Ekran Resmi 2018-05-31 23.56.46

Açık Oturum (140): Ünal Çeviköz (CHP), Aydın Sezgin (İYİ Parti), Ertuğrul Kürkçü (HDP) & Mustafa Kaya (SP) ile muhalefetin dış politika yaklaşımları

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

 

Açık Oturum (140): Ünal Çeviköz (CHP), Aydın Sezgin (İYİ Parti), Ertuğrul Kürkçü (HDP) & Mustafa Kaya (SP) ile muhalefetin dış politika yaklaşımları

https://medyascope.tv/2018/05/31/acik-oturum-140-unal-cevikoz-chp-aydin-sezgin-iyi-parti-ertugrul-kurkcu-hdp-mustafa-kaya-sp-ile-muhalefetin-dis-politika-yaklasimlari/

Alphan Telek: Medyascope.tv’den herkese merhaba. Bugün Medyascope.tv’nin 140. Açık Oturumu’nda muhalefet partilerinin dış politika yaklaşımlarını ve programlarını konuşacağız. Stüdyodaki konuklarımız sırasıyla Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı eski büyükelçi Ünal Çeviköz; Halkların Demokratik Partisi İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve Saadet Partisi’nden İstanbul 2. Bölge milletvekili adayı ve Milli Gazete yazarı Mustafa Kaya. İYİ Parti kurucularından eski büyükelçi Aydın Sezgin telefon bağlantısıyla yayınımıza katılıyor.

Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz. Kısaca programın gidişatını aktarayım: Yaklaşık bir saat içerisinde, Türkiye’nin AB’yle ilişkilerini, AB politikasını, ikinci olarak Türkiye’nin Ortadoğu politikasını ve üçüncü olarak da ABD ile ilişkisini konuklarımıza soracağım. Her birinin süresi her turda beşer dakika olacak. Fakat öncelikle uzaktan bağlandığı için Aydın Bey’e söz vereceğim. Programın esas teması bu üç konu etrafında –Türkiye-AB, Türkiye-Ortadoğu ve Türkiye-ABD– Türkiye son 16 yılda ne deneyimledi? Ve eğer iktidarı alırsanız, sizin ve partinizin buna karşı programı, vaatleri neler olacak? Bunu dinlemek istiyoruz. Buyrun Aydın Bey.

Aydın Sezgin: Çok teşekkürler. İyi akşamlar diliyorum. Size ve katılımcılara da iyi yayınlar diliyorum. Sıfatımı aktarırken, evet, İYİ Parti kurucusuyum, ama aynı zamanda Uluslararası İlişkilerden ve Türk Dünyası’ndan sorumlu genel başkan yardımcısıyım. Anladığım kadarıyla, ilk olarak, son 16 yılı soruyorsunuz, öyle değil mi?

Tabii. Bunun kısaca analizini yapıp, Türkiye ne yaşadı, ne deneyimledi ve buna karşı sizin programınız nedir?

Aydın Sezgin: Çok şey deneyimledi tabii; ama bana kalırsa, bu son 16 yılı ikiye ayırmak lazım, belki de üçe. Ama temel olarak 2003-2007 tecrübesi var. Bu dönem olağan bir dönem. Başarısız olarak nitelendirilemeyecek bir dönem; çünkü bu dönemde Cumhuriyet Türkiyesi’nin gerçeklerine, ulusal çıkarlarına dayalı dış politika esaslarından uzaklaşılmadı. Biraz önce Avrupa Birliği adaylığına, AB sürecine değindiniz. AB adaylığının kabulü 1999’dur. 1999’dan 2002’ye kadar da bu istikamette önemli adımlar atılmış ve önemli reformlar yapılmıştır. 2003-2007 arasında da bu anlayış sürdürüldü. Ve AB hedefi korundu. Türk dış politikasının kurumsal geleneklerine zarar verilmedi. En önemlisi, bu dönemde, Türkiye’de demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin temel unsurlarına, hukuk devleti ilkelerine nispeten uygun bir düzen vardı. Böyle bir sistemin dış politikası da savrulmalara girmez.

2007’den itibaren dış politikada tedrici gevşemeler yaşandı. Ama belirli bir istikrar da muhafaza edildi. Dış politikanın belirlenip yürütülmesinde tayin edici unsurlardan biri olan Dışişleri Bakanlığı’na da hak ettiği rolü, işlevi görme, oynama imkânı verildi. Diplomatik üslûp korundu. Ama 2011’den sonra, dış politika ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Savrulmalar içine girdi. İç siyasette yaşanan demokrasi, hukuk devleti aleyhine gelişmelerle paralel şekilde yaşandı bu savrulmalar. Dış politika da aslında rejimlerin yansımasıdır. Zamanla, hem içeride olumsuz gelişmeler gördük hem de ulusal çıkar kavramından uzaklaşan, dış politikanın ulusal çıkar anlayışına göre belirlenip yürütülmesi anlayışından uzaklaşan bir yaklaşım söz konusu oldu. 2011’den itibaren böyle bir döneme girdik. Bir yandan birtakım hezeyanlar, rövanşist yaklaşımlar… Ahmet Hamdi Tanpınar’a atıfla, daha önce kullandığım bir deyimi kullanayım: Bir müphem mâzî hasreti hâkim oldu dış politikaya. İç siyaset, dış politikaya egemen oldu. Tabii ki her yerde, her zaman iç siyaset dış politikayı etkiler; ama dış politikanın esas belirleyici unsurlarından biri haline gelmesi dış politikaya çok büyük zarar verir. Zaman zaman, hiçbir şekilde yeknesak olmayan İslam ümmeti anlayışının dış politika aktörü haline getirildiğini gördük. Tabii bu yanlış uygulamalar, yanlış anlayışlar, bizi savrulmalara, yalnızlaşmaya, hatalara, başarısızlıklara yönlendirdi. Bu tür sıkıntılara muhatap olduk. Arap Baharı da kimyanın bu şekilde bozulmasına daha da çok katkıda bulundu.

Aydın Bey, genel bir tablo çizdiniz. Bizim için de çok iyi oldu genel bir çerçeve çizilmesi. Bunun karşısında İYİ Parti’nin dış politika vaatleri genel hatlarıyla sizce nedir?

Aydın Sezgin: Temel yaklaşımımız, ulusal çıkarlara dayanan bir dış politika anlayışının öne çıkartılması olacak. Bu çok önemli bir kavramdır. Ve evvel emirde, tüm diğer alanlarda olduğu gibi bir normalizasyon hedefi güdüyoruz. Türk dış politikasının normalleşmesi, temel amaçlarımızdan biri. Kurumsal geleneklerine dönmesi çok önemli. Tabiatıyla bu noktada AB’ye de değinmek istiyorum. AB ile ilişkilerimizde iki tarafın da hataları oldu. Ama şu gerçek ki, Türkiye AB kriterlerinden ve özellikle de “Kopenhag Kriterleri” olarak adlandırdığımız yelpazeden çok uzaklaştı. Bunun çok gerisine düştük. Bizim amacımız Türkiye’nin demokrasisinin, hukuk devleti anlayışının, temel hak ve özgürlüklerin normalleşmesi süreci ile birlikte, AB ile daha sağlam bir ilişki zeminini oluşturmak, müzakere zeminini korumak ve zaman içerisinde müzakereleri hızlandırmak. Tabii ki bu alanda bir de Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesi, genişletilmesi konusu var. Buna da biz açıkçası büyük önem atfediyoruz.

Peki, ulusal politikadan kastınız nedir? Onu da alayım.

Aydın Sezgin: Ulusal çıkara dayalı…

Ulusal çıkar.

Aydın Sezgin: …Ulusal çıkara dayalı dış politika. Biraz önce 2011’den sonraki dönemi tarif ederken kullandığım, birtakım anlamsız dış bağlantılar, İhvan, Müslüman Kardeşler gibi bağlantılardan uzak, hezeyanlardan uzak, Türkiye’nin çıkarlarını münhasıran gözeten bir dış politika anlayışı. Tabii ki burada da diplomatik usûl ve üslûba önem atfeden bir yaklaşım söz konusu olacaktır. Ulusal çıkar derken, zaten dış politikanın amacı temel güvenlik esaslarını ve ekonomik ticarî çıkarları maksimize etmektir. Bu istikamette fuzûlî çatışmalara düşmeden ve geleneksel dokuları yeniden canlandırarak çok yönlü bir dış politika vizyonu ve hedefimiz var.

Peki. İYİ partinin genel politikası olarak benim çıkardığım şu: Ulusal çıkarlara dayalı, hezeyanlara düşmeyen, kurumsal geleneklere dönen normalizasyon süreci başlatmak. AB ile de süreci yeniden hızlandırmak istiyorsunuz. Bunların dışında ekleyeceğiniz bir şey var mı?

Aydın Sezgin: Tabii ki. Maalesef orada değilim. Orada bulunmayı çok isterdim. Tabiatıyla, dış politikamız, dış politika hedeflerimiz AB ile sınırlı değil. Böyle stratejik gelişmeler, stratejik dengeler yeniden şekillenirken, farklı coğrafyalarda, farklı açılımlar da gerçekleştirebilmeli. Aynı zamanda, Rusya ve İran’la ilişkilerimizin dengeye oturtulması icap ediyor. Burada bir denge aşınması gözlemliyoruz. Rusya ve İran’la ilişkilerimizin çok daha istikrarlı bir hale getirilmesi lazım. Tabii ki bu ülkeler bizim komşularımız ve iyi komşuluk ilişkileri de burada esas alınmalı. Ama son dönemde, bu iki ülkeyle de ilişkilerimizde de bir denge kaybı var. Bu denge kaybının düzeltilmesine büyük önem atfediyoruz.

Tabii ABD ile ilişkilerimizin de belirli düzene oturtulması lâzım. Yalnız mevcut konjonktürde, ABD’nin İran ile ilgili tutumu süratle kontrolden çıkabilir. Bunun çok ciddi bir şekilde izlenmesi lâzım ve ABD’nin bu kontrolden çıkan bu politikasının vahim sonuçlar doğurmasının önüne geçilebilmesi için diğer partnerlerimizle birlikte çaba gösterilmesi gerekiyor.

Kıbrıs, önem atfetmemiz gereken başka bir konu. Milli dava mahiyeti taşıyan bir konu. Bunun da çok yakından izlenmesi icap ediyor. Ama bizim temel yaklaşımımız –biraz önce de söyledim–, bir ülkenin rejimi dış politikasını belirler. Biliyorsunuz biz güçlendirilmiş demokratik parlamenter sisteme dönüşü, hukukun üstünlüğünün yeniden tanzim edilmesini, temel insan hak ve özgürlüklerde olabildiğince genişlemeyi savunuyoruz. Bu aşamaları gerçekleştiren bir ülkenin dış politikasının, bugüne nazaran çok farklı şekilleneceğinden eminiz.

Peki, çok teşekkür ederiz Aydın Bey.

Aydın Sezgin: Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Kendinize iyi bakın. İyi akşamlar.

Aydın Sezgin: Rica ederim. Medyascop.tv’yi bugüne kadar gösterdiği fedakâr çalışmalar için kutluyorum. İyi yayınlar dilerim.

Çok teşekkür ederiz, bir başka programda görüşmek dileğiyle.
Evet, böylece stüdyodaki konuklarımıza dönebilirim. Benim şimdi soracağım soru, aslında Aydın Bey’e de sordum, o da genel hatlarıyla açıkladı. Fakat üç konu başlığı demiştim, bunlardan bir tanesi AB ile ilişkiler. Her turda sözü farklı bir partiye vererek başlayacağım. Öncelikle Ünal Bey’den başlamak istiyorum. CHP nasıl bir Türkiye-AB ilişkileri programı sunuyor? Ne dersiniz?

Ünal Çeviköz: Önce, biraz evvel sorduğunuz soruda, “Son 16 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?” dediniz, oradan başlamak isterim. Dış politika her şeyden önce uluslararası ortamda karşılıklı olarak aktörlerin birbirine verdikleri ve birbirlerine karşı duydukları güven üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, güven uluslararası ilişkilerin en önemli unsurlarından bir tanesidir. Türkiye’nin son 16 yılını elbette dönemsel olarak incelemek mümkündür, ama ben bu 16 yılın muhasebesini yapığımda, özet olarak, Türkiye’nin dış politikasının güven veren unsurlarının artık ortadan kalktığı kanaatindeyim. Türkiye güven veren bir aktör olma özelliğini yitirdi. Güven kaybolduğu zaman itibar da kayboluyor. Öngörülebilirlik, inanılırlık ve güvenilirlik gibi herhangi bir uluslararası aktörde olması gereken bütün bu özellikler de ortadan kalkıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikası, 16 yılın muhasebesini yaptığınızda, ciddi bir gerileme ve ciddi bir düşüş göstermiştir. Bunun onarılması gerekiyor. Bunun onarılması için ne yapmak gerekiyor? Her şeyden önce Türkiye’nin dış politikasının yeniden güven sağlayacak bir şekilde dönüştürülmesi gerekiyor. Tarafsızlığını kaybetmiştir, yeniden kazandırılması gerekiyor. Türkiye’nin gerek Ortadoğu’da, gerek başka uluslararası sorunlarda taraf tutmayan ve taraf tutmadığı için de sorunların çözümüne mutlaka kolaylaştırıcı olacak ve bu niteliğiyle rol alabilecek bir aktör olma özelliği de ortadan kalkmıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bize göre dış politikanın dayandığı dört temel unsur var. Birincisi, yurttaş odaklı, adalet, huzur ve güven esasına dayalı, yurttaşların bütün haklarını koruyan bir dış politika. İkincisi, uluslararası hukuka ve evrensel değerlere dayalı bir dış politika. Üçüncüsü, Anadolu coğrafyasının, Türkiye’nin tarihinin ve bu coğrafyanın kültürel zenginliklerinin vermiş olduğu, çoğulculuğa dayalı bir dış politika. Ve dördüncüsü, öncelikle komşu coğrafyalardan ve bölgeden başlayarak tüm dünyayla ve uluslararası örgütlerle birleşen katılımcı bir dış politika. Bu şekilde baktığımız zaman, elbette öncelikli konulardan bir tanesi Avrupa Birliği ile olan ilişkiler oluyor. Türkiye, bir yandan uluslararası ortamda güvenilirliğini yitirdiği için, bir yandan da bunun sonucu itibarını kaybettiği için, AB ile olan ilişkiler de bundan etkilenmiş ve zedelenmiştir. AB ile ilişkilerimiz sadece üyelik müzakereleri ve sadece fasıl açma üzerinden görülmemelidir. Çünkü Avrupa ile ilişkilerimizi aynı zamanda evrensel değerler temeli üzerinden yürütmek ve buna dayalı bir şekilde Türkiye’nin ait olmak istediği ve hedeflediği o muasır medeniyet seviyesine ulaşma çabası olarak görmek gerekir.

Bütün bunlara baktığımızda, son 16 yılda Türkiye’nin dış politikasında en çok etkilenen unsur Avrupa’yla ve Batı’yla ilişkiler. Birazdan tabii sırası geldiğinde buna ABD’yi de ekleyeceğiz. Ama AB ile olan ilişkiler zedelenmiştir. Türkiye, her şeyden önce AB üyelik perspektifini kaybetmiştir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifinin yeniden edinilmesi için Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni dış politikada buna öncelik vereceğini özellikle belirtmek isterim.

İkinci olarak, Türkiye elbette AB ile ilişkileri sadece üyelik perspektifi üzerinden görmemelidir; mevcut unsurlar içinde de Gümrük Birliği’ni bir şekilde ele alması gerekir. Üreticilerimizin ve emekçilerimizin haklarını gözeten bir ilişki manzumesi olması gerekir. Şu anda mevcut uygulamada Gümrük Birliği bu özelliğini de kaybetmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin, Gümrük Birliği’ndeki bu bağlantıyı, bu özellikleri yeniden sağlayacak şekilde edinmesi için çaba gösterilecektir.

Üçüncü olarak, bizim için önemli olan Türkiye’nin her şeyden önce Avrupa ile ortaklığının bu güven esasına dayalı bir şekilde, Türkiye’yi bir külfet olarak görmek yerine, yeniden önemli katılımcı ve sorunların çözümlerine yapıcı ortak olacak bir aktör haline getirme çabasıdır. Elbette Avrupa’daki bütün sosyal-demokrat partilerle güçlü ilişkileri canlandırarak, Türkiye’nin dış politikasında Avrupa’nın ve AB perspektifinin ve evrensel değerlerin yeniden kazanılması için çalışacağız. Aynı zamanda AB ile olan ilişkilerimizde bazı taahhütlerimiz vardır. Ortadoğu’ya ayrıca geleceğiz, ama örneğin Suriye’den Türkiye’ye gelen sığınmacıların durumlarıyla ilgili olarak AB ile sürdürülen bir mutabakat vardır. Bu taahhütlerimize saygılı olmaya devam edeceğiz. Bütün bunların hepsini özetlediğimde, öncelikle Avrupa ile Türkiye ilişkilerinin çok ciddi biçimde onarılmaya ihtiyacı vardır. Bu onarımı sağlamak maksadıyla bir dizi adımlar atılacak.

Peki, çok teşekkür ederim. Ertuğrul Bey’e sormak istiyorum. Halkların Demokrasi Parti’sinin Avrupa Birliği ilişkileri konusundaki pozisyonu nedir?

Ertuğrul Kürkçü: Biz Avrupa Birliği’ne katılım sürecinin esasen “Kopenhag Kriterleri” ile belirlenmiş olan momentinin Türkiye için önemli bir demokratik çıpa, önemli bir dış dinamik olduğunu düşünüyoruz. Ancak bu AB meselesini bir seferde halleden bir mesele değil. Çünkü AB aslında eşitsiz ilişkileri kucaklayan ve kendi içinde eşitsizlikleri yeniden üreten bir uluslararası ortaklık. Bugün AB, kuruluşu üzerinden çeyrek asır geçmeden bir yandan merkez ve çevre, bir yandan kuzey ve güney ülkeleri arasındaki derin eşitsizliklerle sarsılıyor. O yüzden biz Avrupa Birliği’ni bir gelecek ufku, bir kurtuluş perspektifi, bir yeni insanlık durumu olmaktan ziyade, iki Avrupa olduğunu gözlemliyoruz. Ve biz esasen bir sosyal Avrupa mirasını temellük etmek, bununla ortaklaşmak, bunun yarattığı dinamiklerle doğrudan doğruya ilişkiye girmek bakımından, Avrupa Birliği çıpasını önemsiyoruz.

Türkiye’nin bugüne kadar AB ile ilgili olarak izlediği dış siyaset, esasen ikiyüzlü bir siyaset. Yani kendi sorumluluklarını ve ihtiyaçlarını açıkça ortaya koymadığı gibi, AB ile ilgili girdiği müzakerelerden ne elde etmek istediğine dair toplumu ve muhataplarını –yani Avrupa’yı– net olarak aydınlatmayan bir siyaset izliyor. Fakat bu aslında Avrupa Birliği’nin merkez ülkeleri için de doğrudur. Aslında zımnen bugün Türkiye ve AB’nin merkez ülkeleri, imtiyazlı ortaklık esası üzerinde anlaşmış görünmektedirler. Türkiye’nin, şimdiki gibi, ne içinde ne dışında olduğu bir durum. Ama öte yandan, bir şekilde özellikle iktisadî çıkarlar dolayısıyla, AB ile yakın bağlar içerisinde olması yeterli gözüküyor.

Şu çok nettir, bunu aklımızdan çıkarmamamız gerekir: Almanya ve Fransa, Türkiye’nin adaylık süreci başladığı günden beri prensip olarak Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını, bunun gerçekleşmesinden yana olmadıklarını, ancak Avrupa’nın geri kalanının talepleri doğrultusunda müzakerelerin sürmesine engel olmayacaklarını söylediler. Dolayısıyla ortada bitmiş bir süreç değil, süregiden bir durum var. Bu gerginlik kadar, buradan doğan imkânlar da Türkiye’de demokrasinin sebeplenmesi, demokrasinin derinleşmesi, demokrasi ve insan haklarının kurumsallaşması bakımından çok önemli bir potansiyel oluşturuyor.

Bugün Türkiye’de AB konusunda “Yarın girelim mi?” diye bir referandum yapsanız, size şunu söyleyebilirim: Kürtlerin yaşadığı illerde “Katılalım” diyenlerin oranı %80’den fazla olacaktır. Fakat ülke genelinde daha düşük olacaktır. Çünkü demokrasiye, eşitliğe, milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkına, çoğulculuğa, azınlıkların korunmasına en çok ihtiyaç duyanlar için, Avrupa’nın genel olarak insanlık ufkuna taşımış olduğu değerler çok mühim. O yüzden bence, Türkiye’de bu yönden de, iktidar partisi, Tayyip Erdoğan “Ey Avrupa!” diye bağırdıkça, Kürtler “Şimdi başımıza ne gelecek?” diye tereddüt içinde yaşamaya devam ediyorlar.

Ama yine de söyleyeceğimizi şöyle bir derleyip toparlarsak; biz bir sosyal Avrupa istikametinde gelişecek olan dinamiklerin hepsini ilgi ile izliyoruz. AB üyesi olan ülkeler içerisinde, özellikle sosyalist, komünist, demokrat, yeşil partilerin oluşturduğu eleştiri alanını genel olarak paylaşıyoruz. Fakat kategorik olarak, Türkiye’nin AB ile müzakerelerden çekilmesini değil, tam tersine, bu müzakerelerin ticarete değil, insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğüne bağlanması konusunda son derece ısrarcıyız. Avrupa’da olsun, Türkiye’de olsun, buradaki hakiki dinamiklerin toplumsal ve demokratik muhalefet güçleri olduğunu, yani kadınlar, gençler, emekçiler, ezilen milliyetler olduğunu görüyor ve biliyoruz. Fakat biz kategorik bir biçimde Batı düşmanlığına tekabül eden bu retoriğin aslında kendini dünyadan izole eden, içe kapatan ve esasen insanlığın erişmiş olduğu adalet, demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkelerinin bağlayıcılığından kurtulmak için ortaya atılmış bir retorik olduğunu da net olarak görüyoruz.

Tayyip Erdoğan’ın “Avrupa’dan ümit yok. Şanghay Beşlisi’ne bizi alın” derken kastettiği şey, esasen, “Hukukun üstünlüğünden sıkıldık, olağanüstü hal cumhuriyeti olmak istiyoruz. Olağanüstü hal cumhuriyetlerine itirazı olmayan bir uluslararası ortaklıkta rahat ederiz” fikriyle bunu söylüyor.

Bir şey daha ekleyerek bu bölüme belki nokta koyabiliriz. Şunu göz önünde tutmamız lâzım: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politikasında, iktidarı ele aldığı günden beri her şey baştan sona yanlış ve saçma değildi. Özellikle ilk dönemde –yani Yaşar Yakış’ın dışişleri bakanlığı döneminde– Türkiye’nin sadece Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelmiş oryantasyonu, NATO, Amerika Birleşik Devletleri ve ona sunabileceği güvenlik konumu, stratejik konumu olan ilişkilerden, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan yeni dinamiklerle, aslında Türkiye’nin kültürel ortaklığa sahip olduğu komşularla çoklu, çok yönlü ilişkiler geliştirme eğilimi önemliydi.

İkincisi, statükonun parçalandığı durumda, eski statükoya göre belirlenmiş olan çıkarların bir kere daha düşünülmesi de yanlış bir şey değildi. Fakat işte ifrat-tefrit meselesi, bugüne kadar yüzümüzü Müslüman dünyaya dönmedikten, mesele, hilafeti tesis etmeye kadar gelince, başlangıçta değişen dünya koşullarına göre bir imkân arama, yeni dengeler, yeni ittifaklar diye başlayan süreç tamamen zıvanasından çıkıp –daha önce de söylendiği gibi– Türkiye için bütün dünyada verilen notun şu olmasına yol açtı: “Türkiye öngörülemez, güvenilemez bir ülkedir.”

Ben aynı zamanda partimizin Avrupa Konseyi Parlamenter Assamblesi’ndeki üyelerinden birisiyim. Oradaki genel olarak bu alanda sürdürdüğümüz temaslardan gördüğümüz kadarıyla, aslında Avrupa kamuoyu ve devletleri arasında Türkiye’ye bakışta şöyle bir farklılık oluştu: Milletler, yani çalışan halkı, aydınlar, medya, akademi, Türkiye’deki demokrasi arayışlarının ortağıdır. Devletler ise, altına imza koydukları prensiplere rağmen, daralan dünya piyasasında yeni pazarlar, yeni sermaye ve mal ihracı kanalları dolayısıyla, Türkiye’yle meşru olmayan ilişkilere girmeye de teşnedirler. O yüzden AB ile ilgili eleştirel yaklaşım, sadece “Onlar kapitalisttir” meselesiyle sınırlı değil. Ama netice olarak özünü de o oluşturuyor.

O yüzden şöyle bitireyim: Benim şu an konuştuğum bütün diplomatik çevrelerde Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki en yaygın benzetme “Ormandaki gorilla”dır. Eline geçen her halata, her sarmaşığa sarılan, yönü belli olmayan, sadece havada durmak için, önüne gelen ilk ağaca tırmanmak için her sarmaşığa dolanan bir hal içerisinde görülüyor. Tabii bu strateji, diplomasi ve siyaset tarzı eğer Türkiye’yi uluslararası âlemde hâlâ bir haydut devlet haline getirmemişse, bunun biricik nedeni, Türkiye’nin temsil ettiği potansiyellerin, insanî sermayesinin, coğrafyasının, tarihinin, kültürünün, yani 16 Nisan referandumunda “Hayır” diyenlerin temsil ettiği her şeyin, insanlığın önünde hâlâ bir imkân olarak durmasıyla ilgilidir. Yoksa eğer Türkiye, Erdoğan ve onun dış politikasından ibaret olsaydı, Türkiye’nin uluslararası âlemde kalamamış olacağını hepimiz görüyoruz. İşte tablo ortada. Şimdi, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Avrupa’nın tüm merkezlerine, Ortadoğu ülkelerine, Asya ülkelerine kadar her yerde, kendilerini ziyaret etmesinden endişelenilen bir devlet başkanı var.

Özür dilerim Sayın Kürkçü, kesmek zorundayım mecburen, çünkü…

Ertuğrul Kürkçü: Zaten sonu da buydu.

Peki. Güzel oldu. Ben şimdi Saadet Partisi’ne dönmek istiyorum. Aynı soru sizin için de geçerli. Sizin parti pozisyonunuzu çok merak ediyorum, buyrun.

Mustafa Kaya: Şimdi öncelikle hangi Avrupa’dan söz ettiğimize karar vermemiz lazım. Hangi Avrupa’yı konuşuyoruz? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 70 milyona yakın insan hayatını kaybettikten sonra, “Biz artık savaşmayalım, üst kurullar kuralım, üst kurumlar hayata geçirelim, onlarla beraber savaşı ortadan kaldıracak formülleri geliştirelim” diyen bir Avrupa mı? Bunu mu konuşuyoruz, bu Avrupa’yı mı tartışacağız? Yoksa 60 yıldan beri kendisiyle ilişki içine girmeye çalışılan, ama bu yaklaşıma karşı sürekli ikiyüzlü bir tavır göstererek “Biz iki farklı medeniyetin parçalarıyız” mesajını sürekli vermeye çalışan bir Avrupa’yı mı konuşacağız?

Şayet birinci Avrupa’yı konuşacaksak, yani “Evet, savaşlar olmasın, barış olsun, evrensel değerler hâkim olsun” diyen Avrupa’yı konuşacaksak, Saadet Partisi olarak bizim burada söyleyeceğimiz şeyler var. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ne “Kopenhag Kriterleri”ne ne “Maastricht Kriterleri”ne hiçbir şekilde uyup uymadıkları belli olmayan ikinci dünya ülkelerinin doğrudan hemen AB üyesi yapılmaları, eğer Türkiye’ye gösterilen, medeniyet farklılıklarından dolayı bir tavır değilse bunu nasıl yorumlayacağız? Burada temel sorun, biz iki farklı medeniyetin parçalarıyız. Bunu kabul edeceğiz. İki farklı medeniyetin parçalarıyız, ama birbirleriyle ilişki kurmak zorunda olan iki farklı medeniyetin parçalarıyız. Yani, sınırlarını kapatan, kesinlikle birbirleriyle iletişime geçmeyen bir yapı değil. Biz elbette AB ile oturup konuşabileceğimiz, farklı ortak noktalarda buluşabileceğimiz zeminleri bulabiliriz, bulmalıyız. 7 milyar insan olarak bu dünyada yaşıyoruz. Hangisi olursa olsun, hiçbir toplum, “Ben kendimi izole edeceğim, izole ettikten sonra istediğim gibi kendi hayatımı yaşayacağım” diyemez. Bugün bizim 5 milyon 600 bin Türk vatandaşımız Avrupa’da yaşıyor. Dolayısıyla bir şekilde Avrupa’yla bir iletişim kurmak zorundayız. %50 ihracatımızı Avrupa’ya yapıyoruz ve bir şekilde, ekonomik olarak da sosyal olarak da, iletişim kurmak zorundayız. Ama AB ile ilgili ve diğer dış politik gelişmelerle ilgili –biraz sonra geleceğimiz Ortadoğu meselesiyle de alâkalı– eğer 16 yıllık AK Parti dış politikasını bir cümlede ifade edin derseniz, benim söyleyeceğim tek bir şey var: Kafa karışıklığı diplomasisi. Bunun başka bir açıklaması yok. Ne istediğini bilmeyen, ne hedeflediğini bilmeyen, bir zaman kalkıp Amerika ile birlikte hareket eden, olmadı, Şanghay Beşlisi’ne selam çakan, olmadı, farklı yapılanmalar içine giren… AB’yi de, hem bu üyelik sürecini, hem de AB ile olan diğer tüm süreçleri doğrudan iç politik malzeme haline dönüştüren bir dış politika anlayışı var. Böyle bir şey olmaz. Yani aslında dış politika, diplomasi, bazen susmayı başarabilmektir. Susmayı başaramayan, sürekli konuşan, sürekli bu dış politik gelişmeleri içeride tartışma noktasına getiren bir anlayış, ne ulusal çıkarları tam olarak koruyabilir ne de farklı ülkeler arasındaki denge politikasında –biraz önce Ünal Bey’in ifade ettiği gibi– kendisini güven noktasında tatmin edecek bir noktaya taşıyabilir. O yüzden, yarın ne yapacağı belli olmayan, yarın ne istediği belli olmayan bir dış politika, ülke çıkarlarını tam anlamıyla koruyamaz.

Bizim AB ile alâkalı –aslında genel anlamda bizim dış politik yaklaşımımız da bu– “Savaş değil barış, çatışma değil diyalog” diye ifade ettiğimiz bir argümanımız var. Biz hiçbir şekilde bir savaşı öngörmeyen… Evet, farklılıklarımız olabilir, biz imtiyazlı ortaklık falan bunları da tartışabiliriz, ama 60 yıllık tecrübe bize gösterdi ki, Türkiye’nin AB’ye tam olarak üye olabilmesi, iki farklı doku uyuşmazlığından dolayı mümkün değil. Yani bu Türkiye’nin gerçekleri açısından mümkün değil. AB’nin gerçekleri açısından mümkün değil. Biraz önce ifade etmeye çalıştığım gerekçeden dolayı, AB’nin kuruluş felsefesiyle bugün çatıştığı için de mümkün görünmüyor. Ve biz, bu son gelinen nokta itibariyle Avrupa Birliği’ne baktığımızda, AB ile özellikle şu son tartışmalar, referandum sürecindeki AB ile tartışmalar, Fransa’nın, Almanya’nın Türkiye’ye karşı tepkileri vs.. bütün bunları değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin aslında AB ile bir şekilde ilişkide olması, elbette hem Türkiye için, hem bölge için bir kazanç olmakla birlikte, bir noktada artık net olarak adının konulması gereken bir sürecin sonuna geldik. Ve biz bir şekilde “İmtiyazlı ortaklıksa imtiyazlı ortaklık” diyerek –aynı İngiltere’nin yaptığı gibi, evet, şu anda AB’den çıktı ama– “Biz AB ile bir ilişki içindeyiz, ama biz kendi hinterlandımızla da ilişkiyi muhafaza edeceğiz” şeklinde, ister Karadeniz’de olsun ister Ortadoğu’da, Afrika’da olsun, Türkiye’nin kendi birlikteliklerini kurabileceği, koruyabileceği bir anlayışla birlikte, aynı zamanda AB ile de adı konulmuş bir birliktelik nihayet bulduğu takdirde bu AB için de kazanç olacaktır diye düşünüyorum.

Peki. Şimdi ikinci tura geçeceğiz fakat ben ikinci ve üçüncü turu birlikte yapmayı düşünüyorum. Çünkü 21:30’da başka bir programımız var. Geç başladığımızdan ötürü, zaman sorunumuz oluştu. Bunun için bir kez daha özür dileriz.

Ben ikinci ve üçüncü soruyu birleştirerek konuklarıma soracağım. Türkiye’nin nasıl bir Ortadoğu politikası olmalı? Burada bulunan bütün partiler, geçmişte yaşananları, AKP dönemi dış politikasını, zaten ana hatlarıyla anlattılar. Fakat konuklarımdan, bugün nasıl bir Ortadoğu politikası bizleri bekliyor onu anlatmalarını bekliyorum. Tabii bunu dünya ile olan ilişki, ABD ile olan ilişkiler etrafında yanıtlamalarını da bekleyeceğim. Süremizi yine beş dakika olarak belirlersek gayet iyi olacak. Ertuğrul Bey isterseniz sizden başlayalım.

Ertuğrul Kürkçü:
Peki. Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin Ortadoğu siyaseti, bir önceki bölümde de konuştuğumuz gibi, çelişkiler ve birbiriyle uyuşmayan, hatta akıl sır erdirilemeyecek saçmalıklarla dolu. Ama bütün bu saçmalıkların da mantığı var. Bunun aslı esası, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Ortadoğu siyasetinin diplomatik gereklere göre değil, ideolojik ve felsefi hülyalara göre kurgulanmış olması. Demin İYİ Parti temsilcisi “2011’den sonra bir sapma oldu” dedi. Aslında 2011’den sonraki sapmayı, en güzel Ahmet Davutoğlu’nun bu “stratejik derinlik” perspektifi ifade ediyor. Çok bilmekle çok cahil olmanın bir arada nasıl olabileceğini bize çok iyi gösteren bir eser bu “Stratejik Derinlik”. Netice de ortada, bunu hep beraber yaşıyoruz. Bu şu varsayıma dayanıyor: İslamî itikatlar, İslam’a bağlılık, İslamî dünyanın bir parçası olmak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu İslamî dünyanın son halifeliğini elinde bulundurması, Türkiye’ye bütün bu alanlarda tarihî, felsefî, siyasî ve dinî bir üstünlük sağlıyor. Dolayısıyla Türkiye, değişen ve sınırların eridiği dünyada şimdi artık bu kozu, bu bayrağı eline alarak at koşturabilir ve aslında emperyal bir güç haline gelebilir. Bu bir yeni emperyalist devlet olma hülyasıdır.

Fakat bu niye gerçeklerle alâkasız? Çok basit bir nedenle: Din başka bir şey, devletler ve milletler bambaşka şeyler. Aynı dine sahip milyonlarca insan, on yıllardır birbirlerine düşman devletler halinde çarpışabiliyorlar. Dolayısıyla buradaki asıl mesele, siyasî antite (varlık) yani devlet ve onun etrafında toplanmış olan sınıf çıkarları. Fakat tabii bu ideolojik kayma –kendi tezlerine de ne kadar inandıklarını hakikaten bilmiyorum ama– Türkiye diplomasisini bir felaketin eşiğine kadar getirdi. Türkiye’yi, IŞİD’le, DAEŞ’le zımnî ortaklıklar kurabilecek konumlara soktu. Türkiye’yi, tüm komşu devletlerin içişlerine karışmaya sevk etti. Ve nihayet, Türkiye’nin Kürt meselesini aslında bütün Ortadoğu’ya yayan, yani Türkiye’deki meseleyi askerî yolla çözebilmek için İran’da, Irak’ta, Suriye’de de askerî kuvvet kullanmayı öngören bir aşamaya kadar getirdi.

Diyeceğim şey, bu “stratejik derinlik” yaklaşımı esasen şu büyük gerçeği görmezden geldi: Ortadoğu’daki bütün toplumlar, devletler, ister kendi doğal gelişimleri içinde ortaya çıkmış olsunlar –İran gibi, Mısır gibi– ya da isterse 1. ve 2. dünya savaşlarının paylaşım süreçlerinin sonucunda teşekkül etmiş olsunlar –Irak gibi, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi– hiçbir şey fark etmez, bu milletlerin ulusal kimliklerinde, Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmak, buna karşı mücadele etmek, dolayısıyla bu mirası devralan Türkiye Cumhuriyeti’nin gölgesinden uzak yaşamak, birinci ilkedir. Dolayısıyla hiç kimse, bu bayrağı kendi toprağında bir kere daha dalgalanırken görmek istemiyor. Ama Ahmet Davutoğlu’nun hülyası, Türkiye’nin bu rolü oynayabileceği idi. Bunun her yerde çarpabileceği nihaî duvarlara çarpmış olduğunu görüyoruz. Fakat bir bütün olarak baktığımızda, Türkiye aslında pekâlâ yapıcı, kurucu bir rol oynayabilecekken, bir kültür doruğu haline gelip bu milletlerin, bu halkların kendisinden esinlenebilecekleri demokratik, özgürlükçü bir model oluşturmuş olabilseydi, pekâlâ başka türlü kurulabilecek olan ilişki, şimdi herkesin Türkiye’ye şüpheyle baktığı bir yere geldi.

Tabii burada sizin sorduğunuz soruya dönersek, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu süreçte tayin edici bir rolü oldu. Özellikle, ilişkilerin nispeten iyi gittiği Suriye’de, bir rejim değişikliği meselesini Türk diplomasisinin ve hükümetinin aklına düşüren, Amerika Birleşik Devletleri’nin Esad’ı düşürme projesiydi. Ve bu projenin sonucunda durumun korkunçluğunu hepimiz hep beraber görüyoruz. Ne Suriye rejimi yıkıldı –ki zaten yıkılabilmesi ya da yıkılmaması Suriye halklarının meselesiydi– ne Suriye rejimi yıkılabildi, ne de burada yeni bir toplum kurulabildi. Tam tersine, Suriye toplumu havaya uçtu. Ve bunun şimdi 3-3,5 milyon nüfusuna da Türkiye istese de istemese de bakmak zorunda. Bence bakmak istemelidir. Bu insanlar Türkiye’ye sığınmışlarsa, onlara kendi yasalarının ve anayasasının gereğince bakacaktır. Ama Türkiye’nin Ortadoğu siyasetinden talep ettiği şey bu muydu? Biz o yüzden şuna dönelim: Buradaki meselenin püf noktası, Kürt meselesinin çözülmemiş olması ve Kürt meselesinin aslında dört ülkeye ait bir mesele olmasıdır. Türkiye bu meselenin çözümüne yardım etmedikçe, kendi politikasını içeride ve öteki ülkelerde Kürt meselesinin demokratik ve barışçı bir çözümü için kurgulamadıkça, daimî bir savaşın merkezinde yaşayacaktır. Ve şu an sürüklenmekte olduğumuz nokta da budur.

Biz Halkların Demokratik Partisi olarak, bu açıdan Türkiye’nin dış siyasetinin öncelikle Suriye’den askerlerini çekmesine, Irak’taki askerî müdahalelerden kaçınmasına, Türkiye’nin içindeki Kürt meselesini demokratik ve özgürlükçü bir siyasetle çözmesine bağlı olduğunu söylüyoruz. Bu ilk toparlanmayı sağlayacaktır. Ondan sonrası, ilişkilerin normalleşmesi, halklar ve devletler arası ilişkilerin barışçı zeminlerde yürümesi, yeni imkânları bize işaret edecektir. Ama Türkiye şunu bilmeli ve görmelidir: Osmanlı Devleti ve Osmanlı dünyası bugünün 21. yy dünyasında sınırlar ve coğrafyalar ne kadar değiştirilse de ihya edilemez. Çünkü artık ne Türkiye bir Osmanlı ülkesidir, ne de bu ülkelerin halkları güdülmeye müsait, kendilerine kurtarıcı bekleyen halklardır. Onlarla eşit ve özgür ülkeler olarak ilişki kurabileceğimiz bir dış politika bizim için elzemdir. Bu çerçevede, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölge hesaplarının tamamen dışında kalmak da son derece önemlidir.

Peki, çok teşekkür ederim. Mustafa Bey siz ne dersiniz? Hem Ortadoğu politikası, hem ABD ile ilişkiler, herhalde ikisi çok kilit, iç içe diye düşünüyorum.

Mustafa Kaya: Evet iç içe. Şimdi, 11 Eylül 2001 saldırılarını doğru tahlil etmemiz lâzım. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, önce Afganistan’da, sonra Irak’taki işgallerle ortaya çıkan Büyük Ortadoğu Projesi, aslında bugün bize doğru bir şekilde analiz etmemiz gereken bir noktayı gösteriyor. Yani 11 Eylül’den sonra işgalleri motive eden temel gerekçe neydi? Kitle imha silahlarıydı. Sonra kitle imha silahlarının olmadığı anlaşıldı, hatta Tony Blair şu anda kendi ülkesinde yargılanır noktaya geldi. Bunu motive edici gücün aslında farklı bir şekilde, kendi inanç sistemi olduğu net bir şekilde anlaşıldı. Sonra Türkiye’de bir gelişme oldu. Bu gelişme, rahmetli Bülent Ecevit’e Irak’ın işgali ile ilgili kendisinden destek talep edildiğinde, Ecevit’in bunu reddetmesi neticesinde bir erken seçim kararıyla birlikte, Mayıs 2003’te Irak işgal edildi.

Biz şimdi bütün bu kilometre taşlarını doğru biçimde yerlerine koymazsak, Büyük Ortadoğu Projesi’ni, bunun hedeflerini, Fas’tan Endonezya’ya kadar sınırların değiştirilmesi projesini, İsrail’in etrafında düzenli orduya sahip bir tek ülke kalmasın hedefini doğru bir şekilde analiz edemezsek, bugünkü şartları yorumlayamayız. Şimdi böyle bir ortamda, böyle bir büyük planın içerisinde, Türkiye’deki kafa karışıklığını da düşündüğünüzde, biraz önce ifade edildiği gibi komşu ülkenin rejimini, sistemini değiştirmeye müdahale eden, bir şekilde Washington’un gözlüğüyle bölgeye bakan, bölgeyi düşünmeyen, bölgenin gerçeklerinden uzak, yani Suriye denildiğinde arkasındaki Çin’i, Rusya’yı, İran’ı göremeyen, “Ben 15 günde gider Emevi Camii’nde namaz kılarım” diyen bir anlayış, bugün gelinen noktada bunları nasıl anlatacağının farkında değil. Ne yapmak istediğinin farkında değil. İşte bu bizim temel sorunumuz. Kafa karışıklığındaki temel sıkıntı burada. Rusya’yı 200 yüz yıl sonra getirip –Tartus’ta kısmen vardı– sıcak denizlere indiren de bu hükümetin yanlışları oldu. ABD’yi de 10 bin km öteden getirip Suriye’de bize komşu yapan da bu hükümetin yanlışları oldu. Dış politikada yapılan yanlışlıklar oldu.

Şimdi artık fiilî bir durum var, bizim bunun içinden çıkmamız lazım. Nasıl yapacağız? Biz bölge ülkeleri olarak bir şekilde kafa kafaya vermedikten sonra, bir şekilde bir araya gelip kendi sorunlarımızı çözecek iradeyi göstermedikten sonra, bir şekilde Brüksel’e, Moskova’ya, Washington’a kendimizi mecbur hissettikten sonra, hiçbir zaman bu sorunları çözme imkânımız olmayacak.

Bir anlamda bir pakt öneriniz var.

Mustafa Kaya: Elbette. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendi yönünü Batı’ya çevirmiş bir cumhuriyet vardı. Ama aynı zamanda da Sadabat Paktı ile beraber arkasını da güvence altına almaya çalışan bir anlayış vardı. Böyle bir manzara içerisinde, Türkiye’nin kendisini sadece Moskova’ya veya Washington’a bağlı hissetmesi kadar sınırlandırdığı bir şey olamaz.

Bir şey ifade etmek istiyorum: Büyük Ortadoğu Projesi derken, Suriye’de yaşananlar, Türkiye’nin pakistanlaştırılması projesidir. Türkiye pakistanlaştırılmak istendi. Yani Sovyet işgaline karşı kendi topraklarını “cihadcılar”a açan Pakistan, bugün 2400 km’lik sınırında artık kendi güvenliğini sağlayamaz durumda. Türkiye’nin en uzun sınırı da Suriye’yle. Ve biz bir sabah kalktık DAEŞ’le, bir sabah kalktık El Nusra ile, bir sabah kalktık YPG’yle, bir sabah kalktık onunla bununla komşu olur noktaya geldik.

Dün “Sınırları kaldıralım, ortak bakanlar kurulu yapalım, birlikte hareket edelim, vizeleri kaldıralım, zaman içerisinde serbest ticaret anlaşmalarıyla beraber iki ülke daha çok yakınlaşsın” dediğimiz Suriye’yle, bugün kendi güvenliğimizi sağlamak adına bir duvar çekmek zorunda kaldıysak, bu sürecin ne kadar yanlış yürütüldüğünün ve yönetildiğinin en açık delili olarak ortada duruyor. Bugün biz –sadece askerî gerçeklikler, askerî gereklilikler– bütün bunları konuşalım; ama Amerika’yı buraya getiren, Büyük Ortadoğu Projesi’nin altına imza attıran, motive eden şeyler nelerdir? Bunu da bizim doğru bir şekilde bilmemiz lazım. Etnik ve mezhepsel farklılıkları kaşıyan, bunun üzerinden bölge halklarını, bölgedeki ülke halklarını birbirine düşman eden bir anlayış Türkiye’ye hiçbir zaman fayda getirmeyecek. Ne olursa olsun, bölge halkları kendi kimlikleri, etnisiteleriyle, kendi mezhepleriyle, anlayışlarıyla birlikte var olmayı başarabildikleri zaman, bu bölge bugüne göre daha huzurlu, daha barış içinde olacaktır.

Peki, teşekkür ederim. Efendim, son söz Ünal Bey’de. Ünal Bey Ortadoğu-ABD ilişkileri konusunda ne dersiniz?

Ünal Çeviköz: Ortadoğu coğrafyasına bitişik olan Türkiye’nin çok önemli iki özelliği var: Batı’dan bakıldığında bir özellik, Doğu’dan bakıldığında bir özellik. Bunları şöyle tanımlamak lazım: Batı’dan Türkiye’ye bakanlar, bu coğrafyayı çok iyi tanıyan, bu coğrafyanın halklarını, dokusunu ve bunların halkları arasındaki ilişkilerini iyi özümsemiş, bunları da açıkçası tanımlamayı becerebilmiş, dolayısıyla o bölgenin sorunlarını da çözmeye muktedir bir ülke görüyorlar. O yüzden Türkiye, bu coğrafyaya bitişik olduğu için ve Ortadoğu’nun sorunlarında Avrupa tarafından bakıldığında, her zaman medeniyetler-arası uyumun sağlanması açısından önemli bir ortak ve önemli bir uluslararası bölgesel aktör olarak görülmüştür.

Doğu’dan bakıldığında ise, Türkiye’nin yine önemli bir özelliği ortaya çıkıyor. O da şudur: Türkiye, Batı değerleriyle kendini birleştirebilen, buradaki halklara komşu ve onların içinden gelen, Ortadoğu coğrafyasını tanıyan, önemli bir Osmanlı geçmişi ve bunun birikimini pekâlâ özümseyebilen bir değerler bütününü Batı değerleriyle bütünleştirebilmiş ve bunu özümsemiş bir ülke olarak görülüyor. Ve Batı kurum ve kuruluşlarında da üye olması, çok önemli bir cazibe merkezi haline gelmesine yol açıyor.

Türkiye, hem Batı’dan bakıldığında görüldüğü bu özelliğini, hem Doğu’dan bakıldığında görüldüğü bu özelliğini birleştirmek zorundadır. Türkiye’nin bunların ikisi arasında bir tercih yapma lüksü yoktur. “Batı’yla olan ilişkilerimizi mutlaka geliştirelim, bunu Doğu ile olan ilişkilerimiz pahasına yapalım” diyen bir anlayış içinde olamazsınız. Sırtınızı tamamen Batı’ya dönerek Doğu’yla ve Ortadoğu’yla bütünleşmek gibi bir tercihiniz de olamaz. O zaman, bu ikisini ve iki dünyayı birleştiren bu özellik –ki bu Türkiye için çok önemli bir özelliktir ve dünyada belki de neredeyse başka hiçbir ülkede olmayan, medeniyetler arası ittifakı, medeniyetler arası uyumu bir araya getirme özelliğidir– Türkiye’yi çok özel bir konuma koyuyor. O halde, Türkiye’nin önemli bir yükümlülüğü var. O yükümlülük de şu: Türkiye’nin kendi değerleri ve Cumhuriyet’in kurucu değerleri üzerinden hareket ettiğimizde; hukuk devleti olması, laik bir yapıya sahip olması, kadın-erkek eşitliği gibi önemli temel insan hak ve özgürlüklerine sahip sosyal bir devlet olması ve Ortadoğu’da olmayan bütün bu özelliklerini de Ortadoğu’ya bir şekilde anlatabilme ve onlara yansıtabilme misyonu var. Bu misyonu açısından bakıldığında, Türkiye aslında Ortadoğu için çok önemli bir model ülke olma imkânına sahip. Zaten Ortadoğu’dan bakıldığında da bu model ülke olma özelliği Türkiye’yi hep cazip kılmıştır. Birçok Ortadoğu ülkesi, hatta İran, Irak, Suriye başta olmak üzere hepsi, Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde, AB’yle komşu olacaklarını düşünmektedirler. Onun için Türkiye’yi bu şekilde önemli bir aktör olarak ve önemli bir bölgesel güç olarak görmektedirler. Bu da Türkiye’yi onlar için bir çekim merkezi haline getirmektedir.

Türkiye’nin, bu misyonunu yerine getirmek için bütün bu değerleri Ortadoğu’ya yansıtabilecek şekilde, oradaki eksiklikleri tamamlayacak şekilde davranması gerekir. Tarafsız olması önemlidir. Kibirden, maceracılıktan, mezhepçilikten ve etnik ya da milli unsurları öne çıkararak ayırımcılıktan mutlaka kendini kurtarması gerekir. Bunları sağladığı takdirde, Ortadoğu’nun da önemli şekilde dönüşüm geçirmesini ve Ortadoğu ülkelerindeki halkların demokratik değerlere sahip olmasına imkân sağlayacaktır Türkiye. Bu özelliğiyle de Türkiye daha evvel içine girmiş olduğu paktlardan veya bölgesel örgütlerden de hep bu maksatla yararlanmayı düşünmüştür. Türkiye bugün bu özelliğini kaybetti. Neden kaybetti? Çünkü tarafsızlığını kaybetti. Çünkü mezhebe dayalı, ideolojik bir dış politika uygulamaya başladı. Ve bütün bunların sonucunda, o biraz evvel ilk turda söylediğimiz güven unsurunu sadece Batı gözünde değil komşu coğrafyada da kaybetti. Bunun için de Türkiye’nin Ortadoğu’ya bakışında en kısa zamanda bu dönüşümü ve bu yenilenmeyi sağlaması gerekiyor. Bu neyi kazandıracak? Bir kere, Ortadoğu’nun demokratikleşmesine yardımcı olacak. Ortadoğu’daki halkların, eşit yurttaşlık temelinde bir anlayış içinde, kendi halklarına daha adil, daha hukuka dayalı ve hukuk devletinin unsurlarını öne çıkaran bir yapıya kavuşmalarını sağlayacak. Bir de tabii ki bölge halkları arasında önemli bir yeri olan Kürt unsurunun da daha demokratik imkânlara kavuşmasını sağlayacak.

Kürt meselesi çok önemli. Biz tabii burada dış politika konuşuyoruz; ama ben Kürt meselesinin bir dış politika konusu olduğunu düşünmüyorum. Kürt sorunu, dört ülkenin her birinin kendi iç sorunudur. Ancak, her birinin kendi iç sorunu olması bir dış politikaya yansıması sonucunu doğurmuştur. Bugün Türkiye’nin komşu coğrafyasında, İran’da da, Irak’ta da, Suriye’de de Kürtler yaşamaktadır. Ama Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu çözemediği için, iç meselesi olan Kürt sorunu komşularla olan ilişkilerinde bir dış politika sorununa dönüşmektedir. Aynı sorun, İran için de geçerlidir, Irak için de ve Suriye için de geçerlidir. Eğer bu dört ülke, ortak değerleri bulabilmek adına bir çaba gösterseler ve bölgenin içinden gelen bir dinamikle kendi sorunlarına kendileri bir çare bulma çabasına girişseler, bu ortak paydayı sağladıklarında, başta Kürt sorunu olmak üzere bölgenin sorunlarının da çözümünde çok önemli bir kapı açacaklar ve önemli bir aralama sağlayacaklardır. Bu önemli. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında bu yanlışların düzeltilmesi gerekiyor.

Tabii bu, bizim Amerika Birleşik Devletleri’yle olan ilişkilerimizde de önemli bir yansıma yaratıyor. Suriye’de özellikle ABD ile çok ciddi bir ayrışma durumundayız. Bunun da başlıca nedeni, bizim Kürt meselesine bakışımız ve Kürt meselesini sadece bir terör sorunu olarak görmemizden kaynaklanmaktadır. Kürt halkı ile olan ilişkileri, Türkiye’nin aslında önemli özelliği olan, yurtdışında yaşayan, sadece Türk değil ama Kürt akraba topluluklarla olan ilişkileri de doğru dürüst kuramamasından kaynaklanmaktadır. Bunlar sadece bölge halklarıyla, bölge ülkeleriyle değil, dolayısıyla yansıma yaparaktan, Batı’yla, Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleriyle de ilişkilerimizi olumsuz şekilde etkilemektedir.

Zamanımız herhalde yetmeyecek, Amerika Birleşik Devletleri’ni ayrı bir başlık altında ele almak gerekir. Çünkü Amerika da çok ciddi bir dönüşüm içinde. Amerika’nın dış politikasında çok ciddi yansımalar var, bu biraz da Trump’ın başkan seçilmesinden sonra ortaya çıktı. Amerika, dış politikasında ciddi sorunlarla karşı karşıya. Bu Büyük Ortadoğu Projesi’nden tutun da, Amerika’nın dünyaya bakışına varana kadar birçok şeyi etkiliyor. Bu da, Amerika’nın geleneksel dış politikasında Trump’ın yeni getirmiş olduğu öngörülemezlik faktöründen kaynaklanıyor. Bu elbette hem Türkiye’yi, hem Türkiye’nin Ortadoğu politikasını, hem genel olarak bölge halklarının birbirleriyle olan ilişkilerini etkiliyor.

Türkiye’nin geleneksel dış politikasındaki önemli unsurlardan biri, “Tarafsızlığını mutlaka muhafaza etmesi, bölgenin sorunlarına, sorun çözmeye muktedir olabilmek için sorunun taraflarının hepsine eşit mesafede olabilmesi” ilkesi vardı. Türkiye bunu da kaybetmiştir. Tarafsızlığını kaybettiği için, Araplar arası ihtilaflarda taraf olmaya başladığı için, Türkiye’nin dış politikası maalesef Ortadoğu’da çok ciddi bir çöküntüye uğramıştır. Bunun en kısa zamanda düzeltilmesi gerekir.

Peki. Ben bütün konuklarıma çok teşekkür ederim. Aydın Bey’e zaten ulaşmıştık.

Evet, sevgili Medyascope.tv izleyicileri, Medyascope.tv’nin 140. Açık Oturum’unda, muhalefet partilerinin dış politika yaklaşımlarını konuştuk, tartıştık. Bir başka programda görüşmek dileğiyle, iyi günler.