Henry A. Giroux: “Karanlık zamanlardan geçiyoruz ve artık direniş bir seçenek değil, bir mecburiyet”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD’li ve Kanadalı akademisyen Henry A. Giroux’nun The Conversation sitesinde yayınlanan, ABD’de yükselen ırkçılık ve demokrasiyi savunmada üniversitelere düşen görev üzerine yazdığı yazısını Utku Özmakas çevirdi.

 

Üniversiteler neden demokrasiyi savunmak zorundadır?

Bu yaz başında beyazların üstünlüğünü savunanların, neo-Nazilerin, öteki aşırı sağcıların Charlottesville’de düzenledikleri yürüyüş, hem ABD’de hem de dünyanın dört bir yanında otoriter hareketlerin giderek büyüyen tehlikesini gözler önüne serdi.

Bu yürüyüş, 1930’larda yaşanan ama gün geçtikçe unutulmaya yüz tutan dehşeti andıran bir tehlike sinyaliydi.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ve dünyanın diğer yerlerindeki neo-Naziler, epeyce cesaretlenmiş gibi görünüyor; çünkü ABD hükümetinin en üst düzeylerinden doğrudan bir destek görmeseler bile kendilerine konforlu bir alan bulmuş gibiler.

Başkan Donald Trump’ın hükümeti, Steve Bannon, Jeff Sessions ve Stephen Miller gibi beyazların üstünlüğünü savunanlara sempati duyan isimlerle dolu. Charlottesville’deki yürüyüşte ırkçılık denen menfur ideolojinin üç öğesine de tepeden tırnağa eksiksiz bir şekilde şahit olduk.

Trump’ın Nazi sloganlarının yanı sıra şiddeti de siyasal ve etik açıdan ciddi şekilde kınamayı reddetmesi, bu türden hareketlerle ortaklığı olduğunun ileri sürülmesine yol açtı.

Ku Klux Klan’ın eski “görkemli dâhisi” David Duke’un Charlottesville’deki şiddetin orta yerinde medyaya beyazların üstünlüğünü savunanların “Donald Trump’ın ülkeyi geri kazanma vaadini gerçekleştirmek üzere olduğunu” söylemesi hiç kimse için sürpriz olmamalı.

“Tanrı Onu Korusun”

Aynı şekilde Trump’ın sessizliğinin aşırı sağı memnun etmesine de pek şaşırmamak gerek.

Beyazların üstünlüğünü savunan savunan bir site olan The Daily Stormer bile şunu söyledi: “Hiçbir kınama yok. Durumu kınayıp kınamayacağı sorulduğunda yürüyüp gitti. Gerçekten, gerçekten çok iyi. Tanrı onu korusun.”

Öyle görünüyor ki, milyonlarca insanın soykırım ve kölelik, linçler ve kilise bombalamaları gibi olaylar sonucunda hayatını kaybetmiş olması, Medgar Evans ve Martin Luther King gibi siyah sivil hak savunucularının suikasta kurban gitmesi gibi korkunç sahnelerle dolu bir tarihi kutlayan Nazi ve Konfederasyon bayraklarının varlığı Trump’ın kılını bile kıpırdatmadı.

Charlottesville, insanlık tarihinin en korkunç suçlarından bazılarının ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir geçmişi yeniden canlandırdı. Liberal demokrasi ideolojisi, bu demokrasinin değerleri ve kurumları bir kez daha eşitliğe, adalete ve demokrasiye inanmayanların saldırısı altında.

Tüm bu endişe verici gelişmeler, demokraside yüksek eğitimin rolüne dair ciddi soruların doğmasına yol açıyor.

Peki, bu yeni otoriter rejimler dalgası karşısında üniversitelerin -sorumluluğu değilse bile- rolü nedir?

Kesin bilginin yerini kanaatler aldığında; hakikat, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ve onun destekçileri tarafından “yalan haber” diye yaftalandığında; gem vurulamayan kişisel çıkarlar toplumsal iyinin yerini aldığında; dil; korku, şiddet ve zalimlik kültürünün hizmetkârı olduğunda eğitimin amacı ne olmalıdır?

Üniversiteler demokratik idealleri korumak zorundadır

Hiç şüphe yok ki, demokrasi dünyanın dört bir yanında saldırı altındayken yüksek eğitim kurumları rollerini öğretimle sınırlayamaz.

Kolejler ve üniversiteler kendilerini -yeniden fakat farklı bir biçimde- demokratik ideallerin, toplumsal tahayyülün, sivil erdemlerin ve eleştirel bir yurttaşlığın desteklenmesi için koruyucu bir mekân, bir kamu yararı olarak tanımlamak mecburiyetindedir.

Ünlü eğitimci ve profesör Jon Nixon, eğitimin “cari görüşlerin yaygınlığına karşı düşünmek üzere korunaklı bir mekân olarak geliştirilmesi gerektiğini” savunuyor. Ona göre eğitim, “bir sorgulama ve meydan okuma, dünyayı farklı konum ve perspektiflerden tahayyül etme, başkalarıyla kurduğumuz ilişki üzerine kafa yorma ve bunu yaparken de sorumluluk almanın ne anlama geldiğini kavrama alanıdır.”

Okuryazarlığa, hakikate, tarihsel hafıza ve adalete yönelik saldırıların söz konusu olduğu böylesi bir ortamda, üniversiteler için asli görev, iş odaklı beceriler kazandırmaktan çok daha fazlasıdır.

Bunun yerine, öğrencileri çok daha entelektüel, merhametli ve -bilgilendirilmiş yurttaşlar olmaksızın demokrasi diye bir şeyin olmayacağının kesinkes farkında olan- eleştirel erişkinler olarak yetiştirmek mecburiyetindeyiz.

Konuşma özgürlüğünün sınırlarını korumak ve genişletmekten çok daha fazlası risk altında artık. Önümüzde, demokrasiyi olanaklı kılan oluşturucu kültürleri ve kamusal alanları derinleştirip genişletmek gibi çok daha hayati bir mecburiyet var.

Eğitimciler demokrasiye ilişkin mücadelenin ekonomik kaynaklar ve güce dair bir mücadeleden çok daha fazlasını içerdiğini aklından hiç çıkarmamalı. Bu, aynı zamanda dili, arzuyu, kimliği ve adaletsizliğe yer olmayan bir geleceği tahayyül etmeyle ilgili bir mücadeledir.

Otoriter Rejimlere Geri Dönüş Pek de İhtimal Dışı Değil

Tarihçi Timothy Snyder’ın gözlemlediği üzere, otoriter rejimlerin Almanya’da ve diğer yerlerde başarı kazanmasının nedeni, kısmen gelişimlerinin erken aşamalarında engellenmemeleridir.

Charlottesville’deki olaylar, -hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de dünyanın geri kalan kısmında- yeni ve tehlikeli bir dönemin habercisi olan güçlere bir ışık tutma ve yükselen otoriterciliğe dair öngörüde bulunabilme fırsatını sunuyor.

Amerikan tarzı totaliterliğin ABD’de kısa sürede bir norma dönüşeceğini varsaymak gibi görünse de, otoriterciliğe geri dönüşün artık bir fantezi ya da histerik bir paranoya olmadığı açık.

Bunun nedeni, nefret, dışlama, ırkçılık ve beyaz üstünlüğü gibi asli öğelerin hem siyasal iktidarın en yüksek kademelerinin bir parçası haline gelmesi hem de bu öğelerin -bilhassa Fox News ve Breitbart gibi- sağcı ana akım medya kanallarını baştan aşağı ele geçirmiş olmasıdır.

ABD’de yavaş yavaş sahnelenmeye başlanan otoriterci drama, göçmenlere karşı şiddet kullanılmasını, sağcı popülist şiddetin camilere, sinagoglara ve Müslümanlara, genç siyahlara ve beyazların üstünlüğünü savunanların aşağılayıcı senaryolarına uymayanlara yönelik saldırılara dönüşmesini de içeriyor.

Charlottesville, ABD’de yükselişte olan ülke içi terörizm ve yerli faşizm eğiliminin sadece bir parçası.

Her şeye karşın, Trump hükümeti “ABD’de şiddet içeren nefret suçlarının ciddi bir kısmında parmağı olan beyaz milliyetçilerin artık soruşturulmayacağını” ilan etti.

Trump ayrıca yerel polislerin zırhlı araçlar, kurşungeçirmez yelekler ve gaz bombası atmak için kullanılan silahlar gibi askeri ekipmanları kullanması hususunda Obama hükümetinin getirdiği kısıtlamaları da kaldırdı.

Tüm bu eylemler, Trump’ın “kanun ve nizam” gündemini hızlandırmasına, çoğu zaman muharebe alanı muamelesi gören şehirlerdeki ırksal gerilimlerin artmasına ve polis memurları arasında savaşçı zihniyetin tahkim edilmesine yol açıyor.

Aynı şekilde, Trump meşhur beyaz üstünlükçüsü ve Arizona’nın Maricopa eyaletinin gözden düşmüş eski şerifi Joe Arpaio’yo affetmesi de bu bağlamda düşünülmeli.

Arpaio’nun ününün kaynağı, sadece beyaz olmayanlara potansiyel suçlu muamelesi yapması değil, aynı zamanda -bir zamanlar “toplama kampı” dediği- Çadır Kenti’ndeki mahkûmlara kötü davranmasından geliyordu.

İçeriden Gelen Terörizmi Hoş Görmek

Burada mesele Trump’un beyaz üstünlükçülüğünü onaylamasından çok daha fazlası. Trump, aynı zamanda şiddeti kültürünü hem meşrulaştırarak hem de ülkenin içinden gelen terörizm eylemlerine anlam kazandırarak bu şiddeti desteklediğine dair açık bir mesaj veriyor.

Dahası, hukukun üstünlüğünü açıkça hiçe sayıyor. Irkçı ideolojiyi desteklemekle kalmıyor; aynı zamanda kurumsal ırkçılığı ve sonuç olarak ırk temelli bir hapishane toplumunu da benimsediğini gösteriyor.

Trump, yaptığı yorumlar, attığı tweetler ve izlediği politikalarla kendisini bir ülkenin lideri olarak değil de, daha ziyade gücünü öfke, tecrit, toplumsal kutuplaşma ve toplumsal ayrımcılıktan alan ve korku ile bağnazlık vasıtasıyla harekete geçen sağ siyasetin başı olarak gördüğünü açık bir biçimde gösterdi.

Şu anda sivil kültürün yavaş yavaş çöküşüne şahit oluyoruz.

Sağlıklı bir demokrasi, ideallerini, değerlerini ve pratiklerini savunmak için biteviye mücadele eder. İşlerin çantada keklik olduğunu düşündüğü anda adalet ölür, toplumsal sorumluluk bir külfet olarak görülür ve otoriterlik tohumları filizlenmeye başlar.

Tamam, belki karanlık zamanlardan geçiyoruz; ama artık direniş bir seçenek değil, bir mecburiyet.

Demokrasiye yönelik giderek yoğunlaşan bu saldırı karşısında eğitimcilerin özel bir sorumluluğu var. Bu sorumluluğu reddetmek, bu suça ortak olmak ve demokratik bir toplumda eğitimin önemini hiçe saymak manasına gelir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus