PUBLIC PROSECUTOR ROBERTO SCARPINATO LISTENS TO ANDREOTTI VERDICT.

Palermo Başsavcısı Roberto Scarpinato: “Gizliliğe ve yalana ihtiyacı vardır iktidarın”

Niçin hakikat? Palermo Başsavcısı Roberto Scarpinato, Mediapart’da, haber verme özgürlüğü için bir savunma konuşması yaptı. “Demokrasi ile otokrasi (tek-adam yönetimi) arasındaki fark, gizlilikle kurdukları bağlardır. Demokrasi, görünür iktidarın yönetimidir: Kamu yönetiminin kamuya açık biçimde yürütülmesidir” diyor.
28 Nisan 2018’de yayınlanan metni İtalyanca’dan Fransızca’ya Anna Rizzello, Fransızca’dan Türkçe’ye ise Haldun Bayrı çevirdi.

scarpinato

Bugünkü savunmama başlığını veren sorun hakkında düşünmeye başladığımda, birkaç yıl önce vuku bulmuş bir olayı hatırladım. Bir Brezilya kentinde seyahatteydim ve sokakta yürürken ufak bir kilisenin girişinde büyük kırmızı harflerle yazılmış bir cümle gördüm. Şöyle yazıyordu: “Dünya, zalimler ve mazlumlar olarak ikiye ayrılır: Sen ki buraya giriyorsun, sen hangi taraftasın?”
Bu cümle, insanı kendi kendisi ve dünya karşısında hakikate bir davetti. Nitekim, üzerine her birimizin kendini sorgulaması ve seçim yapması gereken hakikat tam da budur: Dünya mazlumlar –şiddete, sömürüye, manevî ve maddî sefalete maruz kalanlar– ile zalimler, yani toplumsal adaletsizliği ve ilk baştakilerin ıstıraplarını doğuran iktidar sistemlerinin sorumluları şeklinde ikiye ayrılır.
Bu baskının failleri iktidar çehreleridir: adaletsizliği alenen sergileyen diktatörlerin açık çehreleri, kamu önünde cumhuriyetin meziyetlerini pohpohlayıp özelde iktidarı kendilerinin ve ortaklarının hesabına zenginleşme maksadıyla kullanan hayâsız kokuşmuş siyasî yöneticilerin riya ve yalan dünyasının maskeli çehreleri. Aynı zamanda da, ötekilere cehennemi yaşatarak kendi yeryüzü cennetlerini inşa eden büyük bankacıların ve hiçbir şeyi dert etmeyen kapitalistlerin çehreleri.
Dolayısıyla, hakikati düşünmek, adaletsizliğin yaratılmasında güçlülerin sorumluluğunu düşünmek demektir ve her birimizi tavır almaya çağırır. Ya zalimlerden yana, ya mazlumlardan yana, ya da –maalesef çoğunluğun olduğu gibi– umursamazlardan yana, yani ötekiler için kaygı duymaksızın sadece kendi tarafını tutanlardan yana. En büyük İtalyan siyasî filozoflarından Antonio Gramsci, vahim sağlık durumuna rağmen faşist diktatörlük tarafından on yıl boyunca tutulduğu hapishanede, adaletsizliğin baş suç ortakları olarak işaret ettiği umursamazlara karşı ateşli sözler sarf etmiştir.
“Umursamazlık, tarihin ölü noktasıdır. Umursamazlığın tarihte güçlü bir etkisi vardır (…). Vuku bulup herkesin üzerine çöken kötülük, birilerinin bunun vuku bulmasını istemelerinden ziyade, insan kitlesi onun iradesine râm olduğu, yaptıklarına ses çıkarmadığı, ancak kılıcın çözebileceği düğümleri üst üste yığdığı, ancak isyanın yürürlükten kaldırabileceği yasaların çıkmasına engel olmadığı, ancak bir ayaklanmanın alaşağı edebileceği insanları iktidara eriştirdiği için vuku bulur. (…) Umursamazlardan nefret ediyorum (…) ezeli masum ağlaşmaları yoruyor beni. Onların her birinden, yaşamın onlara her gün tekrar verdiği görevi ne şekilde yerine getirdiklerini, yaptıklarını ve özellikle yapmadıklarını hesap etmelerini istiyorum. Ve acımasız olabileceğimi; merhametimi israf etmeye, gözyaşlarımı paylaşmaya mecbur olmadığımı hissediyorum” diye yazar Gramsci (Olivier Favier’nin Fransızca çevirisi için bkz: dormirajamais.org)

Gizliliğe ve yalana ihtiyacı vardır iktidarın

Hakikat ve bu hakikatin dayattığı seçimler konusu, etiğin merkezindedir; Jean-Paul Sartre’ın yazdığı gibi: “Kendi seçtiklerimiziz.” Şöyle ekleyeceğim: Özellikle de bir bedeli olan seçimlerimiziz; zira artakalanı sadece laflardır ve kendimize söylediğimiz yalanlardır. Ömrümün son otuz senesini geçirdiğim Palermo, iyiyle kötü, hakikatle yalan –sadece hakikat ve adalet için çalışıyorlar diye onlarca hukuk insanını, gazeteciyi, sıradan yurttaşı katleden ve devletin en üst katında sonsuz himaye gören mafyavâri bir iktidar sistemiyle adaletsizlik kurbanları– arasında bir seçim yapmaya zorlanılan bir yerdi.
Söylediğim gibi, hakikat iktidara yakından bağlıdır, çünkü adaletsizliğin ve baskının yaratıcısı olmaları hasebiyle güçlülerin sorumluluğunu söz konusu eder. Sorumluluklarını saklamak maksadıyla gizliliğe ve yalana ihtiyacı vardır iktidarın; dolayısıyla hakikatin düşmanıdır. 14. Louis’nin danışmanı Kardinal Jules Mazarin, iktidarın gizlilik içinde ve yalan yoluyla hükümet etme gerekliliğini ders verircesine ifade etmiştir. Krala şu sözü tekrarlamayı alışkanlık haline getirmişti: “Haşmetmeapları, taht kılıçla ve toplarla alınır, fakat dogmalarla ve bâtıl inanışlarla muhafaza edilir.” Daha açık söylersek: Yalan ve gizlilik sanatını uygulayarak.
Ama gizlilik ve yalan, demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasiyle otokrasi arasındaki fark, gizlilikle olan ilişkilerindedir. Demokrasi, görünür iktidarın yönetimidir: Kamunun kamuya açık yönetimidir. Otokraside gizlilik kuraldır; oysa demokraside gizlilik istisnadır, hikmet-i hükümet gereği gizliliğe başvurulur ve bu durumda bile görünür iktidar tarafından denetlenmelidir.
Demokrasiyle görünmez iktidarın bağdaşmazlığının başka bir nedeni vardır: Görünmezlik, şiddet uygulamasını kolaylaştırır. Şiddet uygulaması ise otoriter yönetimlere temel özelliğini veren ve bir demokrasiyi bir diktatörlükten farklılaştırandır. Demokrasimiz 1945’ten sonra toplumsal bir antlaşmayla yaratılmış, Nazi ve faşist diktatörlüklerine has şiddetin ve gizliliğin siyasî kullanımını yasaklayan cumhuriyet anayasalarında kayda geçmiştir. Yönetimin yaptıklarının kamusal görünürlük üzerinden seçimler sayesinde halk yargısına tâbi kılındığı, yurttaşların siyasî denetleyiciliğini teminat altına alan bir anayasal antlaşmada.
Maalesef, gizliliğin ve şiddetin anti-demokratik kullanımına karşı olan bu antlaşma her zaman ihlâl edilmiş ve edilmektedir.

Demokrasinin modern şehitleri: Gazeteciler

İtalya’da, Fransa’da ve diğer Batılı demokrasilerin bağrında, ulusal tarihin önemli bir kısmı gizlilik içinde vuku bulmuştur ve hâlâ öyle vuku bulmaktadır. Şiddetle, suikastlarla, sorumluları ve azmettiricileri bazen yüksek mevkideki şahsiyetler olan katliamlarla örülmüş bir tarihtir bu. Siyasî ve ekonomik iktidarın zirvesindeki kişilerin karıştıkları; güç istismarı, yolsuzluk ve kirli işlerden oluşan bir tarih.
Honoré de Balzac şöyle yazmıştı: “İki tarih vardır: Bize öğretilen yalan dolu resmî tarih ve olayların hakiki sebeplerinin bulunduğu utanç dolu gizli tarih.” Uzun hukukçuluk kariyerimde, siyasî suikastlar, devlet adamlarıyla mafyacılar arasındaki suç ortaklıkları ve uluslararası para aklama üzerine soruşturmalar yürütürken, bu cümleyi sık sık düşündüm; bu suçların nicesinin ardında, Mayıs 1992’de katledilen dostum yargıç Giovanni Falcone’nin deyişiyle, “büyük iktidar oyunu”nun gizlendiğinin bilincine varmıştım.

giovanni-falcone-la-prima-pagina-de-la-repubblica-dedicata-alla-strage-di-capaci-241784

Zira gerçekten de ders kitaplarında anlatılan resmî tarih, sadece sahnenin önünde vuku bulmuş olan tarihtir. Tarihin diğer kısmı, sahne dışında ve gizliliğin gölgesinde vuku bulanı, olayları anlamak için de belirleyici olabileni, meçhul kalmaya hasredilmiştir; çünkü iktidarın dayattığı sessizliğin damgasını yemiştir. Cinayetlerinin izlerini silmek için aracılarıyla müdahale edip belgeleri yok eden, tanıkları korkutan, soruşturmaları yolundan saptıran ve bu sessizlik komplosuna muhalif hukukçuları, gazetecileri, yurttaşları eleyen bir iktidar.
Her ülkenin, resmî anlatı tarafından sansür edilen bir gizli tarihi vardır. 2015’te Benoît Collombat ile Étienne Davodeau’nun cesur soruşturma kitabı Cher pays de notre enfance. Enquête sur les années de plomb de la Ve République (“Çocukluğumuzun Sevgili Ülkesi. 5. Cumhuriyet’in Kurşun Gibi Ağır Yılları Üzerine Soruşturma”) için bir sonsöz yazmıştım. Bu kitapta Fransa tarihinin karanlık bir bölümünü tekrar inşa ediyorlar: zorbalıklar, şantajlar, iktidar istismarı, Fransız devletinin üst mevkilerindeki şahsiyetlerin himayesi altında hareket eden SAC’ın (Sivil Eylem Hizmeti) bir bölümü tarafından mevcut siyasî düzenin değişmesini engellemek maksadıyla gizlice işlenen cinayet ve katliamlar.

Hakikat kavgası: İnsanlık tarihinin en kanlı cüzlerinden biri

Hakikat mücadelesi vermek demek, tarihin bu gizli bölümünü açığa vurmak demektir; dolayısıyla, anti-demokratik iktidarın yalan ve suiistimallerini açığa vurmaktır. Son derece siyasî bir faaliyet söz konusudur; çünkü kendini sürdürmek için yapıp ettiklerini, suiistimallerini, bazen de cinayetlerini gizlemeye ihtiyaç duyan her siyasî düzen için, hakikat istikrarsızlaştırıcıdır. Hakikat ile iktidar arasındaki diyalektiğin çekirdeği tam da buradadır: Hakikat, açığa vurulduğu zaman, iktidar için aşılmaz bir engel haline gelir; hem kendi hakikatini dayatmak isteyen diktatörlük iktidarı için, hem de kamuoyunu yönlendirerek hakikatini dayatmak isteyen demokratik iktidar için.
Bu nedenle hakikat kavgası daima insanlık tarihinin en kanlı cüzlerinden biri olmuştur. İtalya’da, Doğu Avrupa’da, Rusya’da, Meksika’da ve başka yerlerde katledilen yüzlerce gazetecinin tarihidir bu; itiraf edilemez sırları, dokunulmazlıkları olan güçlü adamların yolsuzluk hikâyelerini ve pis işlerini soruştururken gösterdikleri titizliği canlarıyla ödemiştir onlar. Dökülen kanın izi günümüze kadar uzanır.
Anna Politkovskaya’nın Moskova’da 7 Ekim 2006’da katledilmesinden, Meksikalı gazeteci Javier Valdez’in 15 Mayıs 2017’de Sinaloa eyaletindeki Culiacán’da katledilmesine… Daphne Caruana Galizia’nın Malta’da 16 Ekim 2017’de katledilmesinden, 25 Şubat 2018’de kız arkadaşıyla beraber öldürülen genç Slovak muhabir Ján Kuciak’a… Meksika’da 2001 ile 2018 yılları arasında 171 gazeteci katledilmiştir. Uyuşturucu baronları ile siyasî yetkililer, polis ve ordu arasındaki gizli bağların rezalet derecesinde gerçek olduğu, kısmen yargı camiasının siyasî iktidara râm olması sebebiyle işlenen cinayetlerin % 99’unun faili cezasız kalan modern bir demokraside, herkesin gözü önünde hakiki bir soykırım işlenmiştir.
Hakikat kavgası hapishanedeki gazetecilerin kavgasıdır; iktidarın sırlarını açığa vurma cüretini gösterdikleri ya da eleştirdikleri için bazen müebbet hapis cezasına çarptırılmaktadırlar: Türkiye’de, 3’ü müebbet hapse mahkûm edilmiş 153 gazeteci hapistedir; Rusya’da, Çin’de, Mısır’da, Kamerun’da, Bangladeş’te, Özbekistan’da ve başka ülkelerde de çok sayıda gazeteci hapistedir. Öldürülen ya da hapsedilen gazetecileri, demokrasinin modern şehitleri ve çilekeşleri gibi telakki etmek gerektiğini düşünüyorum; tıpkı yaşamları pahasına faşist ve Frankocu diktatörlüklere karşı mücadele vermiş olanların hepsi gibi.
Bu demokrasi ve şeffaflık kavgası 1945’te diktatörlüklerin son bulmasıyla durmamıştır. Yeni diktatörlükler, yeni oligarşik iktidarlar, bazen içerikten yoksun bir demokrasi kisvesi altında, haklarımızı ve özgürlüklerimizi tehdit etmektedir. Tam da hakikat ve demokrasi için bağımsız gazeteciliğin temel rolü hususunda, Giuseppe Fava’nın, katledilmesinden az önce yazdıklarını hatırlatmama izin verin. Fava, yüksek mevkilerdeki girişimcilerle mafyanın suç ortaklıklarını açığa vuran soruşturmalar yürüten cesur bir İtalyan gazeteciydi.
Fava şöyle yazmıştı: « Malzemesi hakikat olan bir gazetecilik, yolsuzluğu engeller, şiddeti ve suçluluğu frenler (…), adlî yargının sürekli dikkatini çeker, siyasetçilere iyi yönetmeyi dayatır. (…) Önüne geçebileceği tüm ıstıraplar, suiistimaller, yolsuzluklar ve baş edemediği şiddet hareketleri, hakikati ödlekliği ya da hesapçılığı yüzünden aktaramayan bir gazetecinin vicdanına kazınır. Başarısızlığa uğramıştır. »

Hakikatin kamu önünde açığa vurulmasından çekiniyorlar

Hakikat kavgası aynı zamanda katledilmiş İtalyan yargı insanlarının da kavgasıdır. İçlerinden bazılarıyla birlikte çalışma onuruna erişmiştim ve mermilerle delik deşik edilmiş ya da patlayan bir bombayla paramparça olmuş bedenlerini gördüm. Bununla birlikte, beni en çok bunaltan tecrübe, onların katledilmelerinin arkasında devlet adamlarının gizlendiğini fark etmem oldu. İtalyan yakın tarihine elim bir damga vuran siyasî cinayetler ve katliamlar üzerine hakikatin büyük bir bölümü hâlâ gizli mührü taşımaktadır, çünkü önemli belgeler yargıçların bilgisine sunulmadan yok edilmiş ya da saklanmıştır; çünkü önemli tanıklar misilleme korkusuyla susmaktadır. Bunlar da yetmiyormuş gibi, siyaset-mafya ilişkili suikastlar üzerine soruşturmaların, davalar sırasında devlet adamları tarafından sunulan yalancı tanıklıklarla yolundan çıkarıldığı da olmuştur.
Yıllardır İtalya’da, siyaset ve ekonomi dünyasının geniş bir kesimi tarafından, İtalyan hukuk camiasını siyasî mücadele için ya da kendini öne çıkarma iradesiyle gücünü kötüye kullanmakla suçlayan amansız bir basın kampanyası yürütülmektedir. İtalyan yargı camiasını tanımlamak için siyaset adamlarının medya organlarında kullandıkları aşağılayıcı ifadelerin kısa bir listesi: caniler, teröristler, ayaktakımı, bağnazlar, sadistler, işkenceciler, sapıklar, satılmışlar, kafadan sakatlar, kalpazanlar, deliler, zırvalayan vaizler, yalancılar, mahkeme sahtekârları, yargıç kılığına girmiş katiller, demokrasi yolunun önündeki engeller, psikiyatri uzmanlarına havale edilmesi gereken küçük insanlar… İtalyan yargı camiası aynı zamanda Tarih’i yargılamak istemekle de suçlanmaktadır; yani siyaset adamlarının belirgin bir suçtaki bireysel sorumluluklarını saptamak için değil de, bütün yönetici sınıfını ve onun yöntemlerini yargılamak için davaları kullanmakla suçlanmaktadır.

 

roberto-scarpinato-610x350
Ön plandaki bazı siyaset adamları, Macchiavelli’nin amaca giden her yolun mübah olduğunu belirten sözüne müracaat etmişlerdir: Onlara göre, siyaset hakkında hükme varırken ölçü birimi olarak etik ve ceza kanunu kullanılamaz; zira siyaset, yüksek nedenlerle, hakikati gözden uzak tutmak, ellerini kirletmek, bazen de gizlilik ve yalan içinde hükümet etmek zorundadır. Bunlar mazerettir. Gerçekte, İtalyan yargı camiası hiçbir zaman tarihi ve iktidarı yargılamak istememiştir; aksine bu davalara, cinayeti ve şiddeti kullanan tarih ve iktidar yol açmıştır. Böylelikle İtalya’da, mafyayla suç ortaklığı yapma ithamıyla uzun bir siyaset adamları listesinin davaları başlamıştır: iki başbakan, bakanlar, senatörler, milletvekilleri, bölge valileri, istihbarat servisi ve polis şefleri, bankacılar, çokuluslu şirketlerin yöneticileri, hatta kardinaller.
Bu soruşturmalar ve bu davalar İtalya’da mümkün oldu; zira Anayasa, yargı camiasının siyasî iktidardan özerkliğini ve bağımsızlığını her durumda teminat altına alıyor. Yargıyı yürütme erkinin emrine veren Fransız Anayasası’nın zıddıdır bu; İtalyan siyaset dünyasının geniş bir bölümünün Fransa’yı taklit edilecek örnek gibi görmesi de tam bu nedenledir.
İtalya’da şu son otuz yılda vuku bulan ve kurumsal, siyasî ve ekonomik dünyadan kişileri içeren davalardan iktidar çok çekinmiştir; çünkü, geçmişin olaylarını tekrar yaşatıp hakikat makineleri gibi işleyerek, iktidarın gerçek işleyişini kamu önünde açığa vurma işlevi görmektedirler.
Kamuoyu, ulusun iktidarını ve zenginliklerini diğerleri aleyhine biçimde dar bir grubun elinde toplamak için kamu yetkisini kullanmış olan oligarşilerin sırlarını, yalanlarını ve cinayetlerini davalardan öğrenmiştir. Güçlüler, af, ceza indirimi vb. yollarla sıyrılabildikleri hapishaneden korkmazlar aslında.

Gizli dümenler çevirerek işlerini idare eden güçlülerin sesini canlı dinleyebilmek

Onların çekindikleri, iktidarın sırlarına bağlı hakikatin kamuya açıklanmasının kamuoyu desteklerini kaybettirmesi ve böylece, bir demokrasi görünümü ardında oligarşik uygulamalara girişen çıkar gruplarının varlığına zarar vermesidir. Yargıçlar tarafından düzenlenen telefon dinlemeleri, müesses nizamın/yerleşik düzenin/“establishment”ın en çok çekindiği araçlardan biridir. Bu suç âlemlerinde hükmü geçen sessizlik yasası ve “omerta” yüzünden, beyaz yakalıları hedef alan yolsuzluk davalarında da, mafya mensuplarını hedef alan davalarda da, dinlemeler hakikatin sağlanmasında vazgeçilmez bir araç olmuştur. İktidar ve mafya suçlarının üzerini örten kalın sessizlik perdesini ancak casus mikrofonlar aşabilmektedir. Yargı düzenlemesiyle yapılan ve basında yayınlanan dinlemeler sayesinde, İtalyanlar, gizli dümenler çevirerek işlerini idare eden güçlülerin sesini canlı dinleyebilmiştir. Perde kaldırılmış ve bunca riyakârın ardında saklı olan o aşağılayıcı gerçeklik, sahne önünde meziyet timsali rolü oynayıp özelde vicdansızca işler çeviren o her-şeye-kadirler görülmüştür.
İktidar, yargı camiasını ve gazetecileri özel yaşama tecavüz etmekle suçlayarak tepki gösterdi ve davalar sırasında kullanılan dinleme içeriklerinin –kamu ve kurumlar yararını ilgilendirdiğinde bile– kamuoyuna hızlı ifşasını sınırlamak maksadıyla bir yasa reformu istedi. Bu reform 2017’de kabul edilerek basın özgürlüğünü ve yurttaşların haber alma hakkını ciddi biçimde tehlikeye soktu. Müesses nizam/Establishment sadece yargı camiasına değil, bağımsız gazetecilere, iktidarı rahatsız eden soruşturma girişimlerine de tepki gösterdi; bu da yurttaşların yolsuzluk ve başka suiistimallere karşı eleştirel bilincini besledi.
Fazla bağımsız ve neredeyse denetlenemez olduklarına hükmedilerek siyasî iktidarın denetimi altındaki İtalyan televizyonundan dışlanan çok tanınmış gazetecilerin listesi uzayıp gitmektedir. Bir sivil toplum kuruluşu olan Freedom House’a göre İtalya’nın basın özgürlüğü bakımından 62. sırada bulunması bir tesadüf değildir; Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) listesinde de 51. sıradadır. İtalya vakası, iktidar ve demokrasinin geleceği kavgasının verildiği stratejik cepheyi, hakikatin araştırılması ve gizli tutulmasının ne derecede temsil ettiğini göstermesi anlamında bir emsaldir. Ayırt edici özelliği demokrasilerin dünya çapındaki krizi, eşitsizlik ve oligarşi iktidarlarının ölçüsüzce artması olan bir tarihsel evreden geçtiğimiz sırada, her tarafta geçerli bir mücadele söz konusudur.

Fransa’da “Mediapart” tarafından uygulanan gazetecilik modeli

Dostum Edwy Plenel’in Fransa’daki demokrasi krizi hususundaki bir cümlesi beni çok düşündürdü. Fransa’yı, “Düşük yoğunluklu bir demokrasi” olarak tanımlıyor. “Başkanlık sistemimizce garantiye alınan aldatıcı bir istikrar görünümü verirken, alttan alta, herkesin isteğinin yerini tek bir kişinin isteğinin aldığı yegâne seçimli monarşiyiz Avrupa’da” diyor. Aralık 2016 Referandumu’nda İtalyanlar büyük bir çoğunlukla, hükümetin desteklediği anayasa reformuna karşı oy verdiler; bu reformun hedefi, İtalya’ya Fransa’dakine benzer, devlet erklerini başbakanın elinde toplayan, böylelikle de Parlamento’yu ve halk egemenliğini zayıflatan bir sistem getirmekti.

edwy-plenel-je-n-ai-jamais-vu-un-tel-deferlement-de-violencem39855_0
Mediapart’ın kurucusu Edwy Plenel

Bazı ülkelerde hakikat düşmanları, sırlarını korumak için, hakikatin peşinde koşup onu kamuoyuna açıklamakta ısrarcı olanları öldürme ve hapse atma gibi açık şiddet yöntemlerine başvuruyorlar. Başka ülkelerde ise, güçlü çıkar gruplarına râm olmuş iktidarın icra edilişini daha az görünür kılmak için, bunlar kadar etkili ama daha dolambaçlı stratejiler kullanıyorlar.
Batılı demokrasilerimizde, milyarderlerden oluşan oligarşiler artık ulusal ve uluslararası medyaların büyük bir bölümünü denetim altına almıştır. Haber seçimi ve akışında kendi önceliklerini kamuoyuna dayatabilen oligopoller [Oligopol: Araba ya da bilgisayar gibi, alıcının çok, satıcının ise az sayıda olduğu pazar – Ç.N.] yaratıyor bu. Siyasî ve ekonomik iktidar gruplarını rahatsız eden haberleri örtüyor ve dikkatleri başka haberlere çekiyorlar. Dolayısıyla toplumsal bilginin inşasını, kitlesel dalgınlaştırma ve kültürel ayartma operasyonlarıyla yönlendirmek mümkün hale gelmektedir. Böylece siyaset, Paul Valéry’nin dediği gibi, kendilerini ilgilendiren şeylere insanların karışmalarının engellenmesine dönüşmektedir.
Bir diğer dolambaçlı strateji, kamuoyunun dikkatini siyaseten önemli ve titizce araştırılmış olaylara çeken araştırmacı gazeteciliğin yerine, olayları açık seçik anlatacağına, aynı düzeye yerleştirilmiş karşıt fikirlilerin çalçeneliklerini yeğleyen oyalayıcı bir gazeteciliği çıkarmaktır. Bu da dinleyicilere, nesnel hakikat diye bir şey olmadığı ve her şeyin tartışılabilir olduğu duygusunu vermektedir.
Bu genel manzarada, Fransa’da “Mediapart” tarafından uygulanan gazetecilik modeli, haberlerin oligarşik iktidarlar ve ekonomik çıkar grupları tarafından rehin alınması engellenmek isteniyorsa izlenecek istikameti göstermektedir. Bu gazetecilik modeli üç kuvvet noktası üzerinde durur.
Önce, ekonomik bağımsızlık. Kamu sübvansiyonlarına/teşviklerine, büyük sermayeden ve reklamdan mali kaynak sağlamaya karşı çıkan gazete, sadece okurlarının abonelikleriyle yaşamaktadır.
Sonra, dijital teknolojinin olağanüstü araçlarını kullanma kapasitesi; bu araçları ise, verilen haberlerin doğruluğunun sıkı bir denetimden geçirildiği ve olayların derinlemesine incelendiği hususunda garanti verebilmenin tek yolu olan profesyonel araştırmacı gazeteciliğin hizmetine koyma kapasitesi. Bu şekilde, internette hızla çoğalan ve haberlerinin gerçeğe uygunluğu hususunda hiçbir garanti veremeyen haber kaynaklarından ayrılır.
Son olarak, yalanları açığa çıkaran ve anti-demokratik iktidarların hükmetme ve çıkar sağlama hedefleri peşindeyken biriktirdikleri sırlara ışık tutan hakikat operasyonlarıyla, demokrasiye derin bir bağlılık.
Bu anlamda, “Mediapart”, organ işlevi görmeksizin haber ve kültür üreten entelektüeller ile, onlar olmasa bilme hakları ellerinden alınarak olaylardan habersiz bırakılan ya da iktidarın hizmetindeki bir habercilikle uyuşturulan yurttaşlar arasında yeni bir ittifaktan doğan somut bir demokrasi pratiğini hayata geçirmek için ilginç bir laboratuvardır da.
Konuşmamın ilk başına dönersem; her ne kadar dünya baskıcılarla baskıya uğrayanlar şeklinde ikiye ayrılmışsa da; hakikatin gizlilik ve yalan üzerine kurulu her düzen için yıkıcı olduğu da bir gerçektir. Ben de bu akşam, yaşamlarında iyi tarafta olmayı seçmiş, böylelikle de “yıkıcılar” haline gelmiş dostlarımla bir arada olmanın mutluluğunu yaşıyorum.