dünyanın sonu (2) – İslamiyet bu işin neresinde?
Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği insanın yarını dünyanın sonu (2) – İslamiyet bu işin neresinde?

Oralarda hangi İslamiyet’i temsil edecek?

İki İslam ortaya çıkıyor: Birincisi Allah’ın hak dini olan İslamiyet, ikincisi dinî liderlerin iktidarı ele geçirmek için kullandıkları İslamiyet. Biliyoruz ki şu anda İslam coğrafyasında muktedir olan ikinci İslamiyet.

Edward Gibbon’ın 18. yüzyılda söylediği şu söz, duruma başka bir açıdan bakma olanağı vermektedir: Romalılar döneminde bir sürü din vardı. Halk bunların hepsini doğru kabul ederdi. Filozoflar da bunların hepsine yanlış derdi. Politikacılar ise hepsini kullanışlı görürdü.

Taylor’a göre din, totaliter yönetimlerle hep iç içe oldu. Siyasi egemenliği meşrulaştırmanın en etkin aracı hep din oldu.

Sırf evrende başka gezegenler olduğunu söyleyen Giordano Bruno Engizisyon tarafından 1600’de Roma şehir meydanında diri diri yakıldı. Bruno ölüme gitmeden önce şu sözleri söyledi: Tanrı, yeryüzünde iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanır; kötü insanlar da kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanır. Bugün görüyoruz ki ticaret yapan bir Müslümanın dilinden “Allah” lafzı düşmez. Bunlar kendi iradelerini hâkim kılıp ticaret filolarını yürütmek için Allah’ı kullanmasını iyi bilirler. Kindi şu sözü tam bunlar için söylemiş: Bir şeyin ticaretini yapan, onu satar. Sattığı ise artık kendisinin değildir; din tüccarlığı yapan kişi de dinini kaybetmiştir.

Stephen Fry Dört Atlı kitabında şu ilginç tespiti yapar: Dinlerin DNA’sı diye bir şey yoktur; dinlerin mensupları dinden ne anlıyorsa, din odur. Bu durumu da “Gerçek İskoç” safsatası denilen hikâye ile anlatır.

Jean Twenge İnternet Nesli kitabında şu ilginç tespitleri yapar: Buna göre asıl dönüm noktası 2011-2012 yıllarında akıllı telefonların kullanılmasıdır. İ-Neslinin üçte biri herhangi bir dine bağlı değildir. Gençlerin %17’sinin ebeveynleri dinsizdir… Bu yüzyılın çocuklarına “doğuştan dijital” denilebilir. Değişkenlik ve dinamizmin hâkim olduğu bu neslin en önemli özelliği: sabırsız, tahammülsüz ve anlık bellek sahibi olması.

Kinnaman ve Lyons, Hristiyan Olmayan eserinde Amerika’da Hristiyanlıktan uzaklaşan her on gençten dördünün zihninde dinin kötü bir imajının olduğunu yazarlar. Bu kötü imajın sebeplerinden biri, gençlerin Hristiyanlığı eylemi ve söylemi farklı olan ikiyüzlü bir din olarak görmeleridir. İslam dininden uzaklaşan Müslüman gençlerin durumu bundan çok da farklı değil. Son zamanlarda ebeveynlerinin İslam ile samimi olmayan ilişkisine bakıp İslam’dan uzaklaşan birçok gencin hikâyesini duyuyoruz. Bunlar üzerinde ciddi bir araştırma yapılsa ortaya çok ilginç bir tablo çıkacağını düşünüyoruz. Çünkü gençler artık ne söylendiğine değil, kimin söylediğine bakıyorlar. Söyleyen kişi samimi olmayan bir Müslüman ise ondan, dinden uzaklaşıyorlar.

Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği insanın yarını dünyanın sonu (2) – İslamiyet bu işin neresinde?
Faik Öcal yazdı: Dinin geleceği insanın yarını dünyanın sonu (2) – İslamiyet bu işin neresinde?

Chelsea Starr ve arkadaşları “dijital dinsizlik” başlıklı araştırmalarında Amerika’da internetin sekülerleşme ve din ilişkisini incelediler ve şu sonuca vardılar: İnternet kullanımının dinden uzaklaşmaya neden olan bir doğası vardır… Seküler kesimden gelenler, kutsal kitaptaki dünyanın yaratılışı gibi öğretilerin bilimsel verilerle çeliştiğini fark ettikleri zaman dini bırakmaya karar veriyorlar… Eski nesiller “saygı, iş ahlakı, değerler, ahlaki ilkeler, gelenek” gibi kelimeler kullanırken, yeni nesil “teknoloji, müzik, popüler kültür, özgürlük, hoşgörü, daha zeki, kıyafet” gibi kelimeleri kullanmaktadır.

New Age başlığı altında toplanan akımların temel özelliği, ruhsal arayışa ve insanın manevi potansiyellerini gerçekleştirmeye odaklanmalarıdır. Temel felsefeleri maneviyatın insan doğasında içkin olduğudur. Dinin aşkın ya da doğaüstü arayışlarına yabancılaşmışlardır… Bu açıdan spiritüellik otoriter dinî yapılara karşı bir başkaldırı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bunlara göre iyiliğin ve gerçekliğin kaynağı, insanın kendi içsel duygularının, sezgilerinin ve tecrübelerinin keşfidir.

Buradan hareketle benzer durumların Müslümanlar arasında da ortaya çıktığını görüyoruz. Özellikle gençlerin camilerden, tarikatlardan, cemaatlerden uzaklaşıp maneviyat ihtiyaçlarını başkaları olmadan, aracısız karşılamak istediklerini müşahede ediyoruz. Bu durumu isimlendirirsek, bu gençlere “camisiz, tarikatsız ve cemaatsiz Müslüman nesil” diyebiliriz. Bu gençler iç dünyalarında Allah’a bağlıdır ama dışarıda hiçbir ideolojiye, hiçbir şahsa bağlı değillerdir. Cuma namazına giderler ama bunu bilinçli olarak değil taklidî olarak yaparlar. Cemaatleri görürler, dudak bükerler. Tarikatların yanından geçmezler. Asıl sorun ise ne bu gençlerin farkında olmamız ne de onlara ulaşma imkânımızın olması. Bunlara şimdiden “kayıp Müslüman nesil” diyebiliriz.

Apateist kavramını ilk kullanan Robert Nash’tır. Apateistler Tanrı’nın varlığına veya yokluğuna karşı ilgisizdirler; inanıp inanmamanın önemli bir şey olmadığı görüşündedirler. Tanrı’ya inanmak ya da inanmamak için herhangi bir nedenleri, şevkleri ve arzuları yoktur. İlginç olan şu: Bu apateist durum Müslüman gençlerde de görülmeye başladı. Kimse cesaret edip buna dikkat çekmiyor ama son yıllarda görülen durum tam da bu: Birçok Müslüman gençler Allah’ı, İslamiyet’i, peygamberi, ahireti, günahı, haramı umursamıyor. Gün geçtikçe bu eğilim gençler arasında yaygınlaşıp güçleniyor. Gençler İslamiyet’i temsil eden şahıslara bakıp Allah’tan uzaklaşıyor, İslam ahlakını umursamıyor. Bu kısım Müslüman gençler için “indifferent” (ilgisiz) kelimesini de kullanabiliriz. Bu gençler İslam’ın sunduğu inanç ve ibadetlere ilgisizler, İslam dinini temsil eden kişileri umursamıyorlar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş