IŞİD sonrası Musul’dan intikam sahneleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Musul’un IŞİD’den kurtarılmasına günler kala, Ghaith Abdul-Ahad Iraklı askerlerle birlikte IŞİD’e karşı verilen son muharebeleri izledi. Cephenin sıcağı dehşet vericiydi ama zaferin de peşi sıra yeni bir vahşet dalgasını getirdiğine tanık oldu. Abdul-Ahad’ın Guardian gazetesi için uzun ve ayrıntılı bir şekilde kaleme aldığı Musul izlenimlerini özetleyerek aktarıyoruz. 

3264

Taha ve iki subay, muharebe öncesi cepheyi keşif için Eski Şehir’e yöneldiler. Yıkılmış evlerle, parçalanmış, ezilmiş araçlarla ve hava saldırıları nedeniyle oluşmuş kraterlerle dolu sokaklardan geçtiler. Dar bir sokağın sonuna ulaştıklarında, bir kadının cılız çığlıklarını duydular.

Az ötede, bir başka birlikten bir asker zayıf ve genç bir kadını bileğinden tutmuş çekerek götürüyordu. Giysisi yırtılmış, başörtüsü omuzlarına düşmüş halde çıplak ayaklarıyla taşların üzerinde sendeleyerek, yardım istiyor ve direnmeye çalışıyordu ama asker onu bombalanmış bir eve soktu. Arkasından gelen iki asker, subaylara kadının IŞİD’çi olduğunu, çünkü üstünde 50 bin dolar bulduklarını söyledi. (Musul zengin bir kent ve Irak’ta bankacılık sistemi olmadığı için, kadın pekala ailesinin tüm birikimini yanında taşıyor olabilirdi. Ama üç yıllık IŞİD yönetiminden sonra, şehir sakinlerinin çoğu ailelerini doyurabilmek için elindeki ne varsa çoktan satmış ve şehirden ayrılacak parası olanlar da çoktan kaçmıştı.Öne çıkarılmış görseli kaldırKadının IŞİD’le bağlantısı olduğundan şüphelenmelerinin nedeni buydu.)

5976 (2)

Subaylar parayı bulan askerin ne kadar şanslı olduğundan söz ederken içlerinden biri, “üstelik bir de kadını var artık” dedi. Diğeri, “ama görmedin mi, çirkindi” diye yanıt verdi. Sonra dönüp gittiler.

“Bu bir savaşçının yarasına benziyor,…”

Bombalanan evlerdeki mülteciler yıkıntıların arasından sokağa akıyordu. Aylarca süren abluka ve bombardımandan sonra şaşkın ve korku içindeydiler. Musul standartları için bile fazlasıyla acınası ve sefil bir haldeydiler. Taha yaşlı bir kadını taşıyan bir askere yardıma gitti; birlikte kadını sağlıkçıların kaçan diğer insanları tedavi ettiği gölgeliğe götürdüler.

Peşleri sıra, yaşlı kadının, elinde Kur’an tutan genç kızı ile iki askerin sedye ile taşıdığı yaralı oğlu geliyordu. Delikanlının kemikleri derisinin arasından fırlamış bir halde açıktaydı, sağ bacağında bandaj vardı ve karnında da eski bir yara izi. Askerler sedyeyi gölgeliğe bırakıp gittiler. Şimdi onunla, yaralarının nedenini soruşturan başka askerler ilgilenmeye başlamıştı.

5976 (1)

Kızkardeşi, “nehirden su almaya çalışıyordu, keskin nişancı ateş etti” diyerek araya girdi. Askerlerden biri ise, “bu bir savaşçının yarasına benziyor, IŞİD’çi kardeşlerinin yanına götürün” dedi. İki kişi yaralı delikanlının ayağa kalkmasına yardım edip, vurulup öldürüleceği sokağın karşısındaki boş dükkana götürdü.

Ana kız çığlıklar atarak engel olmaya çalıştılar, yalvardılar, ama askerler onları umursamadı bile. Neden sonra içlerinden biri, “IŞİD’siniz. Eski şehirdeki herkes IŞİD’çi” dedi.

“İtiraf etse ne yazar? Acı çekerek ölmesini istiyorum”

Irak’ta işkence mirası Saddam’ın istihbarat teşkilatı Muhaberat’tan Ebu Gurayb’daki Amerikalılara, oradan da Irak hükümetinin sekter güvenlik güçleri ile milislerine, doğru bir çizgide ilerleyerek aktarılmış. Şimdi, Musul kâbusunun ortasında, işkencenin sorgulamayla alakası yok. İntikam arzusuyla üslerin astlara dayattığı bir acı dayatma buyruğundan öte anlamı yok.

Şanslı olanlar için ölüm hızlı geliyordu. Ammar içinse ölüm beklemesi gereken bir lüks.

Subaylardan biri, “itirafını duymak istemiyorum. İtiraf etse ne yazar? Acı çekerek ölmesini istiyorum” dedi.

Askerler kurbanlarını, bırakın kendileri gibi Iraklı, insan olarak bile görmüyorlardı. Nihai zaferlerini kutlamadan önce, büyük acılara yol açan IŞİD’in militanlarının merhamet dilenmesini istiyorlardı. Ailelerinin kayıplarının intikamını aldıkları hissini duyabilmek için, IŞİD’in askerlerinin acıdan kıvrandıklarını görmek, bir hayvan gibi böğürdüklerini duymaya ihtiyaçları vardı. Belki de IŞİD’in başarısı Irak halkını kendi metotlarını uygular hale getirmesinde yatıyordu.

Geceyarısı olduğunda askerler Ammar’a işkence etmekten yorulmuşlardı. Bir zamanlar yüzü olan yerde siyah şişlikler vardı artık. Birkaç saat önce ölen arkadaşının yanına götürdüler. Musul’da ölümün asili yok. Köpekler çoktan Ömer’in bacağından parçalar koparıp yemişti. Ammar’a ölünün yanında diz çökmesini emrettiler. Direnmedi. Kurşunlar daha kafatasına girmeden ölmüştü.

Komutan Taha ve adamları savaşmaya başlayalı epey olmuştu. IŞİD’den önce Sünni ve Şii milislerle savaşmışlar; ondan önce de örtük bir mezhebi iç savaşın içinde pişmişlerdi. Akrabalarının öldürülmesine, bombalı araç saldırılarına, adam kaçırmalara, sokakları dolduran cesetlere çoktan tanık olmuşlardı. 15 yıldır süregiden yürek parçalayıcı bir savaş, sadece asker olarak değil, Irak denen ülkenin bahtsız vatandaşları olarak, varlıklarının parçası haline gelmişti. Ülkeyi bitmek bilmeyen bir şiddet sarmalına sürükleyen işgalin çocuklarıydı onlar.

IŞİD’e karşı savaşta kendilerine yurtseverliğe benzer bir yoldaşlık aşireti, uğruna mücadele edilecek bir dava bulmuşlardı. Kendilerini ulusun kurtarıcıları, mutlak kötüye karşı savaşan saf ve adil savaşçılar olarak görüyorlardı. Bu dava kendilerini devletin üzerinde görmelerini sağlıyordu –Bağdat’taki yolsuz politikacılar çetesine hesap vermek zorunda değillerdi. Ölümle defalarca burun buruna gelmişlerdi ve bu da onlara neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verme hakkı veriyordu.

“Bir insanın canını almaya ne hakkım var?”

5976

Bir akşam üzeri  komutan bir yandan çayını yudumlarken, “bazen yasaları çiğnediğimizin farkındayız” dedi. Sigarasını yaktı ve ekledi: “General, ‘bana savaş esiri getirmeyin, IŞİD’çi olduğunu biliyorsanız, bulduğunuz yerde siz icabına bakın, diyor.’ Ben de, askerlerim, ‘bir adam bulduk’ diye geldiğinde, ‘öldürün’ diyorum. Bazen kendime soruyorum, ‘Ne yapıyorum? Bir insanın canını almaya ne hakkım var?’ Güvenlik güçleriyle beraber savaşan bir imama danıştım. Esirin silahı yoksa, devlete teslim etmenin daha doğru olduğunu söyledi. İyi de, onlar mı karar verecek o esir hakkında? Yargıçta olup da bende olmayan özellikler ne ki? Bana devlet diyorsunuz da, devlete insanları yönetme hakkını kim veriyor? Allah’ın vermediğini biliyoruz. O zaman benim de en az devlet kadar can almaya hakim var. Fakat yasaları bariz çiğniyoruz, yakalarlarsa beni de asarlar.” 

Musul’un IŞİD’den temizlenmesinden sonra, ordu savaşın maliyetini hesaplamaya başladı. Muharebenin sarhoşluğu ise yerini burukluğa, içerleme ve zaferin aslında boş olduğu duygusuna bırakıyordu…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus