Cas Mudde: “Popülizmle ilgili bildiklerinizi unutun”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Popülizm üzerine araştırmalarıyla tanınan Hollandalı siyaset bilimci Cas Mudde’nin Huffington Post’ta 20 Mart 2017’de yayınlanan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Cas Mudde halen ABD'de Georgia Üniversitesi'nde görev yapıyor
Cas Mudde halen ABD’de Georgia Üniversitesi’nde görev yapıyor

Şu meşhur kelime hakkında konuşmamız gerek. Son zamanlarda o kelimeyi sıkça duyar olduk. Herkes onu kullanıyor: erkek, kadın, hatta bazı çocukların bile kullandığını gördüm. Tabii ki “popülizm”den bahsediyorum. Bu günlerde siyaset üzerine yazılmış bir yazıda bu kelimeye rastlamamak pek olası değil. Neredeyse tüm seçimler ve referandum süreçleri; yükselen popülizm ve köşeye sıkışmış müesses nizam arasındaki mücadele üzerinden okunuyor. Başka türden bir okumaya yer yok.
Yanlış anlamayın; “popülizm”, günümüz Avrupa siyasetini anlamak için kullanışlı bir kavram; ancak iki şartla. Birincisi bu kavram net bir şekilde tanımlanmalı, ikincisi de siyaseti anlamak için kullandığımız kavramlar içerisinden yalnız biri olarak görülmeli. Maalesef genel olarak siyaset, özel olarak popülizmle ilgili yazılan yazılarda bunları görebilmek mümkün değil. Artık olayları o kadar fazla popülizm çerçevesinden takip ediyoruz ki baktığımız her yerde popülizm görmeye başlıyoruz.

Popülizm net bir tanımı verilmiyor

Popülizm birçok farklı biçimde kullanıldı. Genellikle net bir tanımı verilmedi, bunun yerine genel olarak herkese her şeyi söz vermek ya da halktan bir tavırla konuşmak gibi sorumsuz ya da geleneksel olmayan siyasetle eşlendi. Bunların hiçbiri popülizme özgü değil ve aslında ikisi de genel anlamda seçim çalışmalarında oldukça yaygın. Popülizm, en iyi şu şekilde tanımlanabilir: toplumu kendi içinde türdeş ve birbiriyle düşman iki grup olarak değerlendiren ve siyasetin “volonté générale” yani halkın genel iradesinin bir ifadesi olması gerektiğini iddia eden bir ideoloji.
Popülizm hem tekçi hem de ahlakçıdır. Popülistler tüm halkın aynı çıkarlara ve değerlere sahip olduğunu düşünür; halk ve elitler arasındaki ana ayrımın ahlaki olduğunu (“temiz”in karşısında “yozlaşmış” gibi) iddia eder. Siyaseti; bir kişiye karşı herkesin, bir kişinin herkesle mücadelesi gibi gösterirler. İronik bir biçimde merkez medyanın güçlenen popülizm karşısında eriyen müesses nizam hikayesi bu bakışı güçlendirir.
Popülizmin günümüz siyasetinde önemli bir yer tuttuğuna şüphe yok; popülist partiler Avrupa’nın birçok parlamentosunda temsil ediliyor, popülist başkanlar ve başbakanlar hem Avrupa hem de Amerika ülkelerinde görevini sürdürüyor. Ancak bu partilerin ve politikacıların çoğu yalnızca popülist değil; popülizmi diğer ideolojik unsurlarla harman ediyorlar. Sol popülistler popülizmi bir türden sosyalizmle harmanlarken –Yunanistan’ın Syriza’sını ya da Venezüela’nın Chavismo’sunu düşünelim- sağ popülistler popülizmi öncelikle otoriterlik ve yerellikle birleştiriyor –örneğin ABD Başkanı Donald Trump ya da Hollanda’dan Geert Wilders.
Sol popülizmin yükselmesinden önce; sağ popülistlere “popülist”ten ziyade “radikal sağ” adı veriliyordu. Aslında en doğrusu bunun bir karışımı olur, yani “popülist radikal sağ” (ya da isterseniz “radikal sağ popülizm”). Bu yalnızca akademik bir mesele değil. Çünkü Batı medyası liberal demokrasiye günümüzde yönelen tehlikeyi yalnızca popülizm çerçevesinde algılıyor; siyaset dışından gelen kişilerin müesses nizam karşıtı duygularına yoğunlaşıyor. Bu yüzden medya, muhafazakâr Başbakan Mark Rutte’nin “iyi popülizmi” Geert Wilders’in “kötü popülizmi”ni yendiğinde bu sonucu kutlamakta çabuk davrandı.

Hollanda seçimlerinde popülizm yarışı

Halbuki gözlerden kaçan, Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin (VVD), onun lideri Rutte’nin, Hıristiyan Demokrat Parti’nin (CDA) ve lideri Sybrand Buma’nın ne ölçüde otoriter ve yerliliğe vurgu yapan bir seçim kampanyası yürüttükleriydi. Hem CDA hem de VVD kendilerini –ulusal marş ve Black Pete ırkçı geleneği dahil- “Hıristiyan” ve “Hollanda” değerlerinin koruyucusu olarak sundu. VVD’nin parlamento grubu başkanı Halbe Zijlstra; Paskalya yumurtalarının İslam ve Müslümanlar tarafından –tabii onları destekleyen seküler solcuların da rolünü unutmayarak- tehdit edildiğini bile iddia etti. Rutte bir adım daha atarak “normal davran” kampanyasında göçmenleri ve sığınmacıları açıkça hedef aldı, göçmenlerin soyundan gelenlerin bile en iyi ihtimalle geçici Hollanda vatandaşları olduğunu ima etti.
Medyanın büyük bir bölümü Hollanda seçimlerinde pek bir şey görmezken, Britanya’nın AB’den çıkış referandumunda ve ABD başkanlık seçimlerinde çok şeyler gördü. Bu ikisi şimdi rutin olarak popülist zaferler olarak görülüyor; bu tamamen yanlış olmasa bile en iyi ihtimalle bir abartı. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) “ayrılma” oylarını yüzde 50’nin üzerine taşımada önemli bir rol oynadıysa da, Brexit’in asıl itici gücü Muhafazakârların çabasıydı. Dolayısıyla birçok Britanyalı bir türden Britanyalı ya da Avrupalı “yozlaşmış elit” aleyhine değil, birçok Tory elitinin de düşüncesi doğrultusunda ulusal egemenliğin yeniden tesis edilmesi için oy kullandı.
Benzer bir biçimde, bunca heyecana rağmen, 2016 ABD başkanlık seçimleri herhangi bir başkanlık seçiminden pek farklı değildi: Cumhuriyetçiler Cumhuriyetçi Parti’ye, Demokratlar Demokrat Parti’ye oy verdi. Popülizmin; Amerika’nın iç bölgelerinde bulunan işçi sınıfından bazı öfkeli beyazları etkilediği doğru, bu da bazı federe devletlerde seçimin seyrine etkide bulunmuş ve tüm seçim sürecini etkilemiş olabilir ancak bu kişiler Cumhuriyetçi tabanının çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Trump’a oy veren kişilerin çok büyük bir çoğunluğu bunu geleneksel Cumhuriyetçi tutumları doğrultusunda yaptı; kürtaj, göç, vergi, daha da önemlisi partizanlık onların kararını etkiledi.

Popülist partiler popülizmden ibaret değil

Kısaca, popülizm çerçevesini doğru biçimde kullanmanın zamanı geldi. Evet, popülizm güncel siyasetin önemli unsurlarından biri; ancak tüm müesses nizam karşıtı siyaset popülizm olmadığı gibi popülist partiler de yalnızca popülizmden ibaret değiller. Aslında, Trump ya da Wilders gibi siyasetçileri ve onların liberal demokrasiye karşı oluşturdukları tehdidi anlamak için otoriterlik ve yerlilik kavramları en az popülizm kavramı kadar önemli. Dahası, müesses nizamın siyasetçileri siyasi kampanyalarında popülist bir söylemi benimserken; otoriterlik ve yerlilik uyguladıkları siyasetlerde ortaya çıkıyor. Bunu AB-Türkiye anlaşmasından Fransa’da ilan edilen olağanüstü hale kadar; mülteci krizi ve terörizme yakın zamanda verilen yanıtlarda da görmek mümkün.
Eğer güncel siyaseti gerçekten anlamak ve liberal demokrasiyi korumak istiyorsak, popülist radikal sağın tüm unsurlarıyla ele almanın (yalnızca dışarıdan gelenlerin değil müesses nizam siyasetçilerinin de popülist yaklaşımlarını gözden kaçırmayarak) vakti geldi demektir. Çünkü “popülistlerle” mücadele kılıfı altında, müesses nizam yavaşça ancak düzenli bir biçimde liberal demokratik sistemin kuyusunu kazıyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus