popülizm

Jan-Werner Müller: “Popülistlerin vizyonunda halk pasif bir varlıktır”

Princeton Üniversitesi’nde siyaset teorisi ve fikirler tarihi üzerine ders veren Jan-Werner Müller aynı zamanda “Carl Schmitt, Tehlikeli Bir Kafa”, “Zor Demokrasi” ve “Popülizm Nedir?” kitaplarının yazarı. Müller’in iki yıl önce, “Popülizme karşı çözüm ‘sol popülizm’ olamaz” başlıklı yazısını yayınlamıştık. Kendisiyle Libération’dan Simon Blin’in yaptığı söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Jan-Werner Müller

 

Türkiye, Filipinler, ABD, Macaristan ya da İtalya’dan sonra, kısa süre önce Brezilya da milliyetçi ve alenen yabancı düşmanı bir lideri seçti. Aşırı sağ popülizminin bu çok sayıda dışavurumunda hangi ortak payda bulunabilir?

Birleşmiş ve neredeyse karşı konulmaz bir popülist dalga görüntüsüne ihtiyatla yaklaşmak gerek. Su yüzüne çıktıkları bağlamlar hayli farklı; sebepleri de illâki aynı değil. Bununla birlikte, bütün bu popülizmlerin ortak noktası, ahlâken temsil tekelinin onlarda olduğunu iddia etmeleri. Türkiye’de Erdoğan, Hindistan’da Modi, İtalya’da Salvini, Macaristan’da Orbán, Trump veya Bolsonaro, hepsi, “hakiki halk” diye adlandırdıklarının sesi oldukları iddiasındalar. Peşinen bir “hakiki” halk sureti yerleştiriyorlar; ondan yola çıkarak da onun sahici iradesine kendilerinin tercüman olduğunu ileri sürüyorlar. Trump, söyleminde sürekli olarak bir halka, ya da onun durumunda prodüktivist/üretimci ideolojiye bağlı ahlâkî kıstaslar üzerine kurulu bir kültüre aidiyetin belâgatini kullanıyor; fazilet sahibi halkın küçük üreticilerden oluştuğu, oysa ötekilerin, göçmenlerin, sistemden yararlandıkları fikrini… Bu ahlâkî niteleme, iradenin ampirik/görgüye ve tecrübeye dayalı bir temsilinden sembolik/simgesel, popülist bir temsiline geçişi tek başına mümkün kılan bir koşul.

Halktan bahsediyor olmaları ille de popülist oldukları anlamına mı geliyor?

Her politikacının yönetme iddiasında bulunduğu halkı kendi nasıl gördüğünü söylemesi meşrudur. Yalnız, popülistlerde, bir halk sureti dayatılır; homojen, sabit ve tartışılmazdır. Ampirik olarak geçersizleştirilemez sâfî teorik bir kavrayıştır. Bir seçimi kaybeder kaybetmez seçim sistemini “hileli” ilan etme eğilimleri bundandır. Trump, başkan seçilmeden önce, ancak kazandığı takdirde seçimin sonucunu kabul edeceğini ilan etmişti. Bolsonaro, yenilgiyi kabullenmeyeceğini ilan etmişti. Bütün popülizmler temsilî demokrasinin içerdiği görüş çoğulluğunun bu inkârını paylaşırlar.

Bu “çoğulculuk karşıtlığı” pratikte nasıl gösteriyor kendini?

Popülistler 19. yüzyıldan beri siyasî altyapıyı oluşturan her şeyi tekrar sorgulama konusu ediyorlar. Önce, gazetecilerden ve geleneksel medyalardan sakınıyorlar kendilerini. Brezilya’daki başkanlık seçim kampanyası boyunca Bolsonaro, başta WhatsApp olmak üzere yoğun bir sosyal medya kullanımıyla anaakım medyayı kısadevreye uğrattı. Kitlesel medya araçlarının etrafından dolanarak, “halk”la doğrudan bir ilişki kuruyorlar ve partilerini marjinal konumundan çıkarmayı beceriyorlar. Gazetecilerin böyle reddedilmesi, militanların katılımının çoğu zaman lideri alkışlamakla sınırlı olduğu demokrasi mantıklarıyla atbaşı gidiyor. Popülistler, sahici halkın iradesinin tartışma konusu olduğu, dolayısıyla da onların gözünde biçimsizleştirilme riski bulunduğu için, “parti-içi demokrasi” denen şeyi reddediyorlar. Lider ile taraftarları arasına hiç kimsenin girmemesini tercih ediyor onlar. Bu ilkesel çoğulculuk-karşıtlığını Hollanda’da, Geert Wilders’in sadece kendi şahsının hizmetinde ve sadece onun denetlediği bir hareket olarak kurulan Özgürlük Partisi’nde de buluyoruz, Marine Le Pen ya da Erdoğan’ın partilerinde de buluyoruz.

Bazı durumlarda, bu demokrasi-karşıtlığı hareketin sınırlarını hayli aşıyor…

Bu mantık gerçekten parti dışı için de geçerli oluyor. Macaristan’da Orbán, 2010 ve 2014 seçimlerinden önce, “Bugün belli siyasî tedbirleri konuşmak için tartışmalara ihtiyacımız yok; çözümler belli, gözümüzün önünde duruyorlar” diyerek, televizyon tartışmalarına katılmayı reddetti. Son olarak, Bolsonaro, seçimden önce televizyonda hiçbir rakibinin karşısına çıkmayacağını, dolayısıyla da iki tur arasında İşçi Partisi’nden rakibiyle tartışmaya “stratejik nedenlerle” katılmayacağını söylemişti. Halkın iradesi açıkça görülüyorken ve parti yöneticileri bunu kusursuz biçimde teşhis etmişken, tartışmaya ne gerek varmış.

 Sürekli halka çağrıda bulunurken, onun yerine haklı olunduğu iddiasında bir paradoks yok mu?

Aslında popülistlerde çok pasif bir halk görüşü var. Doğrudan demokrasi ve yurttaşların sürekli katılımını istediklerini söylemek yanlış olur. Macaristan’da, Polonya’da ya da ABD’de, yurttaşların demokrasiye katılım olanaklarını iyileştirmek için iktidardaki popülistlerin katiyetle hiçbir şey yapmamış olmaları tesadüfî değil. Onların bizatihi referandum kavrayışları bile demokratlarınkinden farklılık gösteriyor. Teoride, bu oylama, sonucu belirsiz açık bir soruya davet eder. Ama popülist anlayışta, çoğunluğun görüşü hakkındaki fikre geçerlilik kazandırmaktan başka amacı yoktur. Sonuç manipülasyonla bile alınsa.

Bolsonaro her şeyin karşı karşıya getirdiği iki seçmen grubunu ikna etmeyi başardı: hem çok yoksulları hem de çok zenginleri. Popülistlerin hınç üzerinden ilerlediklerini söylemek haksızlık mı olur?

Tabii ki popülist partilerin tüm seçmenleri ırkçı ve yabancı düşmanı değil. Elbette, Fransa’da Marine Le Pen’in seçmenlerinin büyük bir kısmı halk ve işçi kesimleri; bu kesimlerdeki aşırı yüz üstü bırakılmışlık duygusu ötekinin reddine itebiliyor. Ama bütün ülkeler için genelleştirilebilir bir tespit değil bu. Bolsonaro muhafazakâr ve evanjelist ağların desteğinden ve hiç de popülist olmayan büyük ziraatçilerin desteğinden yararlandı. Seçmenlerine bakarsak, en iyi skorlarını yüksek gelirliler ve iyi bir eğitim düzeyi olanlar arasında yaptı. Siyasetbilimci Karin Priester, yurttaşların kendi kişisel durumlarından ziyade ülkenin genel durumu hakkındaki hükümleri uyarınca oy verdiklerini gösterdi araştırmalarında. Daha toplu bir bakışla, popülist bir lidere oy vermek, bizatihi popülizm arzusu değildir; yerleşik iktidara karşı, negatif bir oydur. Bu da alternatif sorununu çıkarıyor karşımıza. Teknokrasiyle popülizm arasında, su yüzüne çıkan başka hiçbir siyasî seçenek yok.