İspanya eski Dışişleri Bakanı Solana: “Trump, düşman rejimlerin nükleer silahlanmalarına neden olup kâbus senaryosunu daha olası hâle getirdi”

İspanya eski Dışişleri Bakanı Javier Solana’nın Project Syndicate sitesinde yayınlanan, İran nükleer anlaşması ve Kuzey Kore hakkındaki yazısını Mesut Uçak çevirdi:

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, “bir nükleer soykırıma yol açacağını” düşündüğü 2015 İran nükleer anlaşmasını yeniden onaylamayı reddetti. Trump maalesef, düşman rejimler için daha sapkın güdüler yaratarak, onların her ne pahasına olursa olsun nükleer silahlanmalarına devam etmelerine neden olup, çok korktuğu kâbus senaryosunu daha olası hâle getirdi.

2012 yazında, uluslararası ilişkiler teorisyeni Kenneth N. Waltz, “Neden İran Bomba Sahibi Olmalı?” adlı bir makale yayınlayarak, nükleer silah sahibi İran’ın İsrail’e karşı bir ağırlık yaratarak Ortadoğu’da arzulanan dengeyi yeniden tesis edebileceğini iddia etmişti.

Aynı yılın sonlarında, yaptırımları diplomasi ile birleştirme stratejisinin, İran’ı nükleer kapasitesini arttırmaktan caydıramayacağını savundu. Waltz, Eylül 2012’de Foreign Affairs dergisinde yayınlanan makalesindeyse, “Eğer bu konuda kararlıysa, askeri güç kullanmadan İran’ı nükleer silah üretiminden vazgeçirebilmeyi düşünmek zor” diye yazmıştı.

Waltz iki açıdan yanılmıştı: Birincisi, nükleer silahları bölgesel veya küresel istikrarın kaynağı olarak savunarak, onların teröristlerin eline geçmesi veya yanlış hesaplama yüzünden kullanılması tehlikesini son derece küçümsedi.

İkinci olarak Waltz, İran ile yürütülen nükleer müzakerelerin başarısını – ya da nükleer silahlı bir İran isteyenlerin açısından “başarısızlığını”- öngöremedi. 2013’te vefat eden Waltz, eğer yaşasaydı kesinlikle İran, P5+1 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya) ve Avrupa Birliği’nin 2015 yılında kabul ettiği Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) yarım kaldığına dikkat çekerdi. Bununla birlikte JCPOA’nın, kendisinin ve diğer birçok kişinin mümkün olduğunu düşündüğünden çok daha ileri giderek, askeri yöntemleri savunanlara diplomasinin gücünü kanıtladığını kabul etmek zorunda kalırdı.

JCPOA, çok taraflılık için bir işaretti. Buna rağmen – ya da belki de çok taraflılığın hiçbir türlüsünü umursamadığı için- ABD Başkanı Donald Trump, JCPOA’yı “tüm zamanların en aptalca anlaşması” ve “nükleer bir soykırıma yol açabileceği” şeklinde yorumladı. Harvard Üniversitesi’nden Stephen M. Walt’un da içinde bulunduğu çok sayıda analist, bu iddiaların tamamen asılsız ve abartılı olduğunu gösterdi. Ancak bu, Trump’ın, JCPOA’nın Ekim’deki “yeniden onaylanmasının” reddetmesinin önüne geçemedi.

Trump’ın hamlesi, İran’a yönelik nükleer yaptırımların devam edip etmeyeceğine yönelik karar alınmasını ABD Kongresi’ne bıraktı ve bu da aslında anlaşmanın ihlali anlamına geliyor. Kongre bu yönde herhangi bir şey yapmamaya karar verse dahi, Trump’ın İran karşıtı söylemleri ve Kongre’deki Cumhuriyetçilerin oluşturduğu baskı, JCPOA’yı savunmasız bıraktı.

JCPOA’nın çöküşü, Ortadoğu ve dünya için kayda değer riskler doğurabilir. Yeniden başlatılan İran nükleer programı, İran’ın Suudi Arabistan ile yaşadığı stratejik rekabete endişe verici bir boyut katabilir. Aslına bakılırsa, iki ülke arasındaki soğuk savaş ısınmaya başlamış gibi görünüyor. Trump’ın tam desteğini alan cüretkâr genç veliaht, Muhammed bin Salman liderliğindeki Suudi Arabistan, Yemen’den Riyad’a fırlatılan bir füzenin ardından İran’ı “askeri eylem” içinde olmakla suçladı.

ABD’nin Kuzey Kore ile nükleer bir gerilimin içinde olduğu bir dönemde, ihtiyaç duyduğu son şey aynı tehdidin Ortadoğu’da da yükselmesidir. Neyse ki, Almanya, Çin, Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve AB kendilerini Trump yönetiminin isteksiz duruşundan uzaklaştırarak JCPOA’yı savunmaya kararlılar.
Trump’in dış politikası, nükleer silahların yayılması konusunda uzun bir süredir var olan sapkın teşvikler listesine yenilerini ekliyor. Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları sakladığı bahanesiyle gerçekleşen, ABD önderliğindeki 2003 Irak işgalini düşünün. Saklamıyordu. Saddam devrildiğinde, ABD Başkanı George W. Bush’un “şer ekseni” diye adlandırdığı grubun diğer iki üyesi, İran ve Kuzey Kore, nükleer silahlara sahip olmamanın, onları Amerika’nın rejim değişikliği için yaptığı müdahalelere karşı savunmasız bıraktığı sonucuna vardılar. Bu düşünce, nükleer programını sekiz yıl önce terk eden Muammer el-Kaddafi’nin 2011’de ABD desteğiyle devrilmesinin ardından daha da güçlendi.

Kim Jong-un Kuzey Kore’de, Kaddafi’nin isyancı savaşçılar tarafından -kendisinin uluslararası ilişkiler yaklaşımını derinden etkilemiş olan- yargısız infazından birkaç hafta sonra iktidara geldi. Kim’i bu düşüncesinden vazgeçirmek yerine, Trump’ın “ateş ve öfke” tehditleri, Koreli lideri kendisinin ve Kim Hanedanı’nın hayatta kalmasının nükleer silahlara bağlı olduğuna daha da inandırdı. Cezalandırıcı sıkı yaptırımlar onun düşüncesini değiştirmeyecek. Kim iktidarda kalabilmek için, Kuzey Kore halkını her türlü yoksunluğa maruz bırakmaya tamamen istekli görünüyor.

Tabii ki Kuzey Kore ve İran arasında dikkate değer farklılıklar var. En açık olanı ise Kuzey Kore’nin aksine İran’ın nükleer programının henüz “havalanmamış” olması. Oysaki Kuzey Kore’nin – İran’ın aksine Nükleer Silahların Önlenmesi Anlaşması’ndan çekilmiş olan- şimdiden 60 nükleer savaş başlığı olduğu tahmin ediliyor ve ABD anakarasına ulaşabilecek nükleer başlıklı kıtalararası balistik füzelerin yapılmasında ilerleme kaydettiği görülüyor. Kısacası: Kuzey Kore ile tam bir askeri çatışma küresel risklere neden olacaktır.

Trump, Kuzey Kore’ye yönelik artan baskının Kim ile anlaşma masasına oturmasına engel olmayacağını fark etmişe benziyor. Aslında bu iki seçeneğin birleşmesi en mantıklı alternatiftir.

Ancak diplomasiye bir şans vermek, Trump’ın tahrik edici retoriğini ve aşırılıkçı pozisyonunu terk edip, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapıcı bir şekilde çalışmasını gerektiriyor. Yakın zamanda, Çin Komünist Partisi 19. Ulusal Kongresi’nde gücünü pekiştiren Xi, muhtemelen Çin’i doğrudan etkileyen alanlar başta olmak üzere uluslararası anlaşmazlıkların çözülmesinde daha aktif bir rol üstlenecek. Etkili bir küresel lider, müttefiklerine karşı çıkabilmeli ve şartlar gerektirdiğinde düşmanına bir el uzatabilmelidir.

Kuzey Kore tehdidini makul ölçüde içeren bir strateji üretmek, Güney Kore ve Japonya’nın pişman olacakları seçimler yapıp nükleer kulübe katılmamalarını sağlamanın tek yoludur. Waltz’ın gözlemlediği gibi nükleer silahların yayılma eğilimi vardır. Ancak bu kendimizi nükleer yayılmaya teslim edip onun feci gücünü kullanmasına izin vermemiz anlamına gelmiyor. Uluslararası güvenlik; düşmanlık ve kutuplaşmanın tehlikeli sarmalındaki kötü etkilerini önleyip bunları mutlak suretle sona erdirmek için JCPOA gibi diplomatik başarı öykülerinin korunmasına bağlıdır.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar