Otoriter liberalizmin ideolojik silahları: Sermayenin kafasındaki tilkiler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Mediapart’ta 19 Ekim 2018’de çıkan Joseph Confavreux imzalı yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

İnsan avı ya da insansız hava araçları üzerine kitapların yazarı Grégoire Chamayou, “Yönetilemez Toplum” (La Société ingouvernable, La Fabrique, Ekim 2018) adlı bir kitap yayımlayarak benzersiz felsefî tahkikat çalışmasını sürdürüyor. “Otoriter liberalizm”in bizi bozguna uğratırken kullandığı ideolojik silahları teşhir eden, siyaseten baş döndürücü bir soruşturma bu.

 

Hem dinamik hem tutarlı bir felsefî düşüncenin hası, heterojen konuları kavrayabileni ve bunların ürediği benzer siyasî ve antropolojik evrimlerle birlikte değerlendirebilenidir kuşkusuz. CNRS’te araştırmacı olan Grégoire Chamayou, 2013’te yayımladığı müthiş kitabı “İnsansız Hava Aracı Teorisi”nin sonunda (Théorie du drone, La Fabrique, https://www.mediapart.fr/journal/culture-idees/250413/attention-philosophie-de-guerre), yeni tipteki bu askerî aygıtın “bizatihi itaatsizlik ve boyun eğmezlik ihtimalini ortadan kaldırma”yı sağladığı ve “insansız hava araçlaşması”nın hedefinin, “Devletin sosyal elinin çöküşüyle silahlı elinin bekasını uzlaştırabilmek” olduğu hükmüne varıyordu.

O kitabın yayımlanmasından beş yıl sonra, 1970’li yıllardaki siyasî ve demokratik taleplere karşı, bireyleri de devletler gibi disiplin altına alabilen ve hem kamu gücünün hem sosyal güvenliğin benzeri görülmemiş şekilde geriletilmesiyle birlikte yurttaşların üzerine çöken güvenlikçi ve otoriter dinamiklerin artışını toplumlara dayatabilen teorik ve pratik bir karşı-hareketin ne şekilde kotarıldığıyla ilgili, “Yönetilemez Toplum. Otoriter Liberalizmin Bir Şeceresi” adında, baş döndürücü bir çalışmayla dönüyor.

Hükümetin farklı basamakları, üniversiteler, şirketler ve sanayi tarafından üretilen ve ticarî yayın kapsamına girmeyen her tür belge (“littérature grise” https://www.cairn.info/revue-du-crieur-2015-1-p-20.htm) ile dünyanın gidişatını gizlice ve sıkı sıkıya düzenleyenler üzerine dikkatini yoğunlaştırırken, dövüşken bir felsefî soruşturma yöntemine bağlı kalan Grégoire Chamayou, “günümüzde hâlâ etkin olan” yönetme sanatlarını tasvir edip şifrelerini çözen bir “otoriter liberalizm şeceresi” öneriyor bu kitapta.

Böyle bir çalışmanın baş döndürücü olduğunu ileri sürmemizin iki nedeni var. Öncelikle, etkileyici bir soruşturma ve hem amansız hem deneye dayalı olarak kurulu gerçek bir düşünce devriminin hazırlanışını gün ışığına çıkarıyor. Chamayou bu iş için, dar çevrelerde bulunulan tebliğlerden, toplantı tutanaklarından, çalışmalardan, görüşmelerden alıntıları bir araya getiriyor… Bir belgesel film gibi kurguladığı bu sözlerle çizilen sarsıcı tablo, yekpâre bir hikâyenin parçası olmaksızın, ancak bu şekilde birbirlerine bağlandıkları zaman gerçek ölçülerini kestirebildiğimiz teori ve strateji parlamalarının derin anlamını apaçık kılıyor.

Daha sonra, “ellerine kan bulaşmış bazı ekonomistler”in içinde bulunduğu o “büyük gericilik” karma bir biçim aldığı için; bir yandan hoyrat bir “fikirler çarpışması” yoluna saparken, diğer yandan ince teknolojileri de çarpıştırdığı için, “karşı karşı-saldırı” zorlaşmaktadır. 1970’li yıllardan beri firma teorisyenleri, neoliberalizmin düşünürleri ya da “otoriter liberalizm”in uygulayıcıları tarafından devreye sokulan ateş gücü, dünyamızı değiştirmiş ve bugün bizi, bütünüyle güçsüz demesek de, elimiz ayağımız bağlı durumda bırakmıştır.

Grégoire Chamayou’nun kitabı sadece neoliberalizmin yeni bir entelektüel tarihinden ibaret değil; çünkü, yaşadığımız çağ kuşkusuz neoliberal olsa da, bunun aldığı biçim, “nesebi belirsiz bir neoliberalizmdir; eklektik ve birçok bakımdan çelişiktir; bunun tuhaf sentezleri ancak oluşumuna damga vurmuş olan çatışmaların tarihiyle aydınlanmaktadır”. Dolayısıyla araştırmacı, “çatışmaların nasıl konulaştırılmış olduklarını, onlar için ne gibi çözümler tasarlandığını incelemek için, saptanabilir gerilim noktalarından” hareket etmelidir.

Bu çatışmalar 1960 ve 1970’li yıllarda bilhassa zorluydu: işçi disiplinsizlikleri, grevler, hem ücret taleplerinden hem de emeğin örgütlenme biçimlerinden yakınmalar… “Tüketim toplumu içinde toplumsal çatışmaların gerileyeceğine iman etmiş olanların, 1960’lı yıllardaki hareketler karşısında muazzam acılara gark olarak afallamalarını göz önüne getirmek gerekir” diye alaya alıyor Grégoire Chamayou.

Araştırmacımızın zikrettiği bir Ford yöneticisinin o sıradaki açıklamasına göre, “işgücüyle yaşanan esaslı güçlükler”in temel nedeni, “çalışanlarda yoksunluğa karşı hoşgörünün genel olarak azalması”dır. Kârlılığın düşüp disiplinsizliğin arttığı bir ortamda ve 1970’li yılların başına kadar herkesin istihdam edilebildiği bir durumda, işten çıkarma tehdidi de yeterince korkutmazken, emekçiler nasıl disiplin altına alınabilirdi?


Akıllara gelen ilk iki seçeneğin –disiplinci erki şiddetlendirmenin ya da kendiliğinden disiplinli davranmaları için emekçilere ortaklık biçimleri önermenin– sermaye için aşırı derecede karşı-etkiye ya da riske yol açtığı ortaya çıkar. O zaman da sermaye üçüncü bir perspektif tasarlar: “İçeriye disiplin getirmek için, dışarıdaki ekonomik ve sosyal güvencesizliği tam gaz artırmak.”

Grégoire Chamayou’ya göre, 1973’ten sonra doğan kuşaklar, “sürekli ‘kriz’ çağında” büyüdükleri için, “tekrar korkmayı öğrenmişlerdir. Bir grup psikoterapisi gibi, ‘yoksunluğu hoşgörme’nin kitleye tekrar öğretilmesi gibi de okunabilecek bir tarihsel geri dönüş”tür bu.

Bu yeni-disiplin ve bu örgütlü güvencesizlik baskısı çeşitli biçimler alır: Hem “yöneticilik etiği” girişimleri, hem de denetimlerinden sıvışabilecek yöneticileri hissedarların artan bir şekilde denetlemesinden geçen “yönetsel devrim”; sadece ücretlilerin yönetimi olarak kavranmayıp, “devlet iktidarından çok daha ince ve çok daha istilacı olan, muazzam üreyen bir özel yaşam yönetimi” olarak tasarlanan “serbest girişim”e yönelik saldırılara karşı her cephede savunma; “emekçilerin yaşam koşullarını bozmak, tüketicileri aldatmak, çevreyi tahrip etmek ve genç kuşakları incitmekle suçlandığı” için 1930’lu yıllardan beri iş dünyasında yaşanan ve banker David Rockefeller’ın 1971’de, “kamunun gözünde en vahim itibar kaybı” diye tasvir ettiği olguya karşı girişilen fikir savaşı; ya da “koyduğundan fazlasını asla kaybettirmeden cebini doldurmayı” mümkün kılan, çok kışkırtıcı “sınırlı sorumluluk” mefhumu üzerine kurulu “hissedarların değer önceliği”nin akrobatik gerekçelendirmeleri.

David Rockefeller

Fakat bunun için karşı-saldırı düzenlemek gerekmekteydi: “İtirazlara karşı azar azar benzersiz beceriler gelişir,” diye yazıyor Chamayou. 1970’li yıllarda, “Cengâver bir belâgatten hakiki bir stratejik yeniden tanzime geçilir. Halkla ilişkilerin, askerî istihbaratın ve ayaklanma-karşıtı taktiklerin çakıştığı noktada, yeni bir şey kotarılıp yerleştirilir: Şirketin eylem-önleyici bir doktrininin unsurları”.

Bu evrimin bir amblemi, ürettiği çocuk sütünün Üçüncü Dünya’da yol açtığı zararlardan sonra, 1970’li yılların sonunda başlatılan boykota Nestlé firmasının tepki verme şeklidir. O zaman Nestlé, özel bir danışman istihdam eder: Rafael Pagan, “sert sağdan, eski bir askerî istihbarat subayı”. Bu adam, boykotu örgütlemiş olan eylemcilere karşı mücadeleyle görevli bir “task force” (görev timi) örgütler. Daha sonra, “eylem-önleyiciliğinde uzman kişiler”i bir araya getiren ve kendi ismini taşıyan bir büro kurarak, “Apartheid boykotunda Shell kadar gözde çokuluslu şirketlere, Union Carbide ya da Monsanto’ya hizmetlerini ateş pahasına satacaktır”.

Business-karşıtı” eylemcilerin Nestlé’yi dize getirebilmiş olmaları, “Nestlé’dekilerden daha kurnaz olmalarından değil”, en azından “siyasî bir kavgaya giriştiklerini bilmelerinden; oysa business insanları bundan habersiz” diye açıklıyor o zaman Pagan. Bu adam, eylemleri engelleyebilmek için, firmalara husumet duyan eylemcilerin bir tipolojisini çıkarır: “gerçekçiler” –bunlarla pazarlık etmek gerekir–; “idealistler” –bunları gerçekçileştirmek için “ıslah etmek” mümkündür–; “oportünistler” –“en azından kısmî bir zafer görüntüsü” sağlayarak bunları yutmak kolaydır–; ve nihayet “radikaller” — bunlar “sistemi değiştirmek” isteyenlerdir ve tecrit edilmeleri söz konusudur.

Bu karşı-saldırının merkezinde şaşırtıcı bir silah bulunmaktadır: Diyalog. Chamayou bu hususta, “hâkim diyaloji üretimi”nden, “diyaloğu sürdürürken hiçbir anlaşma niyeti” olmadığını bilerek, hâkim ideolojinin reddini bertaraf etme yolu olarak söz eder. Grégoire Chamayou, “toplumsal diyalog” övücülerini derhal ikiyüzlülük zannı altına sokan satırlarda, “iktidar stratejisi olarak diyaloğun meziyetleri”nin listesini çıkarır: istihbarat, sınırlama, oyalama, saf değiştirtme ya da her tür uzlaşmaz politikanın bertarafı… “Böylelikle, diyaloğa girmeye hazır olanlarla ötekiler arasına bir sınır çizgisi çekme”nin söz konusu olduğunu yazar. O zaman, “onları logos harici (gayri mâkul) varlıklar olarak”, yani barbarlar dünyasına ait, ne dedikleri anlaşılamayan varlıklar olarak “takdim ettikten sonra, kolaylıkla üzerlerine baskıyla çökülebilir”.

Bununla birlikte bu karşı-saldırıyı homojen ve merkezî bir karargâhtan yönetilen yekpâre bir mücadele gibi algılamamak gerekmektedir. “1970’li yıllarda hazırlanan ve 1980’li yıllarda daha somut biçimde kendini gösteren bu karşı-saldırıyı, bu büyük gericiliği, neoliberal ekonomik bileşenine indirgeme eğilimini çok sık görürüz” diye vurguluyor Grégoire Chamayou. “Bu bir yanılgıdır. Zihinsel bakımdan bu hareket çok daha karmadır. Dağınık nizamda karşı-saldırıya geçerler; her biri kendi sahasındaki gedikleri doldurmaya çabalar; merkezî bir eşgüdüm de yoktur, bir doktrin birliği de yoktur.”

Grégoire Chamayou bu dönüm noktası yıllarda firmalar tarafından devreye sokulan ve her kalıba giren stratejileri ayrıntılarıyla tasvir ediyor: “Yasal sınırlamalardan kaçınmak maksadıyla etik iyi niyetini tezgâha sürmek” de söz konusu olabilir; sınaî kirlenmenin çevresel ve toplumsal bedellerini dışarıya havale etmek için değer teorisini tersyüz etmek de; “gün ışığına çıkmakta olan harekete geçme arzusunu uzlaşmaz-olmayan bir istikamete yönlendirerek yatıştırabilen; sanayinin çıkarlarıyla çatışmaktan ziyade, bir bireysel sorumluluk söylemi geliştirerek bunlarla bağdaştırabilen evcilleştirilmiş bağlanma biçimlerini teşvik etmek” de olabilir.

Samuel Huntington

Fakat tahkikatı şirketlerin eşiğinde kalmaz. Zira araştırmacımızın gösterdiği, 1975 tarihli, Michel Crozier ve Joji Watanuki ile beraber yazarlarından biri Samuel Huntington olan, “Demokrasinin Krizi. Demokrasilerin Yönetilebilirliği Üzerine Rapor” başlıklı Üçlü Komisyon raporunun da (bkz. http://lafabrique.fr/wp-content/uploads/2018/07/extrait-chamayou.pdf ve http://boowiki.info/art/essais-1975/la-crise-de-la-democratie-rapport-sur-la-gouvernabilite-des-democraties-a-la-commission-trilaterale.html) tanıklık ettiği gibi, demokratik taleplere karşı saldırının, devletlere ve bütünlükleri içinde toplumlara sirayet ettiğidir.

Üçlü Komisyon’un amblemi

Skandala yol açmış olan bu metnin yazarları ve bazı okurları için “demokrasinin krizi”nin kökü, aslında, devletleri “yönetilemez” kılmakla kalmayıp, hür teşebbüs ilkelerine ve kapitalizmin kârlarına halel getirmekle de tehdit eden demokratik yaşamın ve toplumsal taleplerin yoğunluğunda bulunmaktaydı.

O sırada “Demokrasinin dertlerinin tek çaresinin daha fazla demokrasi olduğu”nu ileri sürenlere karşı, Huntington, siyasî sistemin işlemesi için, yönetilenler cihetinde “muayyen bir dozda duyarsızlık ve bağlantısızlık” icap ettiğini bilerek, bunun “ateşin üzerine benzinle gitmek” anlamına geleceğine hükmediyordu. Dolayısıyla, yukarıda zikredilen Ford yöneticisi gibi Huntington için de, yönetilenlerin daha ılımlı olması, bu durumda “demokraside daha yüksek bir ılımlılık derecesi” gerekmekteydi.

Neoliberalizm yandaşlarının, gerçek vatanı Güney Amerika diktatörlükleri olan “otoriter bir neoliberalizm”i aleni kılarak radikalleştirmiş oldukları bir teşhistir bu. Friedrich Hayek’in Pinochet’yi ziyaretleri bilinir; tıpkı bu ekonomistin, iktidarı almasından sonra Portekizli diktatör Salazar’a gönderdiği anayasa tasarısı gibi, ya da askerî diktatörlük altındaki Arjantin’de kalması gibi. Ama Grégoire Chamayou Britanyalı teorisyenin 1981’de bir Şili gazetesinde konumunu sergilediği bir söyleşiden alıntı yapıyor: “Şahsen, liberalizmin olmadığı bir demokratik yönetim yerine, liberal bir diktatörü tercih ederim.”

Bu “otoriter liberalizm”in hem “kavramsal canavarcık” hem de “kuruntu” olarak şeceresini çıkaran Grégoire Chamayou, Alman hukukçusu filozof Carl Schmitt’in 1932’de Alman patronlar huzurunda yaptığı, “kimilerine kuvvetli, kimilerine zayıf; kuvvetli-zayıf bir devlet”in temellerini atan aydınlatıcı bir konuşmasına dönüyor. Ya da, Alman sosyolog Wolfgang Streeck’in sözcükleriyle: Toplumsal “yeniden dağıtımın demokratik taleplerine karşı” kuvvetli, ama “piyasayla ilişkisinde zayıf”.

Paul Samuelson

1980’de, kapitalizmin 2000 yılında nasıl olacağını tasvire davet edilen ekonomist Paul Samuelson’un bir “piyasa faşizmi” kaygısı taşıdığını söylediği noktada, Grégoire Chamayou, vuku bulmuş olan ve sürekli devralmakta olduğumuz “bir başka dünyanın tahterevalli”sini daha iyi kavramak için bir ayrıma dikkat çekiyor. “Temel ekonomik ilişkiler üzerine son kertede anlaşma olması” diye yazıyor, “ekonomik liberalizm ile otoriter total devlet doktrininin aynı oldukları anlamına da gelmez; onların dünya görüşlerini birbirinden ayıran mesafenin suni ya da ehemmiyetsiz olduğu anlamına da. Liberal devletin otoriter total devlete dönüşerek büyümesinin mümkün olması ve –zorunlu olmaksızın– bu hâdisenin gayri arızîliği, liberalizmin özü gereği bir kripto-faşizm olduğu, ya da faşizmin liberal ekonominin başka ideolojik araçlarla basit bir devamı olduğu sonucunu çıkarmamıza olanak vermez.”

 

Friedrich Hayek

Başka deyişle, Hayek’in düşündüğü gibi, demokrasi her yerde mümkün değildiyse, “bunun tersi de doğruydu” diye hatırlatıyor Chamayou: “Pinochet de bütün ülkelere ihraç edilemezdi. Neoliberal düzeni kurmak için askerî diktatörlük, aşırı uçta bir yöntemdir, evrensel olarak genelleştirilebilir bir model değil”. Şili “istisnaydı, kaide değil” diye ısrar ediyordu neoliberal ekonomist Milton Friedman.

Öyleyse, seçimli demokraside, tüm bir sorunlar kümesinin demokratik siyasetin erişimi dışına konulması ve böylelikle, Hayek’in sözcükleriyle “siyasetin tahtından indirilmesi” nasıl olur? “Tek bir çözüm, anayasa” diye cevaplar Grégoire Chamayou, tehditkâr Avrupa seçimleri arifesinde Avrupa Birliği’nin hali göz önünde bulundurulursa trajik bir tınısı olan sayfalar kaleme alarak.

James Buchanan

Kamu müdahalesindeki aksaklıkların eleştirisini takıntı haline getirmiş olan, kamu tercihi teorisyeni Amerikalı ekonomist James Buchanan’a göre, “farklı kurallar arasında yapılacak bazı tercihler (anayasa politikası) ile bazı kurallar dahilinde yapılan tercihler (sıradan politika) arasında” ayrıma gidilip, seçimle işbaşına gelecek yöneticilerin karar sahası kilit altına alınarak, “serbest” seçimler ilkesi büsbütün muhafaza edilebilir.

Devlet bütçesinde kısıntı, bütçe dengesi, açıklara karşı mücadele… Sıradan siyasetin dışında yer alan bu yeni icaplar sayesinde, 1970’li yıllarda çalkantılar yaratan demokrasilerin yönetilebilirlik krizi, filozof Bernard Manin’in saptadığı gibi, ekranlardan yok olur. Gerçekten de, piyasa “farklı etkenlerin el uzatamadığı bir düzenleme mercii oluşturduğu için iktidarın sınırlanmasında çok etkili bir ilke” sağladığına göre, monetarist düzenlemelerin merkezinde yerleşik bir “çözüm” bulunmuşturManin’e göre, neoliberalizmin getirdiği büyük bir yenilik, piyasayı, sadece ekonominin sözde özerk bir çemberindeki kaynaklarının tahsis yolu olarak değil, siyasî bir teknoloji gibi tasarlamış olmasıdır.

Bununla birlikte, diye vurguluyor Grégoire Chamayou, “üstün çıkmak için, politikayı yukarıdan kilit altına almak ve merkezdeki yüzleşmelerde kararlılık gösterisi yapmak yetmeyecekti. Aynı zamanda politikayı etkisizleştirmek için daha ince, daha kılcal taktikler geliştirmek gerekmekteydi”.

Chamayou bu taktikleri “özelleştirmenin mikropolitikaları” olarak belirtir; “tasarlanan kopuşun radikalliği ve bunun toplumda yaratacağı zararlı aksitesirler göz önüne alındığında” illâki toslanacak olan güçlü muhalefetleri geçiştirmeyi sağlamaktadırlar.

Madsen Pirie

Britanyalı neoliberal Madsen Pirie gibi bazıları, ya popülerliğini yitirmeyi ve tekrar seçilememeyi dert etmeyen ve her ne pahasına reform yapmaya hazır olan bir “kamikaze hükümet”, ya da temsilî demokrasinin mutat işleyişini askıya alan bir “otokrat hükümet” ile üçüncü bir yol tahayyül etmişlerdir. Pirie’ye göre, “büyük ölçüde belli olan siyasî faturayı ödemeleri gerekmeksizin hükümetlere bu tür reform programlarını başlatma” olanağı veren özgün bir yöntemi ortaya koymak söz konusuydu.

Bazı sağcı ideologlar tarafından başlatılan ve “hegemonya mücadeleleri beyin yıkama faaliyetlerinden ibaret”, ayağa düşürülmüş bir Gramsci’cilik biçimi alan bir “fikir çarpışması”nın gerisinde, aynı adlı İskoçya üniversitesinde oluşan ve önderlerinden biri Pirie olan Saint Andrews Grubu, kendilerini “hatip ya da propagandacıdan ziyade, ‘işleyen makineler üreten siyaset mühendisleri’ gibi” gören entelektüelleri bir araya getirmiştir.

Züccaciyeciye girmiş fil gibi, “elde bıçak, kamu harcamalarını budamaya” uğraşarak, kazan kaldırılmasına yol açmadan Sosyal Refah Devleti’nin çarklarına pençe yapmak mümkün değildi. Asıl hata, “Sosyal Refah Devleti’nin yapısal olarak kendi üzerinde yoğunlaştırdığı toplumsal talep akışının mecrasını önce geriye çevirmeye uğraşmaksızın, bundan yararlananlar için önemli olan tahsisatı ortadan kaldırarak hükümet arzının azaltılmak istenmesi”ne dayalıydı.

Özelleştirme bu sorunun çözümü olacaktı; ama ille de borazanla ilan edilmesi ya da bütünsel olması gerekmiyordu. Mikropolitikanın hası, mesela özelleştirmeden önce kamu hizmetlerinin bozulmasına ses çıkarmamaktır; aynı zamanda bunlara rakip olan özel arzları var etmektir; ya da bir sisteme veya bir statüye müstakbel girişlere yolu kaparken, zaten içinde olup ondan istifade edenlerin avantajlarını garanti altına almak ve “ufak ufak ilerlemek”tir. Grégoire Chamayou bu tekniğe, tahta kemiren haşerattan gelen, “kınkanat politikası” adını vererek işaret eder: “Ahşabın içinde binlerce ufak ağız keresteyi amansızca kemirirken, kirişleri baltayla kesmeye hiç gerek yoktur”.

Böylece, “bir tercih toplumunun ufacık sorunları”nda çözülüp eritilen “asıl büyük soruyu, yani toplum tercihi”ni bertaraf etmek maksadıyla, “onların büyük arzularını baskılayarak olmasa da, en ufak arzularına tekrar istikamet vererek,” insanları disiplin altına almak söz konusudur. Bu şekilde, diye bağlıyor Chamayou, “neoliberalizm, kazandığı zaferleri ideoloji vasfından ziyade siyasî teknoloji vasfıyla kazanmaktadır”.

Chamayou’ya göre, bu zaferlerin bozguna çevrilmesi ancak, “neoliberalizmin, her şeye rağmen, bireysel özerklik ve toplumun kendi kendini düzenlemesi vaadi sayesinde kullanabildiği çekim gücüne” başka türlü karşılık vermekle mümkündür; yani özyönetim şantiyesini tekrar açarak. Her ne kadar Chamayou’nun tasvir ettiği “büyük gericiliğin” başarısı, aynı zamanda “karşı karşı-saldırı”yı başlatmak için merkezî ve örgütlü bir komutaya ihtiyaç olmadığını hatırlatsa da, yine de az buz bir program değildir bu…

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus