Georges Corm: “Tarihte gerçek anlamıyla dinî çatışma olmadı; Haçlı Seferleri bile öyle değildi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Arap dünyasının yaşayan önde gelen entelektüellerinden, Lübnanlı tarihçi ve maliye eski bakanı George Corm ile El Watan’dan Lina Kennouche’un yaptığı bu söyleşi 15 Temmuz 2017’de yayınlandı ve Haldun Bayrı tarafından çevrildi.

Georges Corm
Georges Corm

Kitabınızın (“La nouvelle question d’Orient” [“Yeni Şark Meselesi”], La Découverte, 2017) girişinde, toplumlarımızdaki gerçekliği algılayışımızı ve işbaşındaki çatışmalı dinamikleri anlayışımızı bulandıran “zihinsel kaos” mefhumu ile epistemolojik çekidüzen verme fikrini bir arada ele alıyorsunuz. Arap toplumları tahlil edilirken sık sık başvurulan özcü (essentialiste) tezlerin ve basitleştirici söylemin yapılarını sökmek için öncelikle gerekli olan unsurları tekrarlayabilir misiniz?
Ortadoğu’nun, Arap dünyasının ve Müslüman dünyanın algılanışında son derece vahim sapmalar olduğunu düşünüyorum. Bu sapmalar dünyanın o bölgelerinin, Samuel Huntington’ın uygarlıklar çatışması üzerine kitabında şekillendirip dile getirdiği haliyle, yeni jeopolitik, varoluşsal ve uygarlık bakımından tehlike bölgeleri gibi görülmesine yol açtı. Aslında o kitap, Amerikan imparatorluğu ile Avrupalı müttefiklerinin yürüttüğü gayrimeşru savaşlara meşruiyet kazandırma hizmeti gören bir manifesto.
Zihinsel kaosu zikrettiğim zaman, Müslüman olduğunu söyleyen çok sayıda devletin bulunduğu Arap ve Müslüman cihetinde, Amerikan askerî gücünün ve bu gücün her tarafa yayılmasının koşulsuz müttefiklerinin de bulunduğunu kastediyorum aynı zamanda. Dolayısıyla bu kitapta, kamuoylarını her taraftan saran, kaideye dönüşmüş söylemlerin ve basmakalıp imgelerin yapısökümüne girişmeyi deniyorum; bunlar yüzünden kamuoyları, ister insan hakları adına olsun, ister Batılı “değerler”in savunulmasını önceleme adına olsun, sert askerî müdahale politikalarını onaylama ya da bunlara karşı çıkmama durumunda bırakılıyor.
Ayrıca, günümüzde İslam bu kadar tanınmaz hale getirilmişse, bunun sorumluluğunun sadece NATO üyesi devletlerin hubris’i/ölçüsüzlüğü diye adlandırdığım şeyde ve küreselleşmeyle atbaşı giden, dünyaya bütünüyle hâkim olma arzusunda olmadığını göstermeyi deniyorum.
Arap olan ya da olmayan Müslümanların siyasî rejimlerinin, tıpkı Arap ve diğer Müslüman ülkelerden çok sayıda entelektüel gibi, modernliğin olumlu kazanımlarıyla uzlaşmaz olan bir İslamî ötekiliği övmeye koyulmaları, Huntington’ın tezinin itibar kazanmasını sağlıyor. Tam bir zihinsel kaos içindeyiz.
Sapıtılan konulardan biri, bugün artık İslam bilgisinin kalmaması. Yeni şarkiyatçılar/oryantalistler İslam’ın on üç asrından sadece üç yazarı biliyorlar (Seyyid Kutb, Mevdudî, İbn Teymiyye). Bunların eserleri her yerde ve çok sayıda dilde yayılıyor ve dünyanın her tarafındaki genç Arapların ve Müslümanların eline bunlar ulaşıyor.
Öte yandan, sorunun kökenleri İslam Konferansı Örgütü’nün kuruluşunda; bunun sonucunda birden, dinî kimlik zemini üzerinde bir devlet gruplaşmasına tanık olunmuştu –Haçlı Seferleri’nden beri görülmemiş bir şey– ve bu örgüt, evrenselleşmiş olan ve her ne kadar NATO hükümetleri tarafından çok istismar edilse bile gözetilmemesi güç olan modernlik ilkelerini çok dobraca reddeden bir İslamî ötekiliği yaratıp konsolide etme çabası göstermiştir.

İslam ile terörizm arasında yaratılan karışıklığı ayakta tutan söylemin yapılarını, kaide koyucu anlatıların ve basmakalıpların ağırlığını tahlil ederek söküyorsunuz. Hâdisenin derin sebeplerinin anlaşılmasına engel olan bu basmakalıp genelleşmesini kolaylaştıran sebepler neler?
En çok benimsenen basmakalıplar, İslam’ın kavranışı ve anlaşılması bahsindeki genel bir yoksullaşmadan geliyor. Bugün zihniyetlere yerleşen o çerçeve, “demokratik” bir Yahudi-Hıristiyan dünya ile gerici bir “Arap-Müslüman” dünya arasında bir uygarlıklar çatışmasının ve bir değerler çarpışmasının varlığını dolambaçlarla algılatıyor. Bu oyun ancak, büyük ölçüde Suudi Vahhabîlik ideolojisinin petro-dolarlar saçarak Müslüman toplumların çoğu üzerinde söz sahibi olmasıyla mümkün olmuştur; oysa Vahhabîlik İslam’ın dört büyük fıkıh mezhebinden biri bile değil.
Arap ya da Arap olmayan çok sayıda entelektüel, El Suud Hanedanı’yla ittifaka girerek Vahhabîliği kuran Muhammed bin Abdülvahhâb’ı Tahtâvî’den Taha Hüseyin’e, bu arada Bin Badis ya da Emir Abdülkadir’e, büyük din reformcularıyla aynı çizgiye koyup “Nahda” (Uyanış, Yeniden Doğuş) düşünürlerinin kılavuzlarından biriymiş gibi göstererek çok büyük bir epistemolojik hataya düşmüşlerdir.
Oysa tarihe dönmek gerek: Muhammed bin Abdülvahhâb 18. yüzyılda Arap Yarımadası’nın ortasında, dünya jeopolitiğinin büyük yollarının dışındaki bir bölgede doğmuştu; bu bölge Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmemişti, ama ufak münferit Osmanlı garnizonları bulunmaktaydı.
Bir Bedevi kabilesi olan Suudlar ile, o sıradaki egemen Arap-Osmanlı Sünniliğinin karşı çıkıp vuruşmuş olduğu bir İslam biçimi arasında ittifak oluşmuştur. 19. yüzyıl sonundaki bütün Arap milliyetçilerinin beslediği Maşrık Birleşik Arap Krallığı rüyasının yıkıntıları üzerinde Suud-Vahhabî gücünü ortaya çıkarmak için, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok önemli bir İngiliz desteği, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise daha da önemli bir Amerikan desteği gerekmiştir. Bugün İslam, şiddetin, kesilen başların, bütünüyle örtünen kadınların, sadece “helal” ve “haram” üzerine kurulu bir kültürün dini gibi beliriyor; ki hiçbir zaman bu olmamıştır.

Aynı entelektüel göndermelere başvuran İslamdankorkarlarla/İslamofobiklerle İslamseverleri/İslamofilleri aynı kefeye koyuyorsunuz. Bu darbakışlı entelektüel tutuculuktam nasıl çıkılır?
Bunu epey iyi ifade eden bir imgeyle örnek veriyorum daima. İslamsever/İslamofil iyi sömürge idarecisiyle tecessüm eder, İslamdankorkar/İslamofobik ise kötü sömürgeciyle; ama aslında aynı şeydir. Zira ikisi de Müslümanlarla Gayri-Müslimler arasında mutlak bir ötekilik olduğuna inanır. Reddedilemez olduğunu düşündüğüm bir varsayımdan yola çıkıyorum ben. Tarihte gerçek anlamıyla dinî çatışma yoktur; Haçlı Seferleri bile öyle değildir.
Çatışmalar daima, devlet başkanlarının, imparatorlukların, henüz modern devlet olmadığı vakit kabilelerin güç çatışmalarıdır. Bu çatışmalara daha sonra bir meşruluk vermek için dinî kılık giydirilir. Savaşı haklı göstermek için düşmanın imal edilip şeytanlaştırılması girişimini unutturmaması gereken epistemolojik sağduyu vardır. Milyonlarca insan varlığını katletmek, kolektif psikoloji çalışmayı içerir.
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin açıkladığı çok güzel ilkeler, uygulamada, insanlığa karşı suçlarla el ele gitmekteydi: İki Amerika kıtasındaki Yerlilerin soykırımıyla ve kitlesel kölecilik uygulamasıyla. Fransız Devrimi’yle başlayarak insan hakları ideolojisinin atılıma geçtiği anda, bütün dünya sömürgeleştirildi.
Ama siyasî uygulamanın kötü olması ilkelerin nitelik bakımından iyi olmadığı anlamına gelmez. Zira o halde, bilhassa tektanrılı büyük dinlerin bilinen sapmaları nasıl kabul edilebilir? Gerçekte, Devlet, otoritesini dayatmak için dini kullanır kullanmaz, bunun ceremesini din çeker, vicdan ve davranış özgürlüğü çeker.

-

Huntington’ın jeopolitik dogma mertebesine yüceltilen, özcü, uygarlıklar çatışması tezinde nasıl gedik açmayı tasarlıyorsunuz?
Sömürgeleştirmeyi bir uygarlık üstünlüğüyle haklı gösteren ırkçı teorilerin kılık değiştirmiş versiyonundan ibaret olan Huntington’ın bu tezine karşı çıkmak için, o salak mefhuma, uygarlıklar diyaloğunun ya da dinler diyaloğunun gerekliliği mefhumuna sarıldık.
Oysa aksine, bunu yaparken sorunun temelinin dinî olduğunu teyit etmekten başka şey yapmıyorduk. Bunun yerine gereken, uluslararası jeopolitik düzeyde de bölgesel düzeyde de dinin devlet katında araçlaştırılmasını durmadan kınamaktır. Bu zihinsel boyunduruktan kurtulmak için dinin araçlaştırılmasını kınamak elzemdir yani. SSCB artık yok, ama ABD bu düzeyde politikasını değiştirmedi. İsrail Devleti’nin ve sömürgeleştirmenin/kolonların sürekliliğini temin etmek için Yahudi dinini araçlaştırmaya devam ediyorlar.
İlerici ve Arap milliyetçisi ideolojileri başarısızlığa uğratmak için durmadan en radikal siyasal İslam’ı yüreklendirdiler. Kitabımda, uluslararası yasaların üzerinde konumlanan bir “homo hebraicus” (İbranî İnsan) imgesine karşı, itici bir “homo islamicus” (İslamî İnsan) imgesinin nasıl imal edildiğini hatırlatıyorum. O zihinsel kaosun bir başka örneği bu. Bana “uygarlıklar çatışması”ndan bahsedildiği vakit, daima bu çatışmanın nerede yer aldığının bana izah edilmesini istiyorum.
Müslüman hükümetlerin ezici çoğunluğu NATO’nun müttefikleri; bütün dünyadaki tüm zengin Müslümanlar çocuklarını okumaya ABD’ye ve Avrupa’ya gönderiyor; Mekke’ye, İran’da Kum’a, Pakistan’da İslamabad’a değil. En yoksul halk katmanları ise, Akdeniz’i geçip Avrupa’da Avrupalılar gibi yaşamak için canlarını tehlikeye atıyor. Biz neden bahsediyoruz o zaman? 



Yeni Şark meselesini tahliliniz, 21. yüzyılda Ortadoğu’daki kriz durumunun Birinci Dünya Savaşı arifesinde Balkanlar’daki biçimlenmeyi de hatırlattığını gösteriyor. Etnik-dinî etkenin araçlaştırılması geleneğinin sürerken zemin aldığı bu yeni Şark meselesinde bugün neler bahis konusu?
“Avrupa ve Şark, Balkanlaşmadan Lübnanlaşmaya. Tamamına Ermemiş Bir Modernliğin Tarihi” (L’Europe et l’Orient, de la balkanisation à la libanisation. Histoire d’une modernité inaccomplie, La Découverte, 1989) başlıklı önceki bir kitabımda, Akdeniz kemerinin yerkürenin en jeostratejik noktalarından biri olduğunu zaten açıklamıştım. Beş kıtanın üçü arasındaki bu geçide hâkim olan kim ise, dünyanın en güçlü devleti de odur ve Birinci Dünya Savaşı’nın Balkanlar’da başlamasının nedeni de budur.
SSCB’nin çöküşünden sonra, Balkanlar’da savaş bütünüyle vahşi ve çılgın bir şekilde patlayıverdi. Bugün başlıca hedef, Saraybosna’dan Beyrut ve Hayfa’ya Akdeniz’in doğusunun denetimidir hâlâ; herkes bunun için yarışıyor. Bugün tam göbeğinde olduğumuz jeopolitik çarpışmanın İslam’la veya Yahudilik’le ya da farklı uygarlıklarla hiç alâkası yok.

Sizce, bütün jeopolitik rekabetler neden Suriye’de billûrlaşıyor? Öyle ki; Ortadoğu’daki krizin hâlâ merkezini oluşturmasına rağmen Filistin hedefini bile gölgede bırakıyor…
Suriye’de çok sayıda hedef var. Sadece Doğu Akdeniz kemerinin bir parçası olduğu için değil bu; aynı zamanda, bugün NATO tarafından bütünüyle kuşatılmış olan Rusya’nın elindeki tek üs olduğu için de. Suriye rejiminin şeytanlaştırılmasının ardındaki bir başka büyük etken, bu devletin Filistin davasından bahseden, İran’la ittifaka giren ve Güney Lübnan’ı 22 yıllık İsrail işgalinden kurtarmayı becerdikten sonra ülkemize karşı 2006’daki yeni İsrail saldırısına da kahramanca direnmiş olan Lübnan Hizbullahı’nın oluşumuna yardım eden son Arap devleti olması.
Bugün, Araplar İran yayılmacılığından yakındıkları vakit, onlara önce Irak’ın İran’ı istila etmeye kalkıştığını hatırlatmak gerek. İran, Araplardaki rejim çekişmelerinin ve gitgide daha çok sayıda siyasî rejimin Batı çıkarlarıyla İsrail devletinin çıkarlarına göre hizaya girmelerinin bizzat yarattığı boşluğu doldurmaya gelmiştir.
Lübnan’ın 22 yıllık Siyonist işgalinden kurtulması İran’ın yardımlarıyla olmuştur; Birleşmiş Milletler’in ya da ABD’nin yardımlarıyla değil. İran Filistin davasına da canla başla sarılmıştır. Ama bütünüyle kötü niyetli ve sapkın bir mantık, bölgedeki müttefiklerinden terörizmi hakikaten destekleyip onun işini kolaylaştıranları muaf tutarak İran’ı terörizmle suçlamakla yetiniyor. Toplumları külliyen yok etmek için insan haklarının zikredilmesinin asıl büyük rezalet olduğuna git gide daha çok inanıyorum.
Yugoslavya’yla yapıldı bu; Irak ve Libya’yla yapıldı; şimdi de aynı senaryo Suriye’de tekrarlandı. Bu saldırgan politikaya son derece basitleştirici bir ikili bölünme eşlik ediyor: Bir tarafta iyiler, diğer tarafta kötüler. Bu saldırganlık bazı Arap devletlerine de bulaşmıştır ve bunlar bugün Yemen’i ve Yemen toplumunu vahşice yok ediyorlar; sözüm ona “uluslararası camia”nın ve maalesef çok sayıda Arap ve Müslüman devletin hayret verici sessizliği içinde oluyor bu.
Kariyerim boyunca çatışmaların [mültifaktoriyel analizi/çok etkeni gözeten tahlili] üzerine yazabilmiş ve öğretebilmiş olduğum her şey bugün tamamen ortadan kalktı. Yemen yok ediliyor, çünkü 2011’deki halk ayaklanmasının bileşenlerinden biri Şii topluluğundandır ve ABD, George Bush’un meraklısı olduğu eski “şer ekseni”nin yerini muhayyilelerde alıveren bir “Şii üçgeni”nin varlığını kınıyor.

Kitabınızdaki ilginç katkılardan biri de Arap Hıristiyanlığı sorunu üzerine verdiğiniz aydınlatıcı bilgiler. Arap Hıristiyanların Batı’ya bağlılığı, Hıristiyan azınlıklara baskı uygulayan bir Arap-Müslüman çoğunluk olduğu tezini rahatlatmaya yönelik ideolojik operasyonun bir parçası mı?
Evet, ama artık bu itici güç olamıyor. Bugünkü itici güç, İran’a muhalefet ve elbette siyasî modernliğin tüm ilkeleri hilâfına İsrail’in savunulması sorunu. Ben artık İsrail-Filistin çatışması terimini kullanmayı bıraktım. İsrail Devleti’nin sun’î bir biçimde yaratılması klasik bir sömürgeleştirme operasyonu sonucunda olmuştur; tıpkı tarihte ABD’de, Cezayir’de ya da Güney Afrika’da olduğu gibi. Bundan başka bir şey değildir.
Bir toprak üzerinde her biri haklara sahip iki taraf yok; burada zihinsel kaosun bir başka örneğini görüyoruz. Bundan 2000 yıldan fazla bir zaman önce, 150 yıl boyunca ufacık bir devlet kendine Davud’un Krallığı dedi diye, bunu 20. yüzyılda diriltiyorsunuz. Böyle düşünülürse, dünya haritasını yeniden çizmek gerekirdi. Bugün, sömürgecilik ve apartheid/ırk ayrımı sistemini parçalamayla ilgili bir sorundur bu.

Bu ağır dış etkenler yanında, Arap ülkelerinde görülen kalkınma gecikmesinde iç etkenlerin ağırlığı nedir?
Kitapta, hem rant hem de yolsuzluk ekonomisi olan Arap ekonomilerine uzun bir bölüm ayırıyorum. Sürekli vurgulamak zorunda olunan bir İslamî ötekiliğin şişirilmesiyle, teknolojiyi, bilimleri ve ekonomik çeşitlenmeyi sağlama sorunlarının hepsi unutulmuştur. Yükselen ve alçalan bir eğri izleyen petrol hasılatı akışıyla karşı karşıyayız. Petrol rantı bütün çokuluslu petrol şirketlerini etkileyen yolsuzluğun merkezinde. Terörizmi destekleyen devletlerin NATO ve ABD tarafından hâlâ el üstünde tutulmasının nedeni de bu.
Beni Arap dünyasının yaşadığı gelişmeleri açıklarken iç etkenlere gereken önemi vermemekle kınayanlara, iç etken ile dış etkenin sıkı sıkıya birbirlerine bağlı olduklarını açıklıyorum. İç dıştan yararlanıyor, dış da içten; fakat dışarısı içerisinden çok daha güçlü olduğu için, iç sürekli olarak dış korumanın heryerdeliğini muhafaza etmek istiyor. Bu oyun sürdüğü müddetçe, çıkış kapısı yok.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus