Medyascope okurları yazıyor | Hak arayışından zulme: İktidarın çürüyen vicdanı

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Lütfiye Bozdağ, “Hak arayışından zulme: İktidarın çürüyen vicdanı” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Medyascope okurları yazıyor | Hak arayışından zulme: İktidarın çürüyen vicdanı
Medyascope okurları yazıyor | Hak arayışından zulme: İktidarın çürüyen vicdanı

Bir iktidarın ahlaki karakteri, iktidara gelirken vadettikleriyle değil; en zayıf, en çaresiz ve en korumasız vatandaşlarına gösterdiği tutumuyla ölçülür. “Adalet”, “din”, “vicdan” ve “hak arayışı” kavramlarını siyasal meşruiyetinin temeline yerleştiren, mağduriyetleri ve uğradığı haksızlıkları iktidara gelişinin ahlaki gerekçesi olarak sunan siyasi iradenin yirmi yılı aşkın iktidarı boyunca geldiği ahlaki yozlaşma ve çürüme, Abdullah Amca’ya ve bütün hasta mahpuslara körleşmesinde tezahür etmektedir.

Ülkede adaletin yerini sadakat, hukukun yerini keyfilik, vicdanın yerini iktidar hırsının aldığı bir düzen var. Adaleti yalnızca yandaşları için işleten siyasi iktidar, merhametini yitirdikçe zulmünü büyütüyor. Üstelik bu zulüm yalnızca hukuk ihlalleriyle sınırlı kalmıyor; insan hayatının siyasal aidiyetlere göre değer kazandığı, merhametin ideolojik yakınlığa göre dağıtıldığı, adaletin ise güç karşısında anlamını yitirdiği derin bir ahlaki çürümeyi açığa çıkarıyor.

73 yaşındaki Abdullah Tırpan’ın yaşadıkları, bu çürümenin en ağır örneklerinden biri. Ağır diyabet ve yüksek tansiyon hastası olan, kaslarında erime meydana gelen, başkasının fiziksel desteği olmadan yürüyemeyen Abdullah Amca’nın cezaevi koşullarında yaşamını sürdüremeyeceği, resmî sağlık raporlarında yer alan bulgularla ortaya konuldu. Buna rağmen cezaevinde kalmaya devam etti. Hastalığı ilerledi, bacağındaki yaralar kangrene dönüştü, bir bacağı kesildi. Ailesinin, insan hakları savunucularının ve milletvekillerinin infazının ertelenmesine yönelik çağrıları sonuçsuz kaldı. Abdullah Amca, ağırlaşan sağlık durumu nedeniyle kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

MAZLUMDER’in 29 Haziran 2026 tarihli Adalet Bakanlığı başvurusunda ve resmî raporlarda mahpusun “ancak bir kişinin aktif desteğiyle yürüyebileceği” belirtilmesine rağmen cezaevi koşullarında hayatını idame ettirebileceği yönündeki değerlendirme açık bir çelişki oluşturuyordu.

Burada sorulması gereken soru Abdullah Amca’nın neden tahliye edilmediği değil, asıl soru, yürüyemeyen, kendi temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, yaşamı açıkça tehlikede olan bir insanın çektiği acının, kendisini adalet ve merhamet kavramlarıyla tanımlayan devleti yöneten siyasi iradenin vicdanında neden hiçbir karşılık bulmadığıdır.

Bir insanın yaşama hakkını korumak için onun siyasi görüşünü, inancını, geçmişini ya da kendisine yöneltilen suçlamaları benimsemek gerekmez. Yaşam hakkı, iktidarın bağışladığı bir ayrıcalık değil; insan olmanın vazgeçilmez koşuludur.

Adaletin en temel ahlaki koşulu tarafsızlıktır. Bir hukuk düzeninin adil olup olmadığı, iktidara yakın olanlara sağladığı güvencelerle değil; iktidarın karşısında duranlara, dışladıklarına ve suçlu kabul ettiklerine tanıdığı haklarla anlaşılır.

Devletin adalet anlayışında, temel hak ve özgürlüklerin siyasal veya toplumsal konuma göre dağıtılması kabul edilemez. Adil kurumların meşruiyeti, herkes için geçerli olabilecek hakkaniyet ilkelerine dayanır. Hukukun siyasi kimliklere göre farklı işletildiği bir düzende adalet, evrensel niteliğini kaybederek iktidarın cezalandırma ve ödüllendirme mekanizmasına dönüşür.

Medyascope okurları yazıyor | Hak arayışından zulme: İktidarın çürüyen vicdanı
Medyascope okurları yazıyor | Hak arayışından zulme: İktidarın çürüyen vicdanı

Abdullah Amca’nın mahkûmiyetine gerekçe gösterilen faaliyetler arasında bir okul şirketinde hissedar olmak, sohbet toplantılarına katılmak, bağış yapmak ve bir gazeteye abone olmak gibi eylemlerin bulunduğu aktarılmaktadır. Bu faaliyetlerin hangi koşullarda suç sayıldığına ilişkin yargısal tartışmalar bir yana, hiçbir mahkûmiyet kararı devletin mahpusu insanlık onuruna uygun koşullarda yaşatma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Bir insanın cezası, hastalığının ağırlaşmasına seyirci kalınması değildir. Mahkûmiyet, yaşam hakkının askıya alınması anlamına gelmez. Burada hukuki sorumluluk kadar ağır bir ahlaki sorumluluk da bulunmaktadır. Çünkü devlet, özgürlüğünden yoksun bıraktığı insanın sağlığını ve yaşamını koruma yükümlülüğünü de üstlenir. Mahpusun kendi başına doktora gidemediği, hastanesini seçemediği, tedavisini bağımsız biçimde sürdüremediği koşullarda devletin sorumluluğu azalmaz; tersine daha da ağırlaşır.

Abdullah Amca’nın yaşadıkları, siyasal iktidarın dinle kurduğu ilişkinin ahlaki niteliğini de sorgulamayı zorunlu kılıyor. Kur’an’ın Mâide suresinin sekizinci ayetinde şu uyarı yer alıyor: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Kur’an, el-Mâide 5:8).

Bu ayet, adaletin yalnızca sevilenlere, aynı inancı veya siyasi görüşü paylaşanlara karşı yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Tam tersine, adaletin gerçek sınavı, öfke duyulan, karşıt görülen, hatta düşman kabul edilen insanlar söz konusu olduğunda başlar.

Bir iktidar kendisini dinî değerlerin temsilcisi olarak sunuyorsa, bu değerlerin kendisine yüklediği ahlaki sorumluluktan kaçamaz. Dinî söylemi siyasal meşruiyetinin kaynağına dönüştürüp adaleti siyasi aidiyetlere göre dağıtmak, yalnızca siyasal bir tutarsızlık değil, savunulduğu iddia edilen inanç ilkeleriyle iktidar pratiği arasında derin bir ahlaki çelişkidir.

Bir mahpusun kangren olmuş bacağı, çektiği acı ve giderek tükenen yaşamı karşısında susanların dilindeki vicdan kavramının ahlaki karşılığı nedir?

Din, iktidarın kendisini kutsallaştırmasının aracı hâline geldiğinde, ahlaki özünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Çünkü inancın ahlaki değeri, iktidara sağladığı meşruiyette değil; güçsüzün hakkını güçlüye karşı koruyabilmesinde ortaya çıkar.

Lütfiye Bozdağ kimdir?

Çağdaş sanat eleştirisi alanında üniversitede dersler vermektedir. 1997-2000 yılları arasında Genç Sanat, Türkiyede Sanat, 2009-2012 yılları arasında Birgün gazetesi, Evrensel Kültür dergisinde sanat eleştirisi yazıları yazmıştır. Halen kolajart.com, Eleştirel Kültür, mikroscope dergilerinde sanat eleştirisi yazıları yazmaktadır. 12 Sanatçı 12 Söyleşi ve Mine Sanat Galerisi 30. Yıl Kitabının editörlerindendir. Birçok ulusal ve uluslararası sempozyum ve kongrelerde yayınlanmış bildirileri ve makaleleri bulunmaktadır. Barış İçin Akademisyenler bildirisi imzacılarındandır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş