Madjid Zerrouky: “IŞİD pusuya yatacaktır”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Le Monde’dan Madjid Zerrouky’nin 13 Temmuz 2017’de yayınlanan analizini Haldun Bayrı çevirdi.

“Dawlati baqiya” (“Devletim varkalacaktır”). IŞİD’in propagandasına eşlik eden o “neşide”lerin (enstrümansız dinî şarkılar) sonuncularından biri, Ebubekir el Bağdadi’nin “halifeliği”nin askerî yenilgilerini baştan savıyor. “Beka”: “Varkalmak”. Bu kadar sıradan bir sözcüğün silahlı bir grupla bu ölçüde bir arada anılması nadir görülür.
Oysa IŞİD bunu sesli ya da yazılı imzası haline getirdi. 2010 öncesinde, günümüzdeki Bağdadi’nin selefi olan Ebu Ömer el Bağdadi’nin yönettiği sıradaki Irak İslam Devleti’nde ortaya çıkmıştı bu durum. Grup, Sünni milislere dayanarak onu ezmiş olan Amerikan isyan bastırma seferi karşısında, bu seferi yok hükmünde görüyordu: Nasıl bir bozguna uğrarsa uğrasın, IŞİD ortadan yok olamazdı.
Evet bugün ortadan yok olmasa da, “halifelik” çöküyor. Musul’un IŞİD’den alınması, geniş toprakları idare etmeyi denemek gibi benzeri görülmemiş bir cihadcı teşebbüsün çıkmaz bir yol olduğunu kayda geçiriyor. Bu deneme başarısızlığa mahkûmdu. Zira IŞİD bir arada götürülmesi imkânsız bir ikilik üzerine inşa edilmişti: Dünyanın artakalanının tamamına savaş ilan ederken aynı anda bir devlet kurmak. Fakat varlığının şu son üç senesi boyunca, El Bağdadi’nin halifeliği paradoksal biçimde bu ikiliği üstlendi; yenilgisini önceden sezip hazırlayarak.

Irak ve Suriye’nin 16 şehrinde 1500 saldırı

Musul’la Rakka’nın cihadcı muhayyilede Usame bin Ladin’in 11 Eylül’ünün yerini alıp almayacağını bilmek için çok erken. El Kaide bugün haritada yerini bulmakta zorlandığımız dağlardan yola çıkarak “uzaktaki düşman”ını birkaç saat boyunca sert bir biçimde vurmuştu ama, IŞİD aylar boyunca komşularına naklen ve mültimedya üzerinden yasasını dayattı. IŞİD’in Irak ve Suriye’deki göz alıcı baskını ve hasımlarını içine düşürdüğü afallama hali, başlı başına yeterli gibi.
Mayıs 2016’da, ölümünden az zaman önce, grubun sözcüsü Ebu Muhammed el Adnani, IŞİD’in yaşadığı ilk toprak kayıplarına tepki olarak 2008-2011 yıllarında örgütün küllerinden tekrar doğma becerisini göstermiş olduğunu hatırlatmıştı: “Irak’ta şehirler kaybettiğimizde, şehirsiz ve topraksız çöllerde kaldığımızda bozguna mı uğradık?” Sözcü, “Devlet”in sonunun geldiğini hükme bağlayıp önceliği isyancı bütünlüğe vererek gerillanın dönüşünü hazırlamaktaydı.
Amerikan savaş okulu Combating Terrorism Center (CTC) tarafından Haziran ayı sonunda yayınlanan bir araştırmaya göre, IŞİD, bir yıldır elinden kurtarılan 16 Irak ve Suriye kentinde 1500’e yakın saldırı yürütmüş. “Bu kentlerde yürüttüğü askerî operasyonların hacmi, IŞİD’in [2003-2011 yılları arasında Irak’taki gerilla savaşı yılları boyunca benimsediği] varoluş biçimine dönebileceğini göstermektedir” diye özetliyor CTC, neredeyse El Adnani’nin “kehanetleri”ni yansıtır gibi.

Uluslararası tehdit

Dicle ile Fırat’ın arasında doğan, on beş yıldır çatışmalarla beslenen IŞİD, Iraklı bir ulusal gruptan uluslararası bir terörist tehdide dönüştü. Burada, son bir hamle yaparak şiddeti “sınırları”nın dışına sıçratmaya uğraşan bir grubun son çırpınışlarını görmek bir hata olur. Kısmen ona katılmış olan on binlerce gönüllünün katkısıyla oluşan kendi “enternasyonalleşmesi”, olup bitene bakıldığında, Irak’taki ana bayinin yazgısına bağlı değil artık.
Filipinler’den Nijerya’ya, Avrupa’nın göbeğine kadar, taraftarları, sempatizanları ya da propagandasından “ilham alanlar”, kâh intihar eylemleri kâh basit saldırılarla, kâh şehir gerillası kâh yoksul terörizmiyle, meşalenin sönmemesini sağlıyorlar.
Irak ve Suriye’deki yıllarında sahada pişmiş yüzlerce yabancı savaşçının yakında her tarafa dağılacak olması, kendi ülkelerine dönüşleri ve bunun getireceği tehditler, sorunu her zamankinden acil olarak önümüze koyuyor. Avrupa’da, ama aynı zamanda Afrika’da da, Kafkasya’da ya da IŞİD’in sahiplendiği müstakbel yayılma topraklarının yer aldığı Asya’da.
Son sayısı “Cihad Asya’nın Doğusunda” başlığıyla yayınlanan grubun aylık dergisi Rumiyah, şu sıra ilgisini yoğunlaştırdığı merkezi öne çıkarıyor: Filipinler. Bir aydır, IŞİD’e bağlı savaşçılar 200 bin nüfuslu bir eyalet başkenti olan Marawi’nin kent merkezini işgal altında tutuyorlar ve çarpışmalar sürüyor. 2014’te Irak’ta olduğu gibi, uluslararası cihadcılarla yerel İslamcı militanların ittifakının bir kent merkezi işgalini mümkün kılacağına inanmak istenmemişti.

Bu bölgeleri meşru yetkililerle donatmak

2016’da, Uluslararası Kriz Grubu’nun (International Crisis Group, ICG) bir raporu, cihadcı hareketlerin “kaos”tan yararlanma becerileri konusunda uyarıda bulunmuştu: “Tek adam yönetimleri, siyasî dışlayıcılık, talihsiz Batı müdahaleleri, kötü yönetişim, barışçıl siyasî ifade yollarının tıkanması, yüz üstü bırakılmış periferilerin devlete güvenmemesi (…), sayıları sürekli artan genç nüfusun önünde bir beklenti ufku olmaması (…) bunların hepsinin bir rolü oldu.” “Bugün Irak’ta benimsenen stratejinin (IŞİD’i alt etmek için şehirleri dümdüz ederken Bağdat’taki Sünni yöneticilerin yitirmiş oldukları meşruiyeti tekrar kazanmalarına bel bağlamanın) halktaki özlemleri karşılama şansı çok az” diye özetliyordu ICG.
Siyaset boşluktan dehşet duyduğuna göre, IŞİD’in askerî bakımdan kovulması sonrasında oluşacak o boşluğu doldurmak, hem Irak’ta hem başka yerlerde, bu bölgeleri halkın gözünde meşru yetkililerle donatmayı gerektiriyor.
Zira IŞİD’in, sallantıda olan devletlerin temellerini çökertmeyi ve Müslüman ülkelerdeki krizlerle toplumsal kırılmaları derinleştirmeyi hedefleyen çabalarını sürdüreceğine kuşku yok. Cihadcı kadroların başucu kitaplarından olan, 2004’te Mısırlı bir teorisyenin yazdığı ”Vahşetin İdaresi”, devletlerin yapılarını gayri-meşrulaştırarak dağıtma ve kargaşanın hüküm sürdüğü bir karşı-modeli her yerde önerme gerekliliği üzerinde ısrar etmekteydi. IŞİD pusuya yatacaktır. Fırsat kollayacaktır; üç yıl önce Musul’daki gibi bir fırsat.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus