Noam Chomsky: “Ya Atom Çağı’na son veririz, ya da Atom Çağı sonumuz olur”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünyaca ünlü bir dilbilimci ve solun solunda bir entelektüel olan filozof Noam Chomsky, 30 Kasım 2016’da Paris’teki Ulusal Meclis’te bir bilim ödülü alacaktı. Bu tören Sosyalist Parti Meclis Grubu’nun talebi üzerine son dakikada iptal edildi. Ne yapacağını şaşıran düzenleyicilerin yardım istedikleri Paris’teki Valon Bölgesi-Brüksel Merkezi bu töreni acilen tertiplemeyi kabul etti. İşte Noam Chomsky’nin o günkü konuşması. (kaynak: www.les-crises.fr. )
Çeviri: Haldun Bayrı.

İNSAN TÜRÜ YAKLAŞIK 200 BİN YILDIR YERYÜZÜNDE. Evrim ölçeğinde çok kısa bir süre bu. Bu dönem boyunca, insanlar sayısız krizle yüz yüze gelmiş. Sadece Avrupa’dan ve modern dönemden bahsedersek, 17. yüzyıldaki Otuz Yıl Savaşları Almanya nüfusunun belki de üçte birini yok ederek bir kırıma yol açmıştı. 20. yüzyılın, 1914 ile 1945 arasındaki Otuz Yıl Savaşları’nın ayrıntılarına tekrar girmenin lüzumu yok. O berbat savaş Ağustos 1945’te son buldu; 6 Ağustos’ta ise, insan zekâsının, 200 bin yıllık insan tecrübesine son vermenin yolunu keşfetmiş olduğunu öğreniyorduk.
Yıkım kapasitesinin artacağı, birçok ellere yayılacağı ve insanlığın kendini yok etme riskinin artacağına hiç kuşku yoktu. Tehdidi anlamlı biçimde azaltmak, hatta ortadan kaldırmak için çok sayıda fırsat çıktı. Bunların çoğu, bazen şaşırtıcı biçimde görmezden gelindi: Ayrıntılara girecek zamanım yok, fakat hayret verici bir geçmiş bu. Fırsatlar hâlâ var ve önemli engeller bulunmasına rağmen bu âfetin ortadan kaldırılması ütopik bir düş değil. Birçok şeyi ifşa eden bu geçmiş ve günümüzdeki seçenekler üzerine söylenecek çok şey var, ama şimdilik bunları bir kenara bırakalım.

Nükleer çağa giriş

6 Ağustos 1945’e dönelim. O uğursuz günde insanlık yeni bir çağa, nükleer çağına girmişti. İlelebet sürme şansı az olan bir çağ. Paçayı ucuz kurtardığımız vakaların listesi katiyetle ürkütücü; bazen nihaî felaketin birkaç dakika uzağından geçtik.[1] Çoğunlukla kazalar ya da hatalar nedeniyle, bazı belirgin vakalarda da idarecilerimizin bilinçsizliği nedeniyle oldu bu.
Üstelik, tam da şu sıra, Rus sınırındaki tehdit büyüyor ve yetkilileri haklı olarak, bir nükleer savaş tehdidini Atom Çağı’nın en kritik safhalarındaki düzeyine yaklaştırdığı endişesine sevk ediyor. Ve tarihin bu konuda şakası yok: Ya Atom Çağı’na son veririz, ya da Atom Çağı sonumuz olur.
Elbette 1945’te bunun bilincinde değildik, ama bugün biliyoruz ki, yeni ve bununla beraber aynı ölçüde tehlikeli bir çağ başladı o anda: İnsan Çağı (Anthropocène) diye adlandırılan yeni bir jeolojik çağ, insanlığın çevre üzerinde ifrata varan etkisiyle tanımlanan bir dönem.
Bugün bu yeni döneme ve türlerin yok edildiği bir döneme girdiğimizi biliyoruz; 66 milyon yıl önce Yeryüzü’ne bir göktaşı çarpıp türlerin %75’ini yok ettiği ve dinozorlar çağına son vererek küçük memelilere, en nihayetinde de çok kısa bir süre önce insan türüne yol açtığı zaman vuku bulan 5. Soy Tükenmesi’yle karşılaştırarak 6. Soy Tükenmesi diye adlandırılıyor bu.
Göktaşıyla hemen hemen aynı sonuçlara tekrar yol açmamız için fazla zaman gerekmedi bize. Halihazırdaki 6. Soy Tükenmesi sırasında, büyük hayvanlar aşırı bir hızla kırıma uğruyorlar; daha önceki soy tükenmelerinin mefhûm-ı muhalifinden, 200 bin yıldan az bir geçmişi olan insan tarihinin karakterini belirleyen bir özelliği bu.
Tamamen İnsan Çağı’nda bulunmamız olgusu üzerinde geniş bir konsensüs var bugün; bununla birlikte, değişimlerin bu yeni jeolojik dönemi başlatacak derecede aşırılaştığı tam vakit hususunda bazı anlaşmazlıklar da var. Birkaç ay önce, İnsan Çağı üzerine resmî çalışma grubu bu konuda bir sonuca vardı ve Uluslararası Jeoloji Kongresi’ne Atom Çağı’nın başlangıç tarihi olarak İkinci Dünya Savaşı’nın sonunun (Ağustos 1945), yani insan etkisine bağlı biçimde çevreyi kökten allak bullak eden gelişmelerin hakikaten fecileştiği ânın belirlenmesini tavsiye etti. Böylece, onların analizlerine göre, İnsan Çağı ile Atom Çağı çakışarak örgütlü insan yaşamının bekası için çifte bir tehdit oluşturmaktadır.

Bildiğimiz dünyanın sonu

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu, insan biçimli kemirgenlerin yola koyulduğu ve sistemli bir kararlılıkla nihaî yıkımlarına doğru uçuruma atladıkları kritik anla karşılaştırsak, abartmış olmayız. Yıkıma doğru bu kararlı ve sistemli ilerleyiş hakkında, geçen 8 Kasım’da çok daha fazla şey öğrendik; o günün olaylarının tâbi tutulduğu titiz muayeneye ve medyada gördüğü devâsâ ilgiye bakarak hükme varırsak belki de tarihî bir andı.
Medyadaki umumî ton, Alman dergisi Der Spiegel’in kapağında zarifçe yakalanmıştı. Bir karikatürde koskocaman bir Donald Trump kafası göktaşı şeklinde temsil ediliyordu; ufacık bir Yeryüzü’nün üzerine tüm hışmıyla gelirken, ağzını da onu yutacak gibi açmıştı. Karikatürün başlığı: “Das Ende der Welt” (Dünyanın Sonu) idi. Aşağıda daha ufak harflerle de: “Wie wir sie kennen”, yani “bildiğimiz haliyle” yazısı okunabiliyordu. Yani: “Bildiğimiz dünyanın sonu”. Gerçekten de 8 Kasım olaylarının bir dünya sonu işareti olduğunu düşündürecek sebepler var; her ne kadar bence bu karikatürün ve bu tarzdaki diğerlerinin anlamı bu olmasa da. Geçen 8 Kasım’da gerçekten iki büyük olay yaşanmıştı.
İlki Cumhuriyetçi Parti’nin üç yönetim kolunun da denetimini ele aldığı Amerikan seçimidir: yürütme, yasama ve çok yakında Yüksek Mahkeme ile birlikte yargı. Bu olay haftalar boyunca sıradışı bir medya ilgisine mazhar oldu. Geçmişte bununla kıyaslanabilir bir taşkınlık bulmak güç olur.
Bu 8 Kasım’daki ikinci büyük olay, seçimlerden çok daha büyük bir kapsamı olduğunu ve bilinen dünyanın sonunun bir önbelirtisi gibi görülebileceğini kanıtlamak mümkün olsa bile, medya tarafından neredeyse hiç ele alınmadı.
8 Kasım’da Fas’ın Marakeş şehrinde 200 ülkenin, Paris’teki Dünya İklim Konferansı’nda (COP21, Aralık 2015) varılmış anlaşma uyarınca taahhüt edilen çabaların sürdürülmesini denemek için toplandığı COP22’den bahsetmek istiyorum. 8 Kasım’da Marakeş’te, Dünya Meteoroloji Örgütü, İnsan Çağı’nın günümüzdeki aşamasını değerlendiren bir inceleme sundu. Bu incelemenin gösterdiğine göre, şu son 5 yıl, kayıtlara geçmiş en sıcak yıllar olmuştur; içinde bulunduğumuz yıl da yeni bir rekora gitmektedir. Deniz seviyeleri muhtemelen daha da hızlanacak bir süratle yükselmektedir; özellikle Antarktika’da öngörülenden daha hızlı seyreden içbuzul erimeleri sebebiyle sert bir biçimde hissedilecektir bu.
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) Arktika’daki içbuzullar yüzeyinin son 30 yıl ortalamasının neredeyse %30 altında olduğunu daha önce belirtmişti. Bilhassa kayda düşülmesi gerekir bunun; zira güneş ışınlarını yansıtan kutup buzunun faydalı etkisini azaltır, böylece küresel ısınmanın yıkıma yol açan sonuçlarını, özellikle de denizlerdeki seviye yükselişini hızlandırır. WMO’nun incelemesi, ısı artışlarının, Paris’teki COP21’de sınır olarak saptanmış olan 1,5°C eşiğine tehlikeli biçimde yaklaşmış olduğunu da ilave etmişti. Başka ilişkiler ve feci öngörüler de içeriyordu. Marakeş’teki hedef, ayrıntılı bir eylem planı hazırlayarak COP21 Anlaşması’nın hayata geçirilme şekillerini müzakere etmekti. 8 Kasım’daki ikinci olay olan Amerikan seçimi nedeniyle yapılamadı bu.
Marakeş Konferansı 7 Kasım’da başladı ve çalışmaya koyuldu. 8 Kasım’da Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporu ortaya çıkıyordu. 9 Kasım’da, konferansın gündemi bütünüyle değişti. O andan itibaren konferansa hükmeden soru, seçilen Amerikan başkanının, yapmayı vaat ettiği gibi ABD’yi Paris Anlaşması’ndan gerçekten çıkarıp çıkarmayacağı oldu. Ve herkes, böyle bir darbeden sonra anlaşmanın geçerli kalıp kalamayacağını soruyordu kendine. Konferans bu gölgeyle sürdü ve neredeyse hiçbir anlamlı sonuca varmadan bitti. Bu tanık olduğumuz çok çarpıcı. Marakeş Konferansı’nda, uygarca varkalma umutlarına destek olmanın yolunu gösteren tek bir ülke oldu: Çin. Varkalma umutlarının baş taşıyıcısı Çin’di. Dünyaya yıkımın yolunu gösteren ise, özgür dünyanın lideri olmuştu. Örgütlü bir insan toplumunun varkalma umutlarına ciddi bir darbe indiren, dünya tarihinin en güçlü ülkesi olmuştu. Bu manzarayı tasvir edecek sözcükleri bulmak kolay değil. Ama olup biten buydu.
Gerçekte, şu son aylarda tanık olduklarımız, dünyayı büyülemiş olan ABD’deki seçim çılgınlığından az şaşırtıcı değil. Ama tuhaf nedenlerle, dünyanın dikkatini çeken şey, Mitt Romney’nin sözleri oldu: “Donald Trump’ın tehditleri, açgözlülüğü, cakası, kadın düşmanlığı, ilkokul çocuklarına yakışır saçma sahneleri.” Dünyayı büyüleyen buydu işte.
Bu arada, seçim sürecinin en önemli olgusundan neredeyse hiç bahsedilmedi; yani Yeryüzü üzerindeki 200 bin yılda insan türünün hiç karşılaşmamış olduğu en önemli iki kriz gibi sorunlar katiyetle es geçildi. Nükleer savaş tehdidi ile çevre felaketleri tehdidi neredeyse hiç zikredilmedi.
İklim değişimi tamamen yok da sayılmadı. Ama bütün dünyanın pürdikkat izlediği Cumhuriyetçi önseçimleri sırasında, istisnasız her aday, Paris ve Fas konferanslarındaki umutlara karşı çıktı. Ve çoğu, olup bitmekte olanın vâkiliğini düpedüz inkâr etti.
Bilimin kararsızlık içinde olduğunu, kırma yolu sayesinde daha çok doğalgaz ürettiğimiz için fazladan herhangi bir şey yapmamız gerekmediğini söyleyen Jeb Bush gibileri, mâkul ve ılımlı görülerek selamlanan istisnalardı. Diğer bir ılımlı, iklimin muhtemelen ısındığını kabul eden Ohio Valisi John Kasich ise şunu da ilave etti: “Ohio’da kömür yakacağız ve bu yüzden özür dileyecek değiliz.” Tam bir inkâr bu.
Seçilen aday, en tehlikelisi kömür de dahil olmak üzere fosil yakıtların kullanımının hızla artırılmasından, mevzuatın ve uygulamada Çevre Koruma Ajansı’nın kaldırılmasından, –Paris ve Marakeş konferanslarının temel taşı olan– sürdürülebilir enerjiye doğru ilerlemeye uğraşan gelişmekteki ülkelere yardımın kesilmesinden ve genel olarak uçuruma doğru en çabuk şekilde koşulmasından yana.
Cumhuriyetçiler’in bu inkârının şimdiden manidar bir etkisi var. Paris’teki COP21 müzakerelerinin sürdürülebilir bir anlaşmaya varması umulmuştu; ama bu umut bırakıldı, çünkü Cumhuriyetçi ABD Kongresi hiçbir zorlayıcı uzlaşmayı kabul etmedi. Dolayısıyla taahhüt, elbette ki daha ziyade yarım ağızla varılan bir uzlaşmaydı.

Güney Asya’yı bekleyen felaketler

Şimdi de arkası geliyor. Marakeş Konferansı bütün bunların boşunalığı endişesi yüzünden ve özgür dünyanın liderinin tutumu yüzünden gerçek bir sorunla bitti. Burada da, olup biteni tasvir edecek sözcükleri bulmak güç, zira bu sorunlar ve bu olaylar kitlelere aktarılırken neredeyse şöyle bir değinildi. Aslına bakılırsa, küresel ısınmanın etkisi yakında, şimdiye kadar olduğundan daha da barizleşebilir.
Mesela Bangladeş’i alın. Sırf Bangladeş’te, önümüzdeki yıllarda deniz seviyesinin yükselmesi ve iklimin şiddetlenmesi sebebiyle on milyonlarca insan alçak ovalardan kaçmak zorunda kalacak. Bunun yaratacağı göçmen krizi bugünküleri aratacak. Bangladeş’in önde gelen iklimbilimcisi, haklı olarak, bu göçmenlerin sera etkisi yaratan gazların yayıcısı ülkelere göç etme haklarının olması gerektiğini beyan etti. En nihayetinde türümüzün sonunu getirebilecek yeni bir jeolojik çağı getirerek zenginleşmiş olan ABD ve diğer ülkelere milyonların gidebilmesi gerekirdi.
Felaketi andıran bu sonuçlar, sadece Bangladeş’te değil, bütün Güney Asya’da da ancak büyüyebilir; çünkü yoksullar için şimdiden dayanılmaz olan sıcaklıklar kaçınılmaz biçimde artıyor ve Himalaya buzulları erimeye devam ederek Güney Asya’daki su rezervlerinin tamamını tehdit ediyor. Hindistan’da şimdiden üç yüz milyon civarında kişinin içecek su kıtlığı çektiği hesaplanıyor. Varkalmaya karşı bu iki tehdidin günümüzde birleşmeye başladığını açıkça görmek için bir an düşünmek yeterli.
Hindistan ve Pakistan’ın ellerinde tabii ki nükleer silahlar var ve muhtemelen yakın bir gelecekte ciddi su kıtlıklarıyla karşı karşıya kalacaklar. Zaten şimdiden bir savaşın eşiğindeler; su anlaşmazlıkları ise felaketi başlatabilir. Çabuk bir biçimde nükleer silahlara başvuracaklarına kuşku yok ve bunun bölge üzerinde yıkıcı sonuçları olacak. Daha da beteri, nükleer silahların çok büyük bir kullanımı nükleer kış ve küresel kıtlık gibi nihaî bir belaya yol açabilir. Bilim insanlarının bizi yıllardan beri uyardıkları, türlerin nihaî yıkımıdır bu. Ve bütün bunlar yorumsuz vuku buluyor.
Bu esnada, Rus sınırında, iki taraf kışkırtıcı hareketlere kalkışıyorlar; tehlikeli bir askerî tırmanış yaşanıyor ve –bunu atlamayın– Rus sınırında, Meksika sınırında değil; burada önemli bir hikâye var. Bu varoluşsal sorunlarla mücadelede başı çekmesi gereken Batı ise, ne yapacağını şaşırmış durumda, ahalisinin büyük bölümü yerleşik kurumlara karşı öfke, korku, tedirginlik ve horgörü dolu.

Obama’nın yarattığı hayal kırıklığı

Öyleyse “Das Ende der Welt” cümlesi, beklenen nedenlerden değilse de, belki bütünüyle uygunsuz değil. Bununla birlikte, başka sıkıcı ama maalesef inanılmaz gibi de olmayan senaryolar zikretmenin kolaylığına rağmen, ümitvar olmak için de sebepler var. Sadece Amerikan seçimlerinden bahsedersek, Cumhuriyetçi Parti, yönetimin tamamının denetimini ele geçirdi; aslında aldıkları oylar azınlıktaydı, oysayımı henüz bitmemiş de olsa Demokratlar’dan 2 milyon oy az aldılar.
Clinton genç seçmenleri kolaylıkla yanına çekti; bundan daha manidarı ise, genç seçmenlerin ezici bir çoğunluğunun oy pusulasındaki iki resmî adayın üzerine “Sanders” yazmaları ve bir “siyasal devrim” diye nitelediklerini desteklemeleridir. İlginç bir formül bu. Sanders aslında New Deal’den (New Deal (Yeni Düzen), 1933 ve 1938 yılları arasında ABD’de Relief, Recovery ve Reform (rahatlama, iyileşme, reform) amaçlı olarak yürürlüğe giren ekonomi ağırlıklı bir dizi programdır. Programın asıl amacı Büyük Buhran sonrası ekonomik düzelmeyi sağlamaktır. İşsiz ve yoksullar için rahatlama, ekonominin normal seviyelere gelerek toparlanması ve tekrar çöküşü önlemek için finansal sistemin reformu amaçlanmıştır. Ç.N.) yana dürüst ve fedakâr bir demokrattır; programı da General Eisenhower’ı, 50’li yılların başkanı Dwight Eisenhower’ı şaşırtmayacak bir programdır.
Önerdiklerinin bir siyasal devrim gibi tasvir ediliyor olması, siyasetimizin neo-liberal çağ esnasında ne kadar sağa savrulmuş olduğunu da gösteriyor. Gelmekte olan Fransa seçimi bunun bir başka dramatik örneği. Öte yandan, Trump’ın çok sayıda seçmeni aslında zamanında Obama’ya oy atmışlardı. Önceki seçimlerde “umut” ve “değişim” sloganlarının çekimine kapılmışlardı, sonra hiçbir değişim olmayıp umutlar azalınca yanıldıklarını görmüşlerdi. Tam da neo-liberalizmin önceki kuşak nüfusu üzerindeki saldırganlığının kurbanlarınca talep edilen değişimi ve umudu getirecek ilerici bir koalisyon imkânı kolaylıkla tasarlanabilir.
Ve mesela 2007’de, o göklere çıkarılan ekonomik mucizenin doruk yaptığı sırada, krach’tan/batıştan hemen önce, ABD’deki emekçilerin reel ücretleri, neo-liberal programın yeni başlamış olduğu yirmi beş yıl önceki düzeylerinin hayli altındaydı. Bunun Avrupa’daki etkileri de benzer ve çoğu zaman daha sert olmuştur. Benzer politikaların Avrupa’daki etkisi ABD’dekinden de vahim olmuştur; özellikle de krach’tan ve bunun akabindeki yıkıcı kemer sıkma programlarından beri — mesela Fransa’da bunlar daha da artırılabilir. ABD’de kalırsak, Trump’ın bazı kararları, dile getiriliş şekline göre anlamlı olabilirdi. ABD’de korkunç bir biçimde lüzumu hissedilen altyapılara büyük yatırımlar yapma önerisi kaydadeğer bulunabilir. Aslında Obama yönetiminin ilk baştaki programlarından biriydi bu; kumandada kendi olmadığı müddetçe ülkeyi elden geldiğince uzun süre yönetilemez kılmaya açıkça ahdetmiş yıkıcı cumhuriyetçi mekanizma tarafından baltalanmıştır. Madem öyle, şimdi kumandayı ele aldıklarına göre, belki de Obama’nın politikasını uygulayacaklar; en zenginlere ve şirketlere vergi indirimleriyle getirilecek destek önlemleri, yeni gelir kaynakları yaratılamaması ve Pentagone’un şimdiden kabarık bütçesinin artırılması gibi, geçmişte olduğundan daha tehlikeli biçimde yapılsa bile. Bu nedenlerle de, planlarda hissedilir bir açık artışı öngörülüyor. Bu aşamada, Cumhuriyetçi Parti muhtemelen Dick Cheney’nin 2002’de Hazine Bakanı Paul O’Neil’e yaptığı açıklamalara müracaat edecek: “Ronald Reagan açıkların bir önemi olmadığını ispatladı. Demek istiyorum ki: Biz Cumhuriyetçiler’in halkın desteğini kazanmak için yarattığımız ve tahribatını onarma işini başkalarına, tercihen Demokratlar’a bıraktığımız açıkların…” Bu taktik işleyebilir; en azından bir süreliğine. İşlemez olduğunda ise –zira o an kaçınılmaz biçimde gelecektir–, en savunmasız durumdaki göçmenleri, Afrika kökenli Amerikalıları ve Latinoları, tarihten çok âşinâ olduğumuz ve şu sıra Fransa’da da iyi bilinen bir şekilde günah keçileri haline getirme gibi tiksinç bir çâreye başvurulacaktır muhtemelen.

Dışlanan ABD

Özgür dünyanın lideri ABD’nin Fas Konferansı’ndaki tecrit olmuşluğunun tuhaf manzarasını yorumlamaya devam etmek belki de yararlı olur. Bugün çok daha endişe verici bir biçimde küresel ısınma üzerine Kyoto Anlaşması’nın ABD tarafından reddi, bu girişimi neredeyse öldürmüştü. Şu son yıllarda ABD git gide artan bir şekilde başka veçhelerde de tecrit oldu; dünyayla ilgili dosyalarda tuhaf ve manidar bir gelişme bu. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Batı yarımkürededir. Uzun zaman boyunca burası, Başkan Roosevelt’in Savaş Bakanı Henry Stimson’ın sözleriyle “Bizim şu ufak bölgemiz” olarak algılanmıştır; ABD’nin araya kimseyi sokmadan ve her itaatsizliği cezalandırarak yönettiği bölge. Yüzyılımıza kadar, uzun zaman boyunca tarihsel bir şema olmuştur bu. 21. yüzyılda, ilişkiler kökten değişti. 500 yılda ilk kez, Latin Amerika Batılı hâkimiyetinden kaydadeğer biçimde kurtuldu. Geçen yüzyılda, ABD’nin hâkimiyeti anlamına gelmekteydi bu.
Uzun süre boyunca ABD’nin yönetim politikasının aracı olan Uluslararası Para Fonu (IMF) bölgeden bütünüyle dışlandı. IMF’in kredileri artık Amerika’ya değil Avrupa’ya gidiyor. ABD’nin askerî üsleri ortadan kalktı. Bu yarımkürenin yakın zamanda kurulmuş örgütleri ABD ile Kanada’yı aralarına almadı ve 2015’teki Amerikalar Zirvesi’nde, ABD’nin Küba konusundaki, bütün yarımküre tarafından ve aslında bütün dünya tarafından karşı çıkılan tutumu nedeniyle bu yarımkürenin örgütlerinden kovulma ihtimali belirdi. Başkan Obama’yı ABD’nin yarımküreden dışlanmasına engel olmak için Küba’yla ilişkileri normalleştirmeye doğru iten de muhakkak bu sebepler olmuştu. Bu girişimlerin Trump yönetimi tarafından sekteye uğratılıp uğratılmayacağını henüz bilmiyoruz. Sekteye uğratılırsa, ABD’nin yarımküredeki tecridi sürer; Trump’ın aşırı göçmen-karşıtlığıyla ilişkiler zaten bozuldu.
Aynı senaryo Asya’da, daha büyük bir ölçekte vuku buluyor. Başkan Obama’nın dış politikasındaki baş girişimlerinden biri –Asya’daki eksen diye adlandırılmış olanı–, Çin nüfuzunun önüne geçmek için Asya-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefik bir alan biçimlendirme denemesi olmuştu. Çin’i kasten dışlayan Trans-Pasifik Ortaklığı (Trans-Pacific Partnership, TPP), bu yapıya gerçeklik kazandırma amaçlıydı. Bu anlaşmadan (TPP’den) muhtemelen vazgeçilecek, oysa aynı anda Çin’in Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklığı (Regional Comprehensive Economic Partnership, RCEP) gelişiyor. ABD’nin Peru, Avustralya, Japonya gibi müttefikleri Çin’in teklif ettiği ekonomik ortaklığa katılıyorlar. Muhtemelen ABD bundan dışlanacak. ABD uzun süredir karşı çıktığı dünya bankası olan Asya Altyapı Yatırım Bankası’na (Asian Infrastructure Investment Bank, AIIB) katılmayan tek ülke oldu; oysa Büyük Britanya gibi yakın müttefikleri, ABD’nin yer almamasına rağmen, şimdi bu bankaya ortak oldular.
Aynı zamanda, Çin merkezli Şanghay İşbirliği Örgütü ve Çin’in İpek Yolu Projesi, Çin’den Batı’ya doğru yayıldı ve Orta Asya devletlerini, tüm kaynaklarıyla Sibirya’yı, Hindistan ve Pakistan’ı, muhtemelen de yakında İran’ı, hatta belki şimdiden ortak statüsünde olup katılmayı düşünen Türkiye’yi de içine alacak. Dolayısıyla Çin’den Avrupa’ya uzanan bir sistem bu.
ABD’nin 2005’te istediği gözlemci statüsü reddedildi.
Trump’ın, tehdit etmiş olduğu gibi, İran’la yapılan nükleer anlaşmasını iptal edip etmeyeceği şimdilik bilinmiyor.
Şayet iptal ederse, bu anlaşmaya katılmış olan diğer ülkelerin, Avrupa ülkelerinin, bu anlaşmaya uymayı sürdürmeleri, hatta belki de ABD’nin tektaraflı yaptırımlarına kulak asmamaları mümkün.
Böyle bir şey olursa, ABD’nin Avrupa nazarında bile tecridi artacaktır.
Amerikan gücünün gerilemesi hakkındaki geniş tartışmaya bağlı olan ve epey önemli sonuçlar doğuracak gelişmeler bunlar.
Amerikan gücü 1945’te doruk noktasına varmıştı. O anda, dünyadaki toplam servetin en az yarısını elinde bulunduruyordu ABD.
O dönemde, diğer sınaî güçler yıkıma uğramış ya da ciddi bir biçimde etkilenmişti, fakat bizzat ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yarar sağlamıştı. İmalat sektörü dört katına çıkmıştı ve ABD’de kimseyle mukayese edilmez bir güvenlik vardı.
Bu kadar ezici bir hâkimiyetin süremeyeceği açıktı ve ilk ciddi darbelere 1949’da, ABD’nin müttefiki olan Çin milliyetçileri Çin’den sınırdışı edilince maruz kaldı. Bu olay ABD’de “Çin’in kaybedilmesi” diye adlandırıldı. Düşünülürse, ilginç bir deyiştir bu: “Çin’in kaybedilmesi”.
İzleyen yıllarda öteki sınaî güçler savaşın zararlarını onardılar ve sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşması korkunç bir hal aldı.

Neo-liberal küreselleşme

1970’te, dünya ekonomik bakımdan üçe ayrılmıştı ve 3 büyük merkez vardı: Kuzey Amerika, Avrupa, Kuzeydoğu Asya. Japonya’ya dayanan dönemden sonra Çin büyük güç mertebesine ulaştı.
1970’te, dünya gayrisafi hasılasındaki Amerikan payı yaklaşık %25’e kadar düşmüştü. Bugün biraz daha azdır. Amerikan servetinin gerilemesinin standart öyküsüdür bu.
Bununla birlikte tamamen yanıltıcıdır.
Neo-liberal küreselleşme dönemi esnasında dünya ekonomisindeki önemli gelişmeleri hesaba katmamaktadır. Dünya servetinin şirketler tarafından sahiplenilmesi, dünya iktidarının ölçülmesinde ulusal servetten daha gerçekçi bir kıstas haline geliyor. Bunun nedeni ise dünyanın, hiç olmadığı kadar, ölçülü ulusal siyasal ekonomiler modelinden uzaklaşmasıdır. Şirket mülkiyeti üzerine yakın zamanda yapılmış ve epey çarpıcı bazı sonuçlara ulaşan hayli ilginç araştırmalar var. Şurası belli ki, imalat, finans, hizmetler, perakende ticaret vb. gibi tüm ekonomik sektörlerde Amerikan firmaları pratik olarak dünya ekonomisini elde tutma bakımından en iyi konumdalar. Bütüne bakıldığında, Amerikan firmalarının mülkiyeti %50’ye yakın. 1945’teki Amerikan ulusal servetininkiyle hemen hemen aynı oran bu. Ve tabii ki bu Amerikan firmaları Amerikan vergi mükellefleri tarafından destekleniyor.
Dolayısıyla dünyadaki ekonomik iktidarı farklı bir şekilde ölçüyorum. Gücün doğası haricinde, alışılagelmiş ama tamamen hayatî yorumlarda maalesef ihmal edilen olgularda 1945’ten beri fazla değişim göstermiyor.
Askerî alanda ABD rakiplerine hayli yukarıdan hükmetmektedir. ABD’nin askerî harcamaları dünyanın artakalanının harcamalarıyla neredeyse eşittir. ABD teknoloji bakımından hayli ileridedir. Tek başına ABD’nin dünyada yüzlerce askerî üssü ve dünyanın her tarafında görevli kuvvetleri vardır. Bu noktada da değişiklikler olabilir. Avrupa daha bağımsız olmayı seçip bir bakıma Mihail Gorbaçov’un ortak bir Avrupa evi vizyonuna ve Atlas Okyanusu’ndan Pasifik’e askerî ittifaksız birleşik bir güvenlik sistemine tekrar hayat verebilir. 1991’de Gorbaçov bunu teklif etmişti ve Batı cephesi, şimdi sonuçlarını gördüğümüz, NATO’nun Rus sınırına kadar yayılmasından yana tercihte bulunarak bu teklifi geri çevirmişti.
Bu kavramın, Gorbaçov’un kavramının, kısmen De Gaulle’ün kavramlarında, kısmen de Willy Brandt’ın Ostpolitik’inde (Almanya Federal Cumhuriyeti’nde SPD genel başkanı ve Şansölye Willy Brandt’ın 1967’de ülkesindeki ABD egemenliğini kırmak için Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri normalleştirme amacıyla oluşturduğu ve ilan ettiği politika. Bu politikanın üç ana unsuru şunlardı: 1) Sovyetler Birliği ile doğrudan ilişki; 2) Varşova Paktı ülkeleri ile ilişkilerin normalleştirilmesi; 3) Doğu Almanya’yı ayrı bir birim olarak tanımaksızın bu devletle geçici antlaşma yapmak. Ç.N.) geleneksel kökleri vardır. Bu tekrar vuku bulabilir ve Rus sınırında yükselen çok tehlikeli gerginliklerde bir yumuşamaya yol açabilir. Böyle bir gelişmenin başımızın üzerinde yeri olurdu.
Korkular, umutlar ve beklentiler konusunda daha söylenecek çok şey var kuşkusuz. Tehditler ve tehlikeler gerçek, fırsatlar mevcut. Bunlarla yüz yüzeyken, en vahim tehditler arasında, insanlığın bugüne kadar karşılaştıklarından çok daha ciddi iki tehdidin bulunduğunu, bunların örgütlü insan toplumununun varkalmasını düpedüz tehdit ettiğini asla ihmal etmememiz gerek. Sonraya ertelenemeyecek acil sorunlar bunlar. Doğrudan karşısına çıkmalıyız onların. Bunu çözme yükümlülüğü sizin kuşağınızın üzerine düşüyor ve doğru dürüst bir gelecek beklentisi için bunlarla çabuk bir biçimde ilgilenilmesi gerek.

[1]: DİPNOT: Noam Chomsky’nin 30 Kasım 2016 tarihli Humanité’de çıkan söyleşisinde verdiği örnek:
“Reagan yönetimi göreve geldiğinde Rus savunma sistemlerini sınamaya yönelik bir program kurmuştu. Bu program Sovyetler Birliği topraklarına denizden, havadan, karadan saldırı simülasyonları yapılmasını sağlıyordu. Üstüne üstlük, Sovyetler Birliği’ne en fazla beş-on dakikalık uçuş mesafesindeki Batı Almanya’ya Pershing füzeleri yerleştirilmişti. Bugün Sovyet ve Amerikan arşivlerine dayanarak biliyoruz ki Ruslar, belki de haksız yere, bu füzelerin Moskova’ya erişmesini ciddiye alıyorlardı; bundan başka, ABD’nin elinde olup Sovyet radarlarına yakalanmayanlar da vardı. Ruslar ABD’den tamamen yok edici bir saldırıyı elikulağında bekliyorlardı. Kısa zamandır, Amerikan arşivlerinden, Washington’ın bunun bilincinde olduğunu biliyoruz. Neyse ki bütün bu anlattıklarım aynı zamanda vuku bulmuş. Bu kriz sırasında yaşamış olduklarımızdan bir örnek verirsem: O dönemde bir Rus radarı yoğun bir Amerikan saldırısına benzer bir şey tespit etmiş. Bu bilgi Prezidyum’a, Yüksek Komuta’ya aktarılmalıymış. Her şey bir insana bağlıymış o an. Adı Stanislav Petrov’muş. Bilgiyi düpedüz aktarmamaya karar vermiş. Bir Amerikan yüksek rütbelisi de aynısını yapmış. Bugün hâlâ hayatta olmamız bundan. Ne kadar gergin bir ip üzerinde varkaldığımızı görüyorsunuz. Bizi yetmiş yıldır tehdit eden bu tehlike vahimleşiyor.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus