Stephen Marche: El Kaide kazandı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kanadalı romancı ve Esquire yazarı Stephen Marche’ın, 11 Eylül saldırılarının 17. yıldönümünde Foreign Policy’de çıkan yazısını Oğul Tuna ve Okan Yücel çevirdi.

Stephen Marche

 

Bu sene 11 Eylül saldırılarının 17. yılı. O gün çok canlı olarak hafızamızda canlanmasa da henüz tarih olmuş da sayılmaz. Bu 17 yıl içinde terör saldırılarını müteakip gelişen olaylar – sadece Afganistan ve Irak savaşları değil, aynı zamanda akıllı telefonların ve sosyal medyanın ortaya çıkışı– saldırının önemini değiştirdi. 11 Eylül, savaş ve terörizm tarihinde açıklayıcı bir olay olmasının yanında dijital bağlantılarla planlanan ve uygulanan ilk saldırı olma özelliğini de taşıyor. Bu meydan okuyan saldırı hem televizyondan hem de internetten izlenebilmişti. Bu saldırının teknolojik izlemelere uygun olması toplumun hakkında senaryolar yazmasına olanak tanırken medyanın konu hakkındaki görüşleri de bir yerden sonra ilgi çekmemeye başlamıştı.
Kanadalı akademisyen Marshall McLuhan, 3. Dünya Savaşı’nın “sivil veya asker diye bir ayrımın yaşanmayacağı bir gerilla tarzı bilgi savaşı” şeklinde meydana gelebileceğini söylemişti. 11 Eylül saldırıları bu savaşın başlangıcını teşkil ediyor.

Arabistanlı Lawrence ile değişen savaş anlayışı

T.E. Lawrence (Arabistanlı Lawrence) gerilla tarzı bilgi savaşının 20. yüzyıldaki mucidi, kendisini Arabistan kültürüne adapte ederek Arabistanlı Lawrence olarak tarihe geçmiştir. En bilinen sözü: “Yazılı basın, modern bir komutanın cephanesindeki en muhteşem silahtır.” “Bilgeliğin Yedi Sütunu” adlı otobiyografisi bu mantığı nasıl kavradığına yönelik detaylar sunmakta. Lawrence cehennem sıcağı altındaki çadırında hasta şekilde yatarken aklına Carl von Clausewitz ve diğer önemli savaş teorisyenleri gelir. Onların baktığı yerden içinde bulunduğu savaşı kazanması mucize olmalıydı. Arap güçleri düşman birliklerini yok edemez, önemli kaleleri ele geçiremez veya rakibin cesaretini kıramazdı. Bunlar geçmiş yıllardaki büyük generallerin zafer tanımlarıydı. Peki ya eğer savaşı kazanmanın veya zafer ilan etmenin geleneksel yolları ve tanımlamaları değiştiyse? Lawrence şöyle diyordu: “Biraz düşündüğüm zaman Hicaz Savaşı’nın kazanıldığını fark ettim. Hicaz Savaşı aslında El Vecih alındığında sona ermişti. Tabii, eğer bunu fark edecek ince bir zekâya sahip olabilseydik. Kazanmaya ihtiyaç yoktu; sadece kazanmaya karar verilmeli ve bütün dünya buna ikna edilmeliydi. Mücadele, zaferin tanımını değiştirmek içindi, olayların kendilerinden ziyade anlamlarını değiştirmek içindi.”
Lawrence’ın bu anlamsal savaşa verdiği isim “psikolojik savaş” (diathetics) idi. Bu tabiri ünlü filozof Ksenofon’dan ödünç almıştı. Bu savaş insanların ne anlatacağına ve insanların anlattıklarına dair toplum bilincinin nasıl şekilleneceğine yönelik olarak yürütülecekti.
“Savaşın kuralları paralelinde, askerlerimizin zihinlerini, diğerlerinin bedenlerini ayarladıkları kadar dikkatlice ayarlamalıydık. Doğal olarak en başta kendi askerlerimiz gelse de sadece kendi adamlarımızın zihinlerini değil, ulaşabildiğimiz ölçüde düşmanların zihinlerini de ayarlamalıydık. Devamında da bizi ateş hattının gerisinde destekleyen ulusun yanı sıra savaşın yarıdan fazlası geride kaldığı için savaştığımız ülkenin halkı da savaşın neticesi ile ilgili bir hüküm bekliyorken, tarafsız kesimlerin baktığı yerden sadece birkaç yuvarlak gözüküyordu.”
Güçlülere karşı daha zayıflar tarafından uygulanması ve kural koyanlara karşı iletişim araçlarının kullanılması bakımından psikolojik savaş, gerilla savaşının bir uzantısıdır. İletişim kanallarının sabote edilmesi, daha güçlü olan tarafın bilgi iletme ve savaş malzemesi ulaştırma gibi alanlardaki yetkinliğini olumsuz yönde etkiler. Çevrede kalan iletişim kanalları yerine psikolojik savaş, merkezdeki bilgi ağlarını sabote eder ve iletişim halinde bulunulan kaynağı etkisiz hale getirir.
Usame Bin Ladin’in psikolojik savaşın ne olduğunu anladığı çok açıktır: Haziran 2002’de Taliban lideri Molla Muhammed Ömer’e gönderdiği mektupta şöyle diyor: “Bu yüzyıldaki medya savaşı en güçlü metotlardan bir tanesi. Aslında savaşa hazırlanma aşamasında medyanın önem oranı yüzde 90’a kadar yükselebilir.” Cephe kültürel ise, çatışma da anlatılar üzerinden ilerler.

Bilgi ağlarının her düzeyinde varlık gösteren kültürel savaşlar

Psikolojik savaşın gücü kitle iletişim araçları genişledikçe arttı. İnsanlık tarihindeki en büyük kitle iletişim genişlemelerinden birisinin ortasındayız. Sosyal medya ve akıllı telefonlar, kameralarla birlikte 2001 yılında bu kadar yaygın değildi. Ancak haber kanalları eğlence ile haber arasındaki ayrımı ortadan kaldıralı çok olmuştu. Reality şov (sıradan insanların kameraya alındığı televizyon programları) türü yeni icat edilmişti. İnternet ABD’de yeni yeni ortak bir alan oluşturmaya başlamıştı. 11 Eylül saldırıları herkesin aynı anda haberdar olduğu ilk olaydı. Manhattan veya Pentagon’dan ne kadar uzakta yaşadığınızın bir önemi yoktu. Anlık iletişim ağlarından dolayı ekranda gözüktüğünüzde zaten 11 Eylül olayının bir parçasıydınız. 11 Eylül olayları kayıtlarından bağımsız değildi.
11 Eylül saldırılarının açtığı kültürel cephe genişlemeye devam ediyor. Yeni teknolojiler izin verdiği müddetçe sürecek bu cephelerdeki mücadeleleri takip etmek ve tanımlamak neredeyse imkânsız.
2015 yılında Jeff Giesa, NATO için ünlü yazısını kaleme aldı. Yazısı her ne kadar büyük bir etki oluştursa da -muhtemelen Rusya’nın Ukrayna üzerinde uyguladığı dezenformasyon tekniklerini etkilemişti ve Trump’ın seçilmesiyle ilgili bazı görüşler de bu yazıya bağlanmaya devam ediyor- yeterince detaylı incelenmemişti. Rusya’nın iletişim ve haber uygulamaları en az maliyetle ve direkt bir şiddete başvurmadan ülkenin en derin dış politika hedeflerine ulaşmak adına güçlü adımlar attı.
Bu hedefler ise şu şekilde sıralanabilir: i) Dünyadaki ABD nüfuzunun keskin bir şekilde azalması, ii) İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki liberal düzenin tehlike altına girmesi, iii) “insan hakları” nosyonunun değer kaybetmesi.
Şu ana kadar da herhangi bir misilleme gerçekleşmedi. İnternetin ortaya çıkmasıyla birlikte kültürel savaşlar bilgi ağlarının her düzeyinde varlık gösteriyor: Televizyon, basın, sinema, şarkılar, reklamlar ve sosyal medya. Anlam atfedilen her şey bir savaş alanına dönmüş durumda. Psikolojik savaş düşmanın zihniyetinin hem görüntüler ile hem de tüketim araçlarıyla yeniden düzenlenmesi demektir. Bu, savaşın yeni bir türü ve kafa karıştırıcı. Kafa karıştırıcı olması ise zaten sahip olması istenen en temel özellik. Neyin askerî neyin askerî olmadığı ile ilgili çizgi artık belirgin değil. Popüler kültür savaşları artık gülünç hale geldi. Ancak yine de verimlilikleri değişmedi. Reality şovların en temel elementleri Rusya’nın dış politikasındaki hedeflere ulaşmasını sağladı.

ABD’nin kaybetmiş olduğu ve kaybetmeye de devam ettiği bir şov

11 Eylül’e bile kültürel bir mesele olarak bakmak ve önemini bu açıdan incelemek korku verici. Yüce tepkilere uygun, kutsal bir fırsat. Gerçek insanlar gerçekten öldü. Ancak ne kadar anlamsız ve acı verici gelirse gelsin, ABD’nin şu anki kırılganlığını anlamak için 11 Eylül saldırılarına bir “şov” olarak bakmalısınız. Bu, ABD’nin kaybetmiş olduğu ve kaybetmeye de devam ettiği bir şov.
Basit bir soru ile başlayalım: Neden İkiz Kuleler? 1993 yılından önce ABD terörle mücadele birimleri Dünya Ticaret Merkezi’ni olası bir hedef olarak görmüyorlardı. Su sistemleri, ulaşım ağları ve askerî tesisler için kaygı duyuyorlardı. Dünya Ticaret Merkezi, Empire State binası kadar sevilen ve önem atfedilen bir yapı değildi. Sadece büyük ve banal bir gökdelen olarak bakılıyordu.

Remzi Yusuf

1993 Dünya Ticaret Merkezi saldırısının beyni Remzi Yusuf, kulelerin sembolik önemini kavrayan ilk kişiydi. Kuleleri muhtemelen ilk kez, ibadetlerini New Jersey’deki camide yerine getiren kör şeyh Ömer Abdurrahman’ın şirketinde görmüştü. Kuleler suların içinden yükseliyordu ve büyük çapta yankı oluşturabilecek bir objeydi.

Büyük bir kitleyi öldürmek Yusuf’un terörist saldırı vizyonunun çekirdeğini oluşturan unsurdu. New York’a vardıktan sonra Brooklyn ve Queens bölgelerinde ne kadar çok Yahudiyi öldürebileceğine dair araştırmalar yapmaya başlamıştı. Ancak gerekli ölçüde kişiyi öldürebileceği basit bir hedef bulamamıştı. Aslında kuleleri siyanüre boğmayı ve bu sayede bölgeyi gökteki bir ölüm kampına çevirmeyi düşünüyordu. 1993’te kullanılan bomba amonyum nitrattan yapılmıştı ama Yusuf bombayı zehre bulayabileceğini de keşfetmişti. Davasındaki jüri, sodyum siyanür kullandığını ama bunun bombanın patlamasıyla ortaya çıkan alevle birlikte ateş aldığını düşündü. Ancak Yusuf’un arzu ettiği zehirleri bulabildiğine dair herhangi bir hukuki kanıt yok. Genel olarak bakıldığında zayıf bir işçiliği vardı. Siyanür patlamanın etkisiyle alev almıştı.
1993 yılına kadar, Dünya Ticaret Merkezi hedef alınıncaya dek, terörizm, suikast ve gerilla taktiklerinin endüstriyel ölçekte bir katliamın antitezi olarak durduğunu unutmak kolaydır. Neredeyse bir milenyum boyunca spesifik bir hedef belirlemek politik cinayetlerin kalbinde yatıyordu. Gerçek suikastçiler İsmailî Müslümanlardı. Yöneticileri hedef alıyorlardı. Kapitalistler, faşistler ve emperyalistler kendilerine itaat eden kitleleri anlamsız ölümlere sürüklüyorken teröristler ise kimi öldürdüklerini biliyorlardı. Eylem propagandasının önemli esası sistemden acı çekenler yerine sistemin oluşmasından sorumlu olanlara yönelik savaş yürütülmesiydi. Rus anarşistler egemen sınıflara karşı uygulanacak isyan hareketlerinin devrim getireceğine inanıyorlardı ancak hedefleri, kural öyle gerektirdiği için, bireyler olmuştu. (Elbette ki istisnalar olmuştu: örneğin 1893’te Barcelona’daki Liceu Tiyatrosu’na yapılan saldırı. Ancak çok enderdi.) Çakal Carlos, OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) liderlerini ve Siyonist organizasyonları yönetenleri hedef alıyordu. Gerilla güçleri stratejik olmanın yanı sıra bireysel yaşamların sembolik değerlerine de bağlı kalıyorlardı. Sayılarının az olması değeri yüksek olmayan şeyler için kendilerini feda etmeyecekleri anlamına geliyordu.

Bozmak istediğin kültüre ait olmak ve aynı zamanda bu kültürden nefret etmek

Yusuf, Dünya Ticaret Merkezi’nin kaba görüntüsünün modernitenin banal egemenliği çok iyi yansıttığını düşünüyordu. Saldırıdan sonra New York Times’a yazdığı mektupta Yusuf, 1993 bombalı saldırısının Kurtuluş Ordusu’nun (Liberation Army) beşinci taburu tarafından yapıldığını açıkça yazıyordu. Politik hareketi mirasçı olarak Rus anarşistlerine, Arabistanlı Lawrence’a, Mao’ya, Che’ye, Çakal Carlos’a ve Almanya’daki 2 Haziran Hareketi’ne aitti. Uluslararası gerilla savaşının çerçevesini anlamak adına şunu bilmek önemli: Psikolojik savaş yürütmek için bozmak istediğin kültüre ait olman ve aynı zamanda bu kültürden nefret etmen gerekir. Psikolojik savaş sadece bir kültürün hem içinde hem dışında olunduğu zaman yürütülebilir. İçinde bulunulan durumu anlamak için bağlama hâkim olmak gerekir. Tıpkı Lawrence gibi Yusuf da böyle bir örnekti. Yusuf iyi bir Müslüman değildi. İçki içerdi, kadınlara düşkündü, asla dua etmez veya oruç tutmazdı. 11 Eylül suikastine dâhil olan neredeyse herkes Batı ve İslam arasına sıkışmıştı.
Muhammed Atta, Boston’daki otelinden çıktığında bir araba kiraladı ve suikastçi arkadaşı Abdul Aziz el-Ömeri ile önce Walmart’ta alışveriş yaptılar, sonra da Pizza Hut’ta yemek yedikleri Portland Maine’e gittiler. Sebebini kimse bilmiyor: Suudiler sanki bir yerde işe çıkmış satıcılar gibi fahişe çağırmak için Boston’daki oteli terk ettiler ama çok pahalı geldiği için vazgeçtiler. El Kaide’nin ideolojisi İslamcıydı ancak uyguladıkları teknikler ve düşünceleri Batılıydı.
1993 saldırılarının ardından Dünya Ticaret Merkezi’nin sembolik değeri kendi öneminin de önüne geçti. Dünya üzerinde patlamanın karanlık taraflarıyla ilgili herkes bir şeyler söylüyordu. “Hesap ödeme vakti geldi, Dünya Ticaret Merkezi gibi patlayacaksın” diyerek rap yapıyordu Biggie Smalls. Çünkü merkez yıkılmamıştı. Bu da ABD’nin terörle mücadele birimlerinin övünç kaynağı olmuştu. Yakalandıktan sonra Yusuf, FBI helikopteri ile Manhattan’daki mahkemeye götürülürken kendisine eşlik eden SWAT ekipleri Hudson Nehri’nin üzerinden geçerlerken Yusuf’un gözündeki bandı çıkardılar ve Dünya Ticaret Merkezi’ni göstererek şöyle dediler: “Görüyorsun değil mi? Hâlâ ayakta.” Yusuf ise omzunu silkerek şöyle dedi: “Daha fazla paramız olsaydı hâlâ ayakta olmayacaktı.”

Yusuf’un dayısı Halid Şeyh Muhammed

Eylül 2000’de, New York’taki terörizmle mücadele birimi (JTTF) bir ziyafet vererek yirminci kuruluş yılını kutluyordu. Yusuf’un kariyeri özelde El Kaide, genelde ise İslami terör örgütleri için bir hedeften fazlasıydı. Saldırının orijinalliğinin oluşturduğu atmosfer iki uyuşuk adamı da etkilemişti: Yusuf’un dayısı Halid Şeyh Muhammed ve Usame Bin Ladin.
Muhammed’in North Carolina Tarım ve Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisliği derecesi vardı. Filipinler, Bosna Hersek ve Katar’da yaşamıştı. Pek çok ülkeyi gezdi ve çoğu kez de reddedildi. Uçaklar tıpkı gökdelenler gibi mucizevi geliyordu ona; insandan ziyade robot gibiydiler, doğal değillerdi, herhangi bir insanın geleneğini veya mezhebini küçük düşürücü mahiyetteydiler. Modern yaşamı radikal bir şekilde merkezinden koparmanın hem aracı hem de sembolüydüler. Aslında Muhammed’in orijinal “Bojinka” planında birbirinden farklı 10 uçak vardı; bir tanesi kendisi tarafından komuta ediliyordu. Gökyüzünden ABD’ye bakarken bütün kadın ve çocuk yolcuları serbest bırakmadan önce ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarının acımasızlığını bütün dünyaya duyurmayı tahayyül etmişti. Yusuf’un Dünya Ticaret Merkezi’ne yaptığı saldırı Muhammed’in fikirlerini de değiştirmişti.

Halid Şeyh Muhammed

1996 yılının ortalarında Muhammed, Bin Ladin ile Afganistan’ın doğusundaki Tora Bora bölgesinde buluştu. Bazı şemaların portfolyolarını getirdi ve pek çoğunda ABD içindeki olası hedefler ve planı gerçekleştirecek uçaklar yer alıyordu. Muhammed ve Bin Ladin iki yıl boyunca planı detaylıca görüştüler. Bu görüşmeler bir yapımcı ile yönetmenin görüşmelerini andırıyordu. Bir vizyonun muazzamlığı ile kesin bir başarının uzlaşması gibiydi.

Bin Ladin, 11 Eylül saldırılarının en çok tanınan kişisi haline gelse de gerçekte bu tanınılırlığının saldırıdaki rolüyle çok az ilgisi vardır. Olayın ne yaratıcısı ne düzenleyicisi ne de uygulayıcısıdır. İzleyicilerin fantastik bir karaktere ihtiyacı vardı; zeki bir kötüye. Birilerinin suratı hedef tahtalarında veya pisuvarların üzerinde olmalıydı.

Bir infazcı olarak Muhammed Atta

Muhammed Atta ise basit bir infazcıydı ve 11 Eylül saldırılarının düşünce aşamasında yer almamıştı. Ancak yüzü hadisenin yarattığı şaşkınlık ile uyum içindeydi. Hamburg’daki oda arkadaşları Muhammed’in sıradan kalabalıkların yaptığı diyalogları çekilmez bulduğunu hatırlıyorlardı. The Jungle Book’un gösterisi öncesinde konuşan insanları gördüğü zaman “Kaos, kaos!” diye söyleniyordu mesela. Favori yemek tarifi ise şöyleydi: Önce patatesler tamamen haşlanacak, sonrasında soyulacak, tepeleme şekilde konularak ezilecek ve bir hafta boyunca soğuk patatesler yenecek. Kalan kısım buzdolabına kaldırılırken çatal da patates yığınının üstünde duracaktı. Muhammed ile ilgili hatırlanan tek kişisel özelliği ise çok dakik ve düzenli olmasıydı. Yine de sabah saat 6’daki uçuşu için Portland’daki otelini 5.33’te terk etmişti. Kalkışa sadece 15 dakika kala güvenlik kontrolüne yetişebilmişti. Neredeyse kendi ölümünün de gerçekleşeceği saldırıyı kaçırıyordu: Sahne korkusu.

Muhammed Atta’nın Amerikan ehliyeti

İlk uçağın ilk kuleye çarptığı andan itibaren 11 Eylül hakkında, daha önceki hiçbir olayda görülmemiş miktarda bilgi toplandı. Olaya en yakın olanlar, bir anlamda, yaşananların anlamından en uzakta kalanlardı. Mesafe, enformasyonel gerilla savaşını tanımlayan özelliklerden biridir. 11 Eylül olayını düşünürsek, yaşananları tüm açıklığıyla bilenler, yaşananlardan en uzakta olanlardı. Bin Ladin, Afganistan dağlarında senaryonun hayata geçirilişini izlemek istemişti. Bin Ladin’in baş video teknisyeni Ali Hamza el-Behlül yeterli derecede kuvvetli sinyal bulamamıştı. Bu yüzden Bin Ladin, BBC Arapça servisinin radyosundan olayları 50 bin adamıyla birlikte dinledi.İlk müdahalede bulunanların kahramanlığı, hakkında hiçbir şey bilmeden felaketin içine dalmalarıydı. “Sanırım bütün dünya, bizden daha çok şey biliyordu” diyor New York itfaiye görevlisi Jules Naudet, 2002’de hazırlanan belgeselde. “İçinde buluduğumuz koridorun dışında neler olduğuna dair en ufak bir fikrimiz yoktu.”

Kulenin kendisi bile, anlam fırtınasının içinde savrulan anlamsız bir şeydi. 11 Eylül’deki en sıra dışı sahne, itfaiye görevlilerinin kuleye ulaşıp bir asansörü açmalarıydı. Asansörün içinde mahsur kalanlar, kurtuldukları sırada şaşkın görünüyorlardı. Onlar dışındaki herkes için dünya çoktan değişmişti. Fakat bu mahsur kalan insanlara göre asansörde kalmak, sıradan bir günde yaşanan sıradan bir saçmalıktı.

Usame bin Ladin

Bir medya olayı olarak 11 Eylül

11 Eylül’ün bir medya olayı olduğuna dair gerçek, o sırada kulede bulunanlar için daha da açıktı. Risk Waters Konferansını, Windows on the World (Dünyaya Bakan Pencereler) restoranında bekleyen bilgisayar bilimci Stephen Tompsett; karısı Dorry’e, Blackberry’sinden mail atmıştı: “CNN’i izle. Haberlere ihtiyacım var.” Uçak çarptığında kulede olanlar için bile televizyonda ne olduğu önemliydi. 68. katta bulunan halkla ilişkiler ofisindeki Greg Taylor, alevleri ve camların patladığını gördü. Telefonu çaldı, cevapladı:
“Merhaba, NBC ulusal haberlerden arıyorum” dedi ses. “Eğer beş dakika bekleyebilirseniz, sizi canlı telefon bağlantısına alacağız.”
“Üzgünüm, yapamam. Binayı boşaltmamız gerekiyor.”
“Ama sadece birkaç dakika sürecek.”
“Özür dilerim, sizi anlamıyorum. Binayı şimdi boşaltıyoruz.”
“Evet, evet, ama NBC ulusal haberlerden arıyorum.” Taylor anlamamış mıydı? Onu arayan bir yan kuruluş değil, şebekenin kendisiydi.
Sabah saat 8:51’de NBC’s Today programında Matt Lauer: “Şimdi canlı bağlantıya geçip size Dünya Ticaret Merkezi’nin bir resmini göstermek istiyoruz” dedi. İkinci uçak Güney Kulesi’ni 9:03’te vurdu. O gün kablolu haber yayıncılığı, travmatik hafızayı taklit ederek formatını gerçekleştirmeyi başardı. Dumanı tüten bir kulenin görüntüsü tekrar tekrar oynadı. Kuleye dalan bir uçak. Görüntü tekrar tekrar oynatıldı, yeni görüntüler eklendi, kurgu üstüne kurgu eklendi, analizler üst üste yığıldı, ses üstüne ses bindi. Görüntüyü oynatarak ve yeniden oynatarak, işleyerek ve tekrar işleyerek olayı yaratan televizyon, böylece kolektif hafızaya dönüştü.
Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzeyinde bulunan bir Duane Reade süpermarket yöneticisi, saldırı günüyle ilgili şöyle dedi: “O gün sattığım tek ürün kameraydı. İlk çarpışmanın yaşandığı bir saat içerisinde 60 ila 100 kamera sattık.” 11 Eylül saldırganları büyük medyanın bulunduğu bölgeyi (Midtown, Manhattan) seçmek yerine görüş açısının olduğu bir bölgeyi belirlemişti. Seyircisi olmayan bir terör eyleminin anlamı yoktur. Terör eyleminin zaferi tanınırlığındadır, dahası, zaferinin büyüklüğü tanınırlığının büyüklüğüyle eştir. Tanınırlık ise az da olsa mesafe ister.

Manzara, herhangi bir kamuoyu açıklamasından daha değerliydi: Amerikan azmimin ve tekniğinin sembolü, bir zamanlar imkânsız olanın alt edildiği, Amerikan yüceliğinin başlangıcı, tarihinde Amerika’nın tüm tuhaflıklarını bir araya getirmiş, 1,5 kilometre uzunluğa sahip Brooklyn Köprüsü’nün kıvrımlı kordonları, perişan hâle düşmüştü.
Öbür taraftan; kulenin tepesinden havaya sıçrayan bir adamın, kusurlu menzilden ötürü kusurlu, kumlu görüntüsü, ölümün içine, süreksiz, çarpık, anlamsız, ilahi, azaplı bir biçimde düşüyor. Kimse bu adamdaki manayı kavrayamaz.
Kuleler yıkıldı, şehre büyük beyaz bir duman yayıldı, yüzleri yalayıp geçti, kameraları her şeyi yutan donuk bir renkle kapladı. Ekranlar beyaza bürünmüştü.

Anlam arama mücadelesi olarak psikolojik savaş

Psikolojik savaş, anlam arama mücadelesidir. 11 Eylül olayında bu mücadele derhal başladı ve bugüne dek devam etti. Teröristler, arzu ettikleri gibi, birbiriyle ilişkili görüntülerden oluşan bir gösteri imal etmişlerdi. Bu gösteri yalnızca geleneksel medya tarafından değil, aynı zamanda internette içerik paylaşan bireylerce de yaratıldı. 2001’de Amerikalıların çoğunluğunun interneti yoktu ve var olan internet yalnızca telefon çevirme işine yarıyordu. Çoğu basın örgütü dijital dünyaya henüz yeni adım atmışlardı. Bununla birlikte, 11 Eylül yeni medyayı, dünyayı tüketecek gücüyle birlikte ortaya çıkardı: günlük yaşamın bir gerçeği olarak anlık iletişim. 11 Eylül’e ilk eleştirisel tepki, United Airlines’ın 93 sefer sayılı uçuşu sırasında geldi. Terörizmin kendini değiştirdiği kavrayan ve stratejinin artık diğerleri müzakere ederken beklemek olmadığını gören ilk Amerikalılar, uçuş esnasındaki yolculardı. Yolculardan biri, Thomas Burnett karısına “Öleceğimizi biliyorum” diyordu. “Bir şeyler yapmaya hazır üç kişiyiz.” Sonrasında Todd Beamer, yaşamının anlamına erişip ölmeden önce “Haydi yuvarlayalım” dedi.

11 Eylül daha duman ortadan kaybolmadan yanlış yorumlanmaya başlamıştı. Olay esnasında Booker İlkokulu’nda bulunan Başkan George W. Bush, felaketin haberini almıştı. Başkan, “Evcil Keçi” kitabını okurken, bir çocukmuşçasına gelecek haberleri bekliyordu. Başkan’ın basın sekreteri Ari Fleischer, büyük harflerle yazdığı bir notu basının fark etmeyeceği şekilde Başkan’a gösterdi: “Henüz bir şey söylemeyin.” Bush notu okudu, bir yandan da öğrenciler yavaşça devam ediyordu: “Küçük bir kızın küçük bir keçisi vardı.” Afallamış suratı yenilgiyi ifade ediyordu. Basına sonradan “Bu haçlı savaşı, terörizme karşı bu savaş biraz zaman alacak” diyecekti, kullanmaktan kendini alamadığı bir sözcüğü sarf ederek. Sonrasında Bin Ladin’i filmlerdeki kanundışı karakterlerden birine çevirdi: “Adalet istiyorum. Vahşi Batı’dan eski bir posteri hatırlatmak isterim, ne diyordu orada, ‘Aranıyor: Ölü ya da Diri.”

Bush ve Bin Ladin aynı şovla büyüdüler. Bin Ladin’in çocukken favori programı Fury idi. Program, vahşi bir ata tek binebilen kişi, yetim bir çocuk, üzerineydi. Bu yetim her bölümde konuk olan bir başka yıldızı kurtarıyordu. Bin Ladin için ölü ya da diri aranan, yakışıklı ve özgür bir Vahşi Batı kanunsuzundan daha iyi ne olabilirdi? Dizginlenemeyen bir şey olmayı hayal etmemiş miydi?

Amerika’nın psikolojik savaştaki yenilgisi için Bush’un adi yeteneksizliğini ya da Bin Ladin’in söylemsel içgüdüsünü suçlamak aptalca olur. Psikolojik savaş, kendi yaratıcılarına karşı kolektif öykücülük sistemini kullanır. Bu yüzden onu anlamak bile güçtür. Psikolojik savaşın hedefleri, gerilla savaşınınkilerle aynıdır. Öncelikli hedef, kitlesel aşırı tepki uyandırmaktır. Daha büyük hedef ise düşmanın davranışına yeniden yön vermektir. Böylece zihniyeti değiştirilip çaresizleştirilecek, düşman kendisini hasara uğratacak tepki verecektir.

Değişen Amerika’nın kendine bakışı ve dünyanın Amerika’ya bakışı

Kitlesel aşırı tepki; medyanın ufku, kabaca büyüklüğü ve etkilerine yönelik kolektif yabancılığı sebebiyle önlemeyecektir. Bakış açısı, medya doygunluğunun olduğu ortamlarda olanaksız hâle gelir ya da bir anlam ifade etmez, 11 Eylül’ün başka bir savaş nedeninden farklı olamayacağı gibi. Çarpıklık, felaketin temelidir. 2001’de 700,142 Amerikalı kalp hastalığı; 101,537’si kaza sonucu ve 62,034’ü grip sebebiyle hayatını kaybetti. Aslında şeker, toplum sağlığı için terörizmden daha tehlikeli bir etmen. Aslında tekrar düşününce, 11 Eylül saldırısının, 2001’de yaşanmış en önemli olay olmadığını söyleyebiliriz. Yüz yıl içerisinde, 2001 senesi Japonya’nın 3G ağını geliştirdiği ve Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne girdiği yıl olarak anılacak. İlki, küresel iletişim ağındaki anlık ilerleyiş ve diğeri, Çin’in güçlenmesinin başlangıcı olarak anılacak. Uzun vadede bu olayların, 11 Eylül’den çok daha önemli sonuçları olduğunu göreceğiz. Meseleyi kavramıyormuşum gibi bu gerçeklerden bahsetmek hoş değil bile. Bu anlam genişliği, psikolojik savaş etkisinin zaferinin temelindedir. “11 Eylül her şeyi değiştirdi” sözünü herkes onaylayacaktır. Eğer zaferi kazanan Birleşik Devletler olsaydı, sonuçta hiçbir şey değiştirmemiş olurdu.
Psikolojik savaş gayet işe yarıyor. El Kaide 19 teröristin canı karışılığında teröre karşı küresel savaşın kıvılcımını ateşledi ve 2,1 trilyon Amerikan doları kayba ve binlerce Amerikalının hayatını kaybetmesine sebep oldu. Daha da önemlisi; Amerika’nın kendine bakışını ve dünyanın Amerika’ya bakışını değiştirdi. Muktedir insanları dünyanın en uzak bölgelerindeki mağaralarda gizlenen, teknolojik bakımdan yetersiz İslami terörizm savına inandırdı; öyle ki bu teröristler, 2. Dünya Savaşı’nın faşist savaş makinelerine eş birer tehdit sayıldılar. Amerika’yı kendisini korumasının tek yolunun insan haklarını askıya almak olduğuna ikna ettiler. On yedi yıl sonra, Amerika Ortadoğu’dan geri dönerken kendi halkı ve dünyanın geri kalanı, onun yenilgiye uğramış bir işgalci olduğuna inanıyor. Taliban ise bir güç olarak hâlâ Afganistan’da duruyor. Cemaleddin Afgânî’den bu yana radikal İslamcı hareketlerin, İslamın modernlik karşıtı olduğuna dair, temel önermesi sonunda herkesi kendine inandırmıştı. Zihniyetlerdeki bu değişimin sonuçları çok büyük oldu, hem de Bin Ladin’e ve diğer herkese anlaşılmaz gelecek kadar ayrıntılı biçimde.
Peki, Amerika neden kendi kendine 11 Eylül hakkında böylesine korkunç bir hikâye anlattı? Amerikan istisnacılığının başarısızlığının temelinde, sanıyorum ki, tecrübelerime göre bütün Amerikalılarda rastladığım şekilde, Birleşik Devletler’de yaşanan herhangi bir olayın, dünyanın diğer yerlerinde yaşananlardan daha çok önem arz etmesi var. Amerikan istisnacılığı bir çeşit siyasal miyopluktur; en eğitimli olanların bakış açısını bile köreltir.
II. Dünya Savaşı’nın mirası da ayrıca belirleyici. Avrupa’nın kurtarılmasına dair askeri anlatı, Amerika’nın ezici kudretinin liberal düzeni destekleyerek yeniden inşa hikayesinden daha önemsizdi. Bush yönetimi de tıpkı ataları gibi bir kurtuluş savaşı vermeyi, faşizme karşı bir savaşmayı, liberal demokrasiyi inşa edecek bir mücadeleyi hayal ediyordu. Yeni muhafazakarların (neocon) fantezileri, çocukken izledikleri Avrupa belgeselleriyle bağlanmıştı. Fanteziden yola çıkarak ihtiyaç duydukları tüm argümanları çıkarabilecek kabiliyetteydiler; hem de El Kaide’yle mücadeleleri, bir devlete hatta hükümet sistemine bile karşı değilken.
11 Eylül’ün etrafındaki enerji yoğunlaşması da Amerikan anlatısına dayanıyor: savaşın ve Amerika’nın yüceltilmesi, Vietnam için kefaret ödeme ihtiyacı, “iyilerin kötüleri öldürdüğüne” dair polisiye ve gişe rekoru kıran diğer filmlerdeki tek taraflı zihin yapısı. Eski CIA görevlisi Amaryliss Fox da internette yayınladığı videosunda buna gönderme yapmamış mıydı: “Siz İmparatorluk’sunuz, biz de Luke ve Han.” Irkçılık ve yabancı düşmanlığı da söz konusu, tabii.
Bu öykülerin sığ, cahilce ve bir kısmının da gerçek ve somut olduğuna dikkat edin. Bazı kısımlar da eğitimli seçkinlere ait. Kimileri en alçak paydadan geliyor. Kimisi kurgu, kimisi değil. Ancak bu ayrımların hiçbirisi önemli değil: Psikolojik savaş, yaşamak için kendimizi ikna ettiğimiz türden hikayelerden, kolektif bir mitolojiden beslenir. Bush “Ya bizimlesiniz ya da teröristlerlesiniz” dediğinde, ki bu demeç, El Kaide’nin bakış açısından gelebilecek gibidir, bunun daha önceden gördüğü filmler ve okuduğu kitaplarda rastladığı tüden bir cümle olduğu barizdir.

Kırılganlık, Amerikan hayatının ulu görkeminde yatar

11 Eylül Anma Müzesi’ne bakacak olursak daha devamlı bir başarısızlığa rastlarız: Müze, tam da Remzi Yusuf’un istediği gibi, bir Holokost müzesine benzer. Muhammed Atta’nın suratı şimdi her yerdedir. Vergilius’un “Aeneid”inden bir cümle duvarlara kazınmıştır: “Zamanın hatırasından bir gün bile silinmeyesin.” Teröristlerin rüyası gerçekleşmiştir: Kurbanları, kendilerini tarihe yazmıştır.
11 Eylül’den bugüne dek geçen her gün, John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı’nda olayı hatırlatıcı bir sinyal ötmektedir. Başka hiçbir şey, ABD’nin psikolojik yenilgisini bu biçimde ifade edemezdi.
Walmart 11 Eylül’de 116,000 bayrak sattı. Irak’ta, anahtarlıklar İkiz Kuleler’in çarpma sonrası fotoğrafıyla süslendi. Bir arkadaşım, Irak’tan, Bin Ladin’i iki elinde birer kalaşnikofla tek boynuzlu ata biner şekilde gösteren bir posterle dönmüştü. ABD güçlerinin Belucistan tepelerindeki pozisyonu değil, işte bu poster, Afganistan’da zaferin imkânsızlığının sebebidir.
11 Eylül, tüm diğer olayların ötesinde, ABD’nin temel kırılganlığının sınırlarında değil de kültüründe yattığını ortaya vurmuştur. Kırılganlık, Amerikan hayatının ulu görkeminde yatar; onun tehlikeli olabilecek kadar çeşitli ifade biçiminde, basın özgürlüğü için sığınak oluşunda, filmlerinde, tartışmalarında, yeminlerinde, şarkılarında, reklamlarında, hüzne duyduğu derin ihtiyaçta, kendisini sürekli biçimde icat ve tekrar icat edişinde yatar.
Kırılganlığı olası kılan şartlar 17 yıl içersinde sadece daha kızıştı. Medyanın parçalanması, bilgi ufkunun genişlemesi, ekranların hayatımızdaki yeri gitgide hızlanarak kırılganlığın muhtemel şiddetini artırdı. Sosyal medyanın ve akıllı telefonların yükselişi, psikolojik cepheyi artık eskisinden daha baskın hâle getirdi.
Psikolojik mücadelede Birleşik Devletler’in karşılaştığı en büyük kırılganlığı da, bu kırılganlığını tanımayı reddedişidir. Sosyal medyanın etkileri iyice görünür hâl aldı; fakat ABD Hükümeti, medya ve teknoloji sektörü kendilerini bu ilerlemenin sonuçlarından korumak için isteksiz görünüyor. Sosyal medyayı kontrol etmek bir milli güvenlik meselesidir. ABD’de iktidar sahipleri, kontrolün seçilmiş devlet görevlilerinin elinde olması gerektiğini göremeyecek kadar yaşlılar. Gerilla enformasyon savaşında gördüğümüz gibi, geniş ağ şebekelerinin yaratıcılarının kendi finansal çıkarlarından başka kimseye sadakati yoktur. Silikon Vadisi’nde, vatanseverlik ve kişisel çıkarlar karşı karşı geldiğinde, vatanseverliği seçecek çok az kişi var. Değerler ölçülemez.
Aynı zamanda ABD’ye karşı kendi kültürel operasyonlarını yürütecek ülkelerin varlığı engellenemez. Şu sorudaki zihniyet mükemmeldir: Doğrudan Dışişleri Bakanlığına saldırabilecekken neden ABD askerine ve diplomatlarına saldıralım ki? Eğer Dışişleri Bakanlığından kimseyi satın almamızı engellemeyecek bir başkanın seçilmesine yardımcı olabilirsek neden Dışişleri Bakanlığına saldıralım ki? En nihayetinde bu yarışa ABD’nin dostları katılmak zorunda kalacaktır, onlar olmazlarsa da Amerika’nın düşmanları. Kanada, tarife savaşında, kendi siyasal temsilcilerine dayanarak bireysel bölgeleri çoktan hedef aldı. Şimdi aynı baskıyı yapmak için neden sosyal medyayı kullanmasın ki? Eğer ABD’nin kanaati ve gücü satılıksa ve ucuzsa, Kanada bunları satın almak zorunda kalacaktır. ABD’nin davranışları, ulusal çıkarlarıyla ayrışmaz derecede bütündür. Neden bir başkası buna saldırmayı düşünmesin?
Psikolojik savaş, yiğitlerin ve zekilerin muharebesidir; başkasının değil, bizim savaşımızdır. Gerilla enformasyon savaşına karşı tek gerçek savunma, şeffaflıktır ki bu da zaferlerin en nadiri ve en değerlisidir. Bu mücadele alçakgönüllülüğü ve öz farkındalığı gerektirir, bunlar ise daima az miktarda ve tükenmeye hazırdırlar. Şeffaflık mücadelemiz de amacımızın daha kuvvetli olmasını, sebat ve bombadan çok istihbaratı gerektirir. İşte bu yüzden de ender biçimde böyle bir mücadeleye girişilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus