Levent Gültekin ile yerel seçimlere doğru: İttifaklar, partiler, adaylar

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

İyi akşamlar.Medyascope.tv’ye hoş geldiniz. Bu akşam Levent Gültekin ile ‘’Yerel seçimleredoğru: İttifaklar, Partiler ve Adaylar’ konusunu konuşacağız. Kendisi sıkkonuğumuz olan bir isim. Bu sefer gün ışığında değil akşam konuğumuz oldu.Levent Bey hoş geldiniz.

Merhabalar hoş bulduk, iyi yayınlar.

Partileri ve yerel seçimi konuşacağız ama öncelikle bu Gezi soruşturmaları üzerinde duralım istiyorum. Mehmet Ali Alabora hakkında bir tutuklama kararı çıktı. Daha önceden de gözaltına alınıp bırakılanlar var. İfadeler alınıyor. Gezi soruşturmaları neden gündeme geldi? Levent Gültekin bu konuda ne der?

Çünkü iktidarın elindeki tek sermaye, toplumu kutuplaştırmak ve bir düşman yaratmak. O düşman üzerinden ‘’ben güvenliğinizi sağlıyorum’’ duygusunu yeniden kabartmak. Bu çok belli bir şey. Yoksa 5 yıl önce olmuş bir olayı yeniden gündeme getirmenin ne amacı olabilir? Mehmet Ali Alabora’nın herhangi bir suçu olduğuna zaten inanmıyorum, ihtimal de vermiyorum. Betül Tanbay, Turgut Tarhanlı gibi birçok akademisyen de geçen hafta gözaltına alınmıştı. Belli ki seçim öncesi yeniden bir kutuplaşmaya, toplumu germeye, ‘’biz ve onlar’’ ayrımını yaratmaya ihtiyaç duyuyor. Bunu sürdürecek. Zaten iktidarın bütün seçimlerde uyguladığı bir politika var: ‘’Türkiye’yi ne kadar ayrıştırsam, ne kadar birbirine düşmanlaştırırsam, toplumu ne kadar öfkelendirirsem, toplumun o ‘’düşmana’’ karşı olan öfkesini ne kadar yükseltirsem oradan kazanç elde ederim.’’ Ama şunu net olarak söyleyebiliriz. Bu Türkiye’nin yararına değil. Türkiye kazanmıyor. İktidarın kazancı Türkiye’nin kazancına dönüşmüyor ne yazık ki. Çünkü mevcut iktidar, varlığını Türkiye’yi harcayarak sürdürebiliyor ancak. Duyguları, birliği, bütünlüğü, dostluğu, sıcaklığı, ilişkiyi, toplumsal bütünlüğü zedelediği oranda varlığını sürdürebiliyor. Bence Gezi soruşturmaları bunlardan bir tanesi.

Peki, yerel seçime doğru iktidar cephesi tarafından argüman olarak kullanılacak mı bu sizce?

Zaten başladılar. Geçen hafta Ekonomi Bakanı’nın -damadın diyeyim. Ekonomi Bakanı demek içimden gelmiyor- damat beyefendinin söylediği bir cümle var. ‘’Her şey ‘’Gezi’yle başladı.’’ Eğer gerçekten öyleyse, bunların arkasında Soros varsa, gerçekten dış güçlerle irtibatlı bir şeyse niye 5 yıl beklendi? Ben de Gezi’ye katılanlardanım. İlk gün gittim o parka. Evet, son gün taşkınlıklar oldu ama o taşkınlıkları da ‘’sonradan bunun çizgisi değişti’’ diye konuşanlardan değilim. Toplum sokağa indiğinde, hele 20-25 yaşında öfkesi kabarmış bir genç sokağa indiğinde devlet onunla inatlaşmaz, ona hakaret etmez. Ederse sonucuna katlanır. Çünkü o gençlerin hepsi bizim çocuğumuz. Evde de öyledir. Kendi evladınla bir kavgaya tutuştuğunda alttan almak, olgunluk göstermek, ‘’peki, tamam’’ demek sana düşüyor. İnatlaştığında, artık o çocuğun ne yapacağını kestiremezsin. ‘’Kendine bir şey mi yapacak?’’ endişesine kapılırsın. Burada da öyle. Gezi’deki o ilk 2-3 gündeki barışçıl söylemin, sonradan yakan, yıkan şiddete yönelmiş olmasını tabii ki tasvip etmiyorum, sadece, anladığımı söylüyorum. Devletin o kaba, nobran, saygısız, o çocukların, talebini, öfkesini, kızgınlığını hesaba katmayan tavrı yüzünden kontrolden çıktı. Diyelim ki o operasyonların, organizasyonların arkasında Soros ya da dış güçler varsa, ‘’5 yıl niye bekledin?’’ sorusunu sormamız lazım?

İlginç olan nokta da o. Soruşturmayı yürüten savcıların ve polislerin çoğunun, FETÖ soruşturması nedeniyle kiminin kaçak, kiminin ülke dışında olması acayip bir durum değil mi?

Tabii. O ayrı bir sorun. O dönemde Gezi iddianamesini hazırlayan savcı şu anda kaçak bildiğimiz kadarıyla.

Evet. Kapanmamış bir soruşturmayı başlatanlar onlar.

O adamın hazırlayıp yürüttüğü soruşturmayı şimdi başka savcılar devam ettiriyor. Tekrar söylüyorum: Kimin yaptığından daha çok, aradan 5 yıl geçmiş. Zamanaşımı olmuyor demek ki. Bir şekilde bir düşmanlık çıkarıyor. Bu ‘’düşman yaratma’’ aslında dünyada uygulanan bir siyaset. Türkiye’de, sadece bu döneme ait değil, genel olarak yapılan bir siyaset. Bu, en kaba, suyunu çıkartacak şekilde yapıyor. Çünkü elinde başka sermayesi yok. Çünkü topluma umut verecek bir sözü yok. Toplumun bütünün dikkatini çekecek, bütünün takdirini alabilecek, ilgisini çekecek ne sözü var ne de önerebilecek icraatı. Çünkü ne diyebilir? ‘’İstanbul’u mahvettik’’ diyen bir adamın ‘’artık geliyoruz, İstanbul’u mahvetmeyeceğiz’’ diyecek hali yok, mahvettin zaten. 25 yıldır sen yönetiyorsun. Şehri sen mahvettin, trafiği sen mahvettin. Mimari estetikten yoksunluk senin eserin. İstanbul’u betona gömdün. 1m² yeşil alan bırakmadın. Şimdi kalkıp halka ne diyeceksin? ‘’Eyy vatandaş! Bu sefer sana çok güzel yollar, çok güzel parklar, bahçeler, çok güzel köprüler yapıyoruz’’ diyecek halin yok. Mahvetmişsin şehri zaten. ‘’Bundan sonra şu sorunu çözeceğiz’’ diyemezsin. İnsanlar sana ‘’zaten 25 yıldır iktidardasın niye çözmedin ki?’’ diye soracaklar. Hangi projeni yapmana ne engel vardı? Devlet sende, kasa sende, para sende, yereller sende, medya sende, her şey sende. Yapabilecek olsaydın yapardın. Dediğim gibi, bu, sadece tükenmişliğin, iflasın bir göstergesi. Siyasetçilerin birçoğu, toplumun bütününe hitap edebilecek bir dil bulamadıkları için, toplumun bütününü heyecanlandıracak, dikkatini çekecek bir yaklaşım, bir hikâye ortaya koyamadıkları için kendilerine bir taban yaratıyorlar. O tabanın karşısına da bir düşman koyuyorlar. Ve kendi tabanlarına, o blok haline getirdikleri kutba: ‘’Bak, dış düşmanlar.’’ ‘’Bak, biz gidersek bunlar gelirler, bunlar gelirse sana şunu yaparlar. Gördüğünüz gibi esasında biz bu ülke için çok güzel işler yapıyoruz fakat Soros gibi, şu gibi, bu gibi, dış güçler el altından destekliyor, bize karşı kışkırtıyorlar’’ diyorlar.

Bu propaganda bombardımanına karşı ne yapılabilir? Muhalefet nasıl bir söylem üretmeli ki kutuplaştırmanın etkisinden uzak olsun?

Daha önce söylemiştim, hatta bunu yazdım da. Bizim en şanssız, en talihsiz yanımız, kutuplaşmadan sadece iktidar beslenmiyor. Muhalefet de besleniyor. Muhalefet, Erdoğan’ın kurduğu siyaset denkleminin bir parçası haline geldi. O denklemi bozacak, o denklemin dışına çıkacak ne cesareti, ne aklı gösteremiyor. Bunu birçok konferansımda da söyledim. Mesela, HDP hangi vasfıyla %10 oy alıyor? Kürt olmasının dışında başka bir vasfı var mı? Biz HDP’nin ne kadar güzel bir eğitim politikası, ne kadar güzel bir belediyecilik yapacağını biliyor muyuz? Ben Diyarbakır’a gitmiştim. Hiç unutmam. Bunu HDP’lilerin yüzüne de söylemiştim. Bundan 3 sene önce, Barış Süreci’nin olduğu dönemde belediye başkanının kendisine söyledim: ‘’Çok yadırgıyorum sizi.’’ ‘’Niye?’’ diye sordu. ‘’Eğer beni paraşütle, gözü kapalı bir şekilde Diyarbakır’a atmış olsalardı, ben Başakşehir’e geldim derdim. Muhtemeldir ki ben paraşütle Başakşehir’e düştüm. Bu şehrin kimliğini yok etmişsiniz. Mimari estetiğini siz de yok etmişsiniz.’’  Yerelde böyle.

Genel anlamda da şunu söyleyebilirim. Mesela, eğitim politikası nedir? Dış politikayla ilgili, tarımla ilgili ne söylüyor bilmiyoruz. Ekonomi için ne söylüyor bilmiyoruz. Sadece ‘’Kürtlük’’ vurgusu üzerinden siyaset yapıyorlar ve oyu ona borçlular. HDP, Kürt siyaseti yapmıyor olsaydı, herhangi bir ülkede %2 oy alamazdı.

Sadece HDP mi? Bence MHP de öyle. Toplumun milliyetçilik duygusunu kabartan bir siyaset şeklini gütmemiş olsaydı, MHP gibi bir parti %0,2 puan alamaz bence. O çizginin 30 yıllık bir siyasi hayatı var. Ama ağzından bir gün Türkiye’nin iyiliğine, barışına, huzuruna katkı sunacak bir cümle çıkmamış. Ya kavga, ya ötekileştirme, ya ‘’vatan haini’’ ilan etme.

CHP’ye gelelim. CHP gibi bir parti, belli bir ideolojinin, belli bir kimliğin, belli bir mezhebin, diyelim ki Atatürkçülerin, Alevilerin ya da kimi sekülerlerin mecburiyetten sığındığı bir parti olmasa, 9 seçim kaybetmiş bir parti hangi yüzle %23 oy alacak ki? Sen 9 seçimdir kaybediyorsun zaten. Herhangi bir şekilde bir başarı gösteremiyorsun. ‘’Ama toplumda kutuplaşma var.’’ Siyaset sorunları çözme sanatıdır. Kutuplaşmayı azaltamıyorsan başarısızsın demektir. Ben CHP’li yetkililere ‘’zaten sizin seçmeniniz size kerhen oy veriyor’’ diye çok söylemişimdir. Ben konferanslara gidiyorum. Muhtemeldir ki CHP’lilerin %50’den fazlası ‘’ne yapalım lanet olsun! Oy verecek başka bir yer var mı?’’ diyordur. Türkiye’deki bütün partiler için söylüyorum bunu. AK Parti seçmeninin de en az %30’u %40’ı dâhil bu söylediğime: ‘’Verecek yerim yok, mecburiyetten veriyorum. Ama ben ötekine veremem ki.’’ Buna HDP seçmeni de dâhil. Bundan 1 ay önce Diyarbakır’daydım. HDP seçmenin ciddi anlamda ruhen koptuğunu gözlemledim. Kopmak, ‘’oy vermem’’ anlamına gelmiyor. Heyecanı yok, eskisi kadar desteklemiyor, koşmuyor. Miting yapıyorlar birkaç bin kişi ancak toplanıyor. Çünkü insanlar artık ‘’sen ne diyorsun? Ne yapacaksın, nasıl yapacaksın?’’ noktasına geldiler.

Şimdi soruna cevap veriyorum: Bütün partiler kutuplaşmanın parçası olduğu için, mevcut kutuplaşmayı kırabilecek, ortadan kaldırabilecek hiçbir şey yapmıyorlar. Yapamıyorlar da. Çünkü cesaretleri yok. Kutuplaşmayı azaltacak bir yapılanmaya gitmeleri lazım. Mesela HDP’nin 2015’de ‘’Türkiyelileşme’’ projesi vardı. Kutuplaşma öyle azaltılır. Sonucunu aldı mı almadı mı? Aldı, değil mi? Gördük. ‘’Türkiyelileşmek’’ ne demekti? ‘’İlkelerimden, değerlerimden vazgeçiyorum’’ demek değildi. Ben öyle bir üslup, öyle bir dil, öyle bir politika izleyeceğim ki, bana Uşak’taki, Edirne’deki, Trabzon’daki ortalama bir insan da oy verebiliri bir durumda olsun.’’

Aslında Demirtaş bu dili kurmaya çalıştı. Ama kendisinin şimdi nerede olduğu aşikâr. O dilin kurulmasına da bir engel mi oluşturuyor acaba?

Normal. Engel olmaz mı? Siyaset zaten engeldir. Rakipler sana engel çıkartacak. Önüne tuzaklar kuracak.

Demirtaş’ı cezaevine koymak pek adil olmayan bir durum değil mi?

Erdoğan’a engel çıkartmadılar mı? Hapse koymadılar mı? Siyaset yasağı koymadılar mı? Muhtıra vermediler mi? Bu adam bunların her birini aşmadı mı? Her birini adım adım aşarak gelmedi mi? Başbakan siyasi yasaklıyken, partisinin başında olmadığı halde seçime girdi. Bir strateji kurdu. Arkadaşını koydu. Dilini, üslubunu değiştirdi. Müttefikler buldu. Hiç tahmin etmediğimiz farklı kesimlerden insanları alıp vitrine koydu. Topluma ‘’bakın gördünüz mü? Ben başka biriyim’’ mesajını verdi. Sonraki dönüşüm kısmından söz etmiyorum. Geliş kısmından bahsediyorum.

Evet, Selahattin Demirtaş ‘’Türkiyelileşme’’ projesinde doğru düzgün bir üslup ortaya koydu ama ‘’Hendek’’ projesinde çuvalladı. Sürdüremedi. Bunu Demirtaş’ın şahsına yüklemek için söylemiyorum. PKK adamı rahat bırakmadı. Bir tarafta bir Kürt siyaseti hareketi var, bir de PKK var. Ben bunu Selahattin Demirtaş’ın kendisine de söyledim. 7 Haziran 2015 seçimlerinden 1 hafta sonra ‘’çatışma ortamı giderek yükseliyor, ne yapabiliriz’i konuşmak üzere bir toplantıda buluştuk Demirtaş’la. Daha konuşmaya başlamadan önce Demirtaş’a şunu söyledim: ‘’Sizin yerinizde olsaydım, o koltukta şu anda oturmuyor olurdum.’’ ‘’Niye?’’ diye sordu. ‘’Çünkü PKK’ya ‘’ya sen, ya ben. İkimiz aynı anda olmayız. İkimiz beraber yürüyemeyiz. Sen orada savaşı başlatmışken ben de burada siyaset yapamam’’ demeniz gerekiyordu. ‘’Söyledim’’ dedi.‘’ ‘’Söylemiş olsaydınız orada oturmazdınız. Demiş olabilirsiniz. Ama sonuç olarak hâlâ o koltukta oturuyorsunuz’’ dedim. Selahattin Demirtaş çıkıp ‘’ne yapıyorsunuz siz kardeşim? Sen niye savaşı başlattın? Niye bu adamların kurduğu tuzağa atladın? Niye ‘Ceylanpınar’daki 2 polisi öldürdüm deyip 10 gün sonra bizimle alakası yokmuş’ dedin? Sen niye hendekleri kazıp o çocukları sürdün oraya?’’ demedi. Tam tersine, kendi bulunduğu o kutba göre hareket etti ne yazık ki. Destekledi. Sözünüzün ağırlığını ve inandırıcılığınızı kaybettiğinizde toplum bir daha dönüp bakmıyor. Mesela ben de bir söz söyleyeyim, 3 gün sonra onun tam tersi bir davranışta bulunayım. Burada kendi paralasam, insanlar ‘’biz seni biliyoruz’’ derler. Bu böyledir. O sözün ağırlığını kaybetmemek gerekir. Demirtaş onu kaybetti. Ha ‘’devletle hiçbir şey yapma’’ demiyorum. Tekrar söylüyorum: Türkiye’deki iktidarlar, siyasi partiler toplumu bölerek, düşman yaratarak, birbirini düşmanlaştırarak var oluyorlar.

‘’Siyaset bunları aşmayı becermektir’’ mi diyorsunuz?

Siyaset bunları aşmayı becermektir zaten. Tam da, bir iktidarın toplumu kutuplaştırdığı, seni terörist ilan ettiği, hapse attığı bir dönemde, senin bir milletvekilin açlık grevi yapıyorsa ve bu açlık grevinin gerekçesini de ‘’Öcalan’a tecrit kalksın’’ diye bir cümle kuruyorsa, ben artık ‘’pes’’ derim. Ben bunu yapanların, devletle Kürtlerin aleyhine çalıştıklarını düşünüyorum. Çünkü ortalama bir aklın, ortalama bir kafanın, ortalama bir vicdanın, Türkiye’nin şu anki meselesinin Öcalan’ın tecridinin kalkması olmadığını, velev ki öyle bile olsa, böyle bir baskı ortamında o bölge insanının hayatını zehre dönüştüren bir politika izlediğinde, devlete, toplumun diğer kesimi nezdinde haklılık kazandıracak bir davranış içine girmek, aklımın aldığı bir şey değil.

Bir de, kendilerini yenilemiyorlar ki. Söylem yenilenmiyor, hareket yenilenmiyor. 20 yıl bildikleri tek şey açlık grevi. Dün de Pervin Buldan’la birlikte 22 milletvekili açlık grevine başlamış. Bu kaçıncı yıldır? 20 yıldır açlık grevi yapıyorsunuz, bir arpa boyu yol almış değilsiniz. Hiçbir caydırıcılığınız olmamış. Bir taraftan da, onu yapan insana üzülüyorum. Açlık grevi yapan milletvekilinin adı neydi?

Leyla Güven.

Leyla Güven de insan. Kadın ‘’sonuna kadar gideceğim’’ diye ilan etmiş. Bir ülke o kadının ölümünü mü izlesin? O da ayrı bir dram. Ama bir taraftan da, bu olmaz ki. Başka bir yol izlenmeli. Karşında artık normal bir siyaset ortamı yok ki. Otoriter bir yönetim var. Hukuk yok, devlet yok, vicdan yok. Bir inşaatta üzerine beton düşüp ölen işçilerin haberine yayın yasağı getiriyor. Orada bile ortalama bir vicdan göstermiyor.

Çorlu’daki tren kazasında çocuğunu kaybeden annenin feryatlarını görüyoruz. Onu bile duymazdan gelip kulağını tıkamış. İnsanlıktan, merhametten, vicdandan, adaletten hukuktan o kadar uzaklaşmış bir yapı var ki, sen buna karşı açlık grevi gibi 100 yıl öncede kalmış yöntemlerle hem sonuç alamazsın hem onun elini daha da kuvvetlendirirsin. Üstelik gerekçen de çok saçma. ‘’Öcalan’a tecrit kalsın’’ gerekçesi ile yapılan açlık grevi bugünün meselesi midir?

O yüzden ‘’siyaset, tuzakları, engelleri aşma sanatıdır’’ diye söylüyorum. Bunun En bariz örneği de Tayyip Erdoğan’dır. Türkiye’nin bütün medyası ‘’muhtar olamazsın diye manşet attı. Ben gençliğimden biliyorum. ‘’Muhalefetin medyası yok, topluma sesini duyuramıyor’’ diyoruz ya, ben 18-20 yaşlarındayken hatırlıyorum. Refah Parti’li bir milletvekili veya bir yazara, ulusal bir kanalda 20 dakikalık bir konuşma sırası yılda 1 kere ya gelirdi ya gelmezdi. O gün bizim için bir bayram havasına dönüşürdü. Bütün Türkiye’ye 20 dakika sesimizi duyuracağız. Çok büyük bir şey. Onu da niye çıkarırlardı biliyor musunuz? Aynen bugün HDP’ye yaptıkları gibi dövmek için. ‘’Refah Parti’lilerden birini çıkartalım mahvedelim.’’ Sorular da ona göre hazırlanırdı zaten. Buna rağmen ‘’olsun, yeter ki gözükelim’’ derdik. O hareket oradan geldi iktidara. Adım adım strateji uyguladı, mantık uyguladı. Önüne çıkartılan bütün engelleri, bütün yasakları aştı, geldi, iktidar oldu. Muhtırası, FETÖ’sü, askeri.. 367 krizini hepimiz izledik değil mi? ‘’Cumhurbaşkanı seçtirmeyiz. Meclis’i feshederiz’’dediler. Buna rağmen adam bütün bunları aştı. Siyaset budur zaten. Bugün muhalefetin en büyük sorunu strateji kuramamaktır. Strateji kurmadan mevcut iktidarı yenmenin şartları yok.

Peki ama aslında siyaset yapmaları için çok avantajlı bir dönemdeler.  Yerel seçimin arifesindeler. Biraz bunu konuşsak. Muhalefetten başlayalım. Ne yapıyorlar şu anda? Bir strateji kurmuş görünüyorlar mı? Çünkü İYİ Parti-CHP arasında bir işbirliği, bir ittifak söz konusu. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Bir stratejileri yok. Sadece ben değil, bence bizi izleyenler de bunu görüyorlar.

İstanbul’u, Ankara’yı alma heyecanını veremediler mi bu topluma?

Sadece İstanbul, Ankara meselesi değil. Ben bu sektördeyim. Eminim ki insanlar da görüyor. Şu anda Türkiye’de nokta kadar bir seçim heyecanı görünüyor mu? Var mı öyle bir hava? Hayır, hiçbir şey yok. Ne adaylar konuşuluyor, ne seçim. Normalde, bizim gibi hukuku bitmiş, ekonominin çökmüş olduğu, yoksulluğun bu kadar arttığı, haksızlığın, adaletsizliğin ayyuka çıktığı, vicdansızlığın, merhametsizliğin bu kadar yaygınlaştığı, akıl sağlığını kaybetmiş -soğanla kavga ediyor, dönüp öbürüyle kavga ediyor- böyle bir iktidarın olduğu dönemde toplum için seçimler bir nefes borusudur. ‘’Gideceğiz, göstereceğiz’’ diye can havliyle koşması lazım.

Ki 2023’e kadar seçim söz konusu değil.

Evet. Mart’dan sonra 4 yılımız yok artık. Başka yolu yok ki zaten. Ne yapacağız? Sokağa inip iktidarı mı devireceğiz? O daha berbat, daha ters bir durum. Buna rağmen zerre kadar seçim heyecanı yok. Niye? Çünkü muhalefetin heyecanı yok. Çünkü muhalefetin kazanma gibi bir umudu yok. Muhalefetin seçim stratejisi yok. Biz 31 Mart’ta seçim olacağını yeni mi öğrendik? 5 yıldır biliyoruz değil mi? Normalde şunu yapmaları gerekmiyor mu? Hani boks maçlarında bir ara olur. Geçersin koltuğa oturur, dinlenirsin. Terini silerler filan. Ağzına 1 bardak su verip ‘’hadi devam’’ derler. Bir daha çıkarsın maça. 24 Haziran’dan hemen sonra, tamam, bir yarıştan çıktın, ama 25 Haziran’dan itibaren şunu demeleri gerekiyordu: ‘’Tamam, bu seçim gitti, teknik olarak veya bazı nedenlerle yapamadık.’’

AKP %42’ye düşmüş aslında. İstanbul, Ankara bıçak sırtında.

Zaten bütün devlet imkânlarına ve MHP’nin desteğine rağmen, adam 750 bin farkla kazanmış. ‘’Evet, şimdi İstanbul’a ne yapacağız? Nasıl bir aday koyalım ki bütün toplumsal kesimin ittifakı haline gelsin? Topluma o adayı nasıl tanıtacağız? Güvenilirliğimizi nasıl sağlayacağız? Nasıl kampanyalar yapacağız? Bu adam bütün medyayı kapatmış, biz hangi yollarla insanlara ulaşacağız?’’ Daha da ilginci, devletin bütün imkânlarını aldığı için muhtemeldir ki bizim aklımıza hayalimize gelmeyecek vaatlerde bulunacak. Atıyorum, sen diyeceksin ki elindeki imkanlarla ‘’5 km. metro yapacağım.’’ Adam diyecek ki ‘’ben 500 km. yapacağım. Kasa bende değil mi istediğim kadar veririm.’’ Yani icraatta da yarışamayacaksın. Peki, bir şey yapman gerek. Bir farklı yol, bir farklı söylem. E bunu da kurmamışsın. Bir strateji kurmuş olsa ‘’İstanbul adayı kim olur?’’ diye şu anda bir arayış içinde olmazlardı. İstanbul adayını 25 Haziran’da belirlemiş kafanda olurdun. Hadi bunu geçtik. Ağustos’un başında dersin ki ‘’biz çok önemli bir seçime daha gidiyoruz. Bizim seçimden başka bir seçeneğimiz yok. Adayı belirlememiz lazım. Bu adayı da şimdiden el altından topluma güven verecek bir hale getirmemiz lazım. Kampanyamızı, projelerimizi hazırlayalım. Kimin çıkacağı önemli değil. AK Parti kimi aday gösterirse göstersin. İsterse Tayyip Erdoğan’ın kendisi gelsin. Biz topluma ne söyleyeceğiz? Hangi hikâyeyle oy isteyeceğiz? Hangi hayali yaratacağız? Hangi umudu izah edeceğiz? Peki, niye yok? Sadece aday meselesi değil ki? Muhalefet seçmeni sandığa nasıl götürecek çok merak ediyorum.

Sandık küskünlüğü var değil mi? Bu 24 Haziran travması bitmedi mi sizce?

Bence hiç bitmedi. Sosyal medyada da hepimiz görüyoruz aslında. Toplumun bir kısmı şalteri indirdi. Siyasete dönüp bakmıyor bile. Aslında siyasete bakmaması çok sağlıklı bir şey. Ama böyle bir dönemde değil. Normal bir dönemde olsa, işlerin tıkırında gittiği…

Hukukun, demokrasinin, ekonominin işlediği.

Evet. Hukukun ve adaletin olduğu, ekonominin normal işlediği, işlerin yolunda gittiği bir dönemde toplumun siyasetle ilgilenmemsi iyi bir şeydir. Çünkü siyasetle ilgilenen toplumlar geri kalmış toplumlardır. İleri, medeni toplumlar daha çok sanatla, edebiyatla, tiyatroyla, kitapla, sinemayla, çocuklarıyla, eğitimleriyle, kendi hayatlarına tat katacak farklılıklarla ilgilenirler. Ama ülkemiz çok kötü durumda olduğu için biraz daha siyasete ağırlık veriyoruz. Buna rağmen kapatmışlar. O toplumu nasıl uyandıracaksın? Onu nasıl umutlandıracaksın? Hangi sözle? Bunu kurmamışsın.

Tabii bunu yapıp bir de karşı partinin seçmeninden oy alman gerekiyor kazanmak için.

Önce kendi seçmenini sandığa götüreceksin sonra muhalif seçmeni… AK Parti’ye kızan muhalif seçmene şöyle bir sözüm vardır benim. Mesela bir AK Parti’li seçmen gelip dese ki ‘’arkadaş, sen memnun değilsin kendi partinden, beni niye çağırıyorsun oraya?’’

Bir CHP’liye ya da İYİ Parti’liye.

Evet. Bir CHP’liye, İYİ Parti’liye ya da HDP’liye, fark etmez. ‘’Sen partinden memnun musun? Hayır. E beni niye çağırıyorsun oraya?’’ dese ne diyeceksin?

Peki, burada adaylar üzerinden bir memnuniyet kurmak mümkün değil mi?

Adaylarla memnuniyet olmaz. Şöyle olabilir. Yerelde olacaktır. Diyelim ki Trabzon’da, Mersin’de Eskişehir’de adaylar yarışacak. Kutuplaşmanın etkisi mutlaka olacaktır. Ama adayların da etkisi olacaktır.  Ama biz burada birkaç şehre sembolik bir anlam yüklüyoruz. Sadece biz yüklemiyoruz, iktidar da yüklüyor. Ne dedi Devlet Bahçeli? ‘’Büyükşehirler kaybedilirse cumhurbaşkanlığı sistemi zedelenir.‘’ Belli ki onlar da o sembolik anlamı yüklüyor. Bu sembolik anlamı yüklediğin yerde sadece adayla çıkamazsın. Sadece adaya yükleyemezsin. Bir sözün olması gerekecek. Yani, İstanbul’u kazanmak demek yeni bir siyasetle Türkiye’yi kazanmak demektir. İstanbul’u kazandığın an başka bir atmosfer doğar Türkiye’de. Doğabilir. Yüzde yüz doğar da demiyorum. Çünkü ortada otoriter bir yönetim olduğu için ne yapacak, nasıl kararlar alacak onu da kestiremiyorum bundan bağımsız söylüyorum.

İstanbul’a da kayyum atamazlar herhalde.

Niye yapmasın? Önünde ne gibi bir engel var? Kim ne yapabilir ki?

Bir yanıtım yok.

Dahasını söyleyeyim: Tayyip Erdoğan çıkıp ‘’bu belediye seçimleri gereksiz. 2019’dan sonra belediye başkanlarını atamayı düşünmemiz lazım’’ demedi mi? Diyelim ki kaybetti İstanbul’u. 6 ay sonra çıkıp ‘’belediye başkanlarını feshediyoruz. Bundan sonra hepsini atamayla görevlendireceğiz’’ dese kim ne diyecek ki?

Yüksek sesle dillendirmeyelim.

Hayır yani bunu ‘’yapsın’’ anlamında söylemiyorum. Bunu yapabilir. Tüm bunların yapılabilirliğini hesaba katarak bir strateji uygulanması lazım. O yüzden İstanbul Belediyesi’ni kendilerine de şöyle yorumladım: ‘’İstanbul’u bir icra yarışına dökemezsiniz. Yepyeni bir siyaset göstermeniz lazım.

‘’Ben orada şu kadar yeşil alan yapacağım. Şu kadar metro yapacağım.’’

Hiçbir anlamı yok. Şöyle düşünün: Eğer siyaset futbolsa, iktidar partisi Messi’yi piyasaya sürüyor.  Ben futboldan çok anlamam ama Messi’yi az çok duymuşumdur.

Son dönemlerde biraz düşüşte ama yine de bir ismi var.

E tamam, Maradona diyelim. Maradona’yı herkes bilir. Eğer siyaset futbolsa, adam Maradona’yı sürüyor piyasaya. Sen Hakan Şükür, Emre bilmem kim ya da kim var Türklerden, say birkaç futbolcu?

Türkiye’deki bütün büyüklere de nazar değdi. Arda Turan, Emre Belezoğlu.

Diyelim ki Arda Turan’ı sunuyorsun Maradona’nın karşısına. Anlamı yok. O yüzden icraatla yapamazsınız bunu. Senin şöyle demen lazım: ‘’Sen siyaset, futbol olarak mı görüyorsun? Ben de bunu boks maçına çeviriyorum. Öyle bir aday çıkaracağım ki bambaşka bir telden çalacağım. Öyle bir strateji, öyle bir hikâye, öyle bir yaklaşım geliştireceğim ki Kürt’ü de heyecanlandırıp sandığa götüreceğim, Atatürkçüsünü de. Daha doğrusu, gidişattan memnun olmayan herkesi önce bir heyecanlandıracağım. Bu birincisi. Sandığa götüreceğim, yetmez. Bir de gidişattan memnun olmayan AK Parti’linin de bir kısmını alacağım.’’ Onun dili, onun hikâyesi lazım.

Aslında bu alındı. Referandumda İstanbul’da ‘’hayır’’ oyu çıktı. Geçmişte yapıldı yani. Yapılmamış bir şeyi yapmak durumunda değilsin aslında.

Referandumda şöyleydi: Somut iktidar kaybı yoktu. Bir iktidar kaybı olmadığı için o zaman birçok AK Parti’li de ‘’yeter kardeşim, o kadar da değil’’ demiştir.

Ama şimdi memnuniyetsiz kesimleri de ‘’AK Parti’nin memnuniyetsizleri’’ olarak adlandırabiliriz.

Ben AK Parti içindeki memnuniyetsizleri şu anda %40’lara ulaştığını düşünüyorum. CHP’liler, en azından bir kısım CHP’liler, CHP’ye hangi duygu ile oy veriyorlarsa, AK Parti’deki %40 da AK Parti’ye aynı duyguyla oy veriyor.

Siz devam edin. Heyecanlandıracak biri diyorsunuz.

Evet. Bir: Heyecanlandıracak biri. Gençleri, kadınları çekecek, toparlayacak biri. İki: Yeni bir hikâye, yeni bir söz, yeni bir siyaset anlayışı. Ben bunu söylediğimde sanki uzaydan bir cümle söylüyormuşum gibi algılanıyor. Yeni bir siyaset anlayışına ihtiyaç var. İstanbul, Ankara seçimleri bu anlayışı gösterebilmek için olağanüstü bir avantaj. Çünkü İstanbul ve Ankara adayının sözü her yere ulaşacak. Sadece İstanbul’a değil, Diyarbakır’a, Konya’ya ulaşacak. Sen aslında ‘’biz yepyeni bir siyaset getiriyoruz Türkiye’ye’’ diyeceksin. Türkiye değişti artık. Siyaset futboldu. Biz onu boksa çevirdik. Ya da karateye çevirdik. Veyahut yogaya çevirdik. Her neyse o. Ona çevirdik. Onu da böyle yapacağız.

Bu belli siyasetin reddiyesi herhalde diyorsunuz.

Bütünüyle reddiyesi. Mevcut siyaseti tamamıyla reddedecek. Mevcut parti anlayışını da reddedecek. Elinin tersiyle itmiş olacak. Bu öyle bir yaklaşım. Partiler de gerçekten kazanmak istiyorsa…

Bu partilerin zor karar vereceği bir şey.

Niye zor?

Ankara’da Mansur Yavaş isminde anlaşamıyorlar.

Ben de tam onu söylüyorum. Normalde eğer dertleri Türkiye ise 2 dakikada karar verirler. Eğer gerçekten dertleri Türkiye ise, anketlerden Mansur Yavaş çıkmışsa, Mansur Yavaş üzerinde hemen anlaşırlar. Ama dertleri Türkiye olmadığı için bu zor. Ben ‘’CHP veya İYİ Parti kendi iddiasından vazgeçsin’’ demiyorum. ‘’Biz sıkıştığımız bir alandayız. Bu hikâyeyi yazamıyoruz. Bu hikâyeyi oluşturacak aktörleri bir araya getiremiyoruz. Bu hikâyeyi yazacak argümanları da toparlayamıyoruz, imkânımız yok. Ama öyle bir aday koyalım ki bizim de yolumuzu açsın, bize de rehberlik etsin.’’ ‘’Bu aday gelsin, tek başına bir parti gibi hareket etsin’’ demiyorum. CHP’nin adayıysa, CHP’ye bir çıkış yolu açsın. CHP’yi de sürüklesin. Seçmenini de, tabanını da alsın bir yere götürsün. O yer neresi? Bunu söylemekten vazgeçmiyorum biliyorsun: İstanbul adayının, CHP’yi, CHP’lileri odasından çıkarıp salona getirmesi lazım. Benim ‘’salonda toplanalım’’ dediğim meşhur metaforum var ya. O seçmeni alacak, ‘’gel, korkma! Benimle birlikte gel. Biz yepyeni bir yere gidiyoruz. Seni yeni dostlarınla tanıştıracağım’’ diyecek. Sonra dönüp öbür tarafa… Bunu buraya taşıyacak irade, karakter, güvenilirlik, olgunluk, cesaret gerekiyor. ‘’Acaba mahallem nedir? Acaba iktidar bana ne der? Acaba Tayyip Erdoğan bana ne der?’’ diye çekinmeyecek.

O salondaki karşılaşmadan korkmayacak.

Salondaki karşılaşmadan da korkmayacak. Onları salona taşıyacak. Sonra dönüp AK Parti’lilere ‘’Bak biz salondayız. Biz dostuz, kardeşiz. Gel salona, bu evin nasıl yönetileceğini beraber konuşalım. Sen de salondasın. Bizim odamız değil’’ diyecek. Şu anda mevcut aktörlerin tamamı seçmeni kendi odasına çağırıyor.  Yeni bir siyaset anlayışı diyorum ya, ‘’salona gel, salona çağır’’ diyorum. Türkiye’de yeni bir siyaset anlayışına ihtiyaç var derken tam olarak söylediğim şey bu. Sadece CHP değil, İYİ Parti de öyle. Beni kendi odasına çağırıyor. Ben senin odana gelmem. Çünkü senin odandaki yemeği de beğenmiyorum, kanepeyi de beğenmiyorum. Senin odana gelirsem orada misafir olacağım, sen o odanın sahibisin. Ben misafir olmak istemiyorum. Salona sen gel. Bu salonda benim olduğumu da hesaba kat, bir Kürt siyasetçisinin de olduğunu. Bir ateistin, hatta bir Ermeni’nin, bir Yahudi’nin de bu salonda olduğunu hesaba kat, ona göre bir politika geliştir.

Bu salon ilkeleri de çok zor değil herhalde. Demokrasi, adalet, çoğulculuk, insan hakları.

Bu kadar. Salondaki ilkeler hepimizin kabul ettiği ortak değerler: Eşitlik: Kimse kimseden üstün değil. Adalet: Herkes hukuk karşısında eşit olacak. Bağımsız bir yargı herkese eşit davranacak. Özgürlük: Herkesin her şeyi söyleme, eleştirme, yönetime katkı sunma hakkı var. Başka? Çocuklarımıza iyi eğitim: Hakkari’deki çocukla, Edirne’deki çocuğun iyi eğitim aldığı ama aynı zamanda, devlet imkanlarından, ülkenin imkanlarından eşit faydalandığı. Salona bu ilkeler üzerine gelecekler. Ama gelmiyorlar, kendi salonlarına çağırıyorlar. Bir AK Partili de haklı olarak şunu diyor: ‘’Ben niye senin odana geleyim. Sizinkiler sizi odanızdan memnun değil ki. Sizin odadakiler sizin odanın konforundan, oradaki rahatlıktan hatta oradaki paylaşımdan bile memnun değil. O zaman beni niye çağırıyorsun?’’ Çünkü Türkiye’de bir ev sahibi var, bir de kiracı. Her birimiz bazı alanlarda kiracıyız. Mesela ben ne kadar demokrasiyi savunursam savunayım, ne kadar özgürlük dersem diyeyim… Hatta bir ara öyle bir espri de yapayım dedim, yanlış anlaşıldı yapmadım. Ben şehir şehir dolaşıyorum. Her hafta sonu mutlaka bir şehirdeyim, konferanslara gidiyorum. Anlattıklarıma buyursunlar baksınlar. Konferanslarımı yayınlıyorum. Demokrasi anlatıyorum, laiklik anlatıyorum, cumhuriyet felsefesini anlatıyorum, parlamenter sistemi, toplumsal bütünlüğü anlatıyorum. ‘’Bir araya gelmemiz lazım’’ diyorum. Kadın haklarını, kadının toplumdaki yerini anlatıyorum. Ama ben ölsem, ortalama bir CHP’li olamam. CHP’liler beni kabul etmez. Çünkü ‘’sen CHP’li değilsin’’ diye bakarlar. HDP’li de olamam. Her gittiğim yerde ‘’bu ülkede Kürtler insan gibi yaşamalı, eşit vatandaş olmalı. İstediği gibi dilini kullanmalı. Siyasette özgürce harekete edebilmeliler. Selahattin Demirtaş hapiste olmamalı’’ derim ama yine de beni HDP’li olarak kabul etmezler. Çünkü HDP’li değilim. Zaten onlara ‘’ben HDP’li olmayayım, siz benim gibi olun’’ diyorum. Yani, partileriniz değil, değerleriniz olsun. Salona gelin.

O yüzden, adayların önce kendi tabanını toplayıp salona getirebilecek bir güçte, bir karakterde olması lazım. Birinci adım: Yazdığı, anlattığı hikâyeye tabanını inandıracak. İkincisi: O yazdığı, anlattığı hikâyeyi hayale dönüştürüp, öbür odadakileri de inandıracak. Yapılamaz mı? Bence çok basit.

Bu profiller Türkiye’de var mı?

Niye olmasın?

Mansur Yavaş Ankara için böyle bir profil midir sizce?

Yüzde yüz ‘’budur’’ demiyorum. Ama bence Mansur Yavaş mevcut adaylar içerisindeki en iyilerden bir tanesidir. Mansur Beyle bazen konuşuyorum. Hâlâ kendi geçmişiyle ilgili bir bağ kurduğu yerler var. Belki odasından çıkmış ama hâlâ sırtını odaya dayadığında kendini daha rahat hissediyor. Onu da anlayışla karşılıyorum çünkü buradakiler itiyorlar.

Tabii. Çünkü CHP teşkilatı ile yaşadığı sorunlar belki de seçim sonucuna mal oldu.

CHP teşkilatı ile yaşadıkları, kimi solcu aydınların ‘’Mansur Yavaş’ın ne işi var?’’ demeleri. İnsan ister istemez kendini eski mahallesine doğru iteklenmiş hissediyor. Bence Türkiye’de böyle bir sürü insan var.

İstanbul için sizin gönlünüzden geçen, kazanma ihtimali olan ve Türkiye’de siyasetin önünü açacak bir aday olsa iyi olur diyorsunuz.

Böyle bir aday olsa başka bir şey olurdu.

Peki, işaretler muhalefet için böyle bir adaya gidiş olduğunu gösteriyor mu, ne dersiniz?

Ekrem İmamoğlu’nun adı geçiyor. Bildiğim kadarıyla Ekrem İmamoğlu düzgün bir insan. Ama bunu yapabilir mi? Bu hayali yaratabilir mi? Mesela, hiç konuşmasını dinlemedim. Konuşma o kadar önemli ki. Bunu daha önce birkaç yerde de anlatmıştım: Biz referandum sürecinde ‘’evet-hayır’’ kampanya çalışması için ‘’beyin nasıl çalışır? Bir toplum, bir birey nasıl ikna edilir?’’ konusu üzerine bir nörologdan sunum almıştık. Bu o kadar bilimsel bir şey ki. Laf olsun diye söylenmiyor bunlar. Beynin bir çalışma şekli var Mesela şu kameranın düğmesine basacaksın bizi oradan gösterecek. O düğmeye basmazsan göstermiyor. Nörologun dediği şuydu: ‘’Karşınızdakini ikna etmek için ses tonunun etkisi %35. Kim olduğunun etkisi %55. Kullandığınız verinin etkisi %8.’’ Beyin böyle çalışıyor. Aynı cümleleri, diyelim ki Atatürkçü kesime ben söylediğimde %10 etki ediyor. Yılmaz Özdil söylediğinde %95 etki ediyor. Ama aynı cümleleri, diyelim ki dindar muhafazakâr kesime Tayyip Erdoğan söylediğinde %95’le başlıyorsun. Seküler biri söylediğinde %5-%10’lara başlıyorsun. Ses tonu zaten başlı başına etkili. Ses tonu aslında özgüvenin göstergesidir. O ses tonunu aldığında karşıdaki beyin şöyle algılıyor: ‘’Bu çok özgüvenli biri. Bunu bir dinleyeyim. Kendi sözüne kendi de inanıyor’’ diyor vurgularına bakarak. Otomatik olarak kulağını ona açıyor beyin.

Ekrem İmamoğlu’nun adı geçiyor ama bunları yapabilecek kapasitede mi bilmiyorum. Geç kalınmış bir şey. Ekrem İmamoğlu’nun anlatılması lazımdı.

Şu anda zaman açısından bir dezavantajı var değil mi?

Evet, tanınırlılık olması lazımdı. Bir belediye başkanlığından geldin. Hikâyen var mı? O bölgede yazmış olabilirsin ama çok yerel bir şey. Bugüne kadar Diyarbakır’daki de, İstanbul’daki de, Bağcılardaki de az çok…

Aslında Muharrem İnce’nin 50 günde tırmandığı bir ivme vardı. Benzer bir şey yakalanabilir mi? Gerçi bahsettiğimiz seçmen şu anda çok düşmüş bir halde.

Muharrem İnce ve muhalefet, o tırmanma enerjisini çok hovardaca harcadıkları için o seçmenin büyük bir kısmı gitti.

Peki, iktidarda bir panik havası görüyor musunuz? Eski Başbakan Binali Yıldırım’ın İstanbul adaylığı ki protokol sorunlarını çözmeye çalışıyorlar şimdi. Gelen bakanları havaalanında karşılamaya gitmek gibi bir protokol görevi olan bir konuma talip oluyor. İktidarda da bir panik görüyor musunuz?

‘’Bir panik görüyorum’’ dersem kendimizi kandırmış oluruz. Ama bir iflas görüyorum. Sonuçta adam da bir seçime giriyor. Kendince, as elemanını sürüyor piyasaya, rastgele bir elemanını koymuyor. Zaten Ankara’ya Kayserili birini aday göstermek bence iflas demek. Ankara için doğru dürüst, pırıl pırıl bir genç yok mu içinizde?

İzmir’e de Denizlili bir aday. İzmir’i de denediler aslında. Ticaret Odası Başkanı’nı göstermek istediler ama ikna edemediler.

Edemediler. Bir panikten ziyade, bir yorgunluk ve iflas var. Yani ‘’aman kaybeder miyiz?’’ gibi bir hava yok. Bir kere zaten adam işi boş bırakmıyor, asılıyor. Bugün Üsküdar’daydım. Üsküdar’ın her tarafını donatmış. ‘’Tayyip Erdoğan Üsküdar’a geliyor. Açılışlar var. Şunları yapacağız, şu şu yatırımları yapacağız.’’ Yapıyor zaten. Muhtemeldir ki bence İstanbul’da Tayyip Erdoğan’la yarışılacak. Tayyip Erdoğan’la yarışacak aday, Erdoğan’ı taca çıkaracak bir hikâyeye, bir üsluba, bir yaklaşıma, bir politik söyleme ihtiyacı var. ‘’Şehirleri mahvettin, betona gömdün. Biz de geliyoruz’’ söylemi doğru değil. Onun seçmeni seni duymuyor ki zaten.

Dediğim gibi, mevcut iktidarda bir panik yok. Ama bir yorgunluk ve iflas var. Fakat muhalefet o kadar heyecansız, o kadar strateji yoksunu, o kadar cesaretten uzak ki iktidarın paniklemesini gerektirecek hiçbir durum yok ortada. Zaten bence, bütün otoriter rejimlerde işleyen bir mekanizmanın çok benzeri bizde de işliyor. Nedir o? Gidişata direnenler birkaç seçime gider. Eğer muhalefet o işi organize edemiyorsa hezimete uğrarlar. İkinci, üçüncü seçimde katılım düşer. Katılım düştüğünde, iktidar normalde %30 oy alır ama katılım oranı %60’lara düştüğü için yeniden %50’yi bulur.

Türkiye o sürece mi gidiyor?

Şu anda o sürecin ilk aşamasında.

Muhalefet bunun farkında mı?

Bence değil. Zaten muhalefetin ‘Türkiye’ diye bir derdi yok. Gerçekten samimi olarak söylüyorum. Bunu kötü niyetle yapmıyorlar. Yani kimseyi suçlamıyorum. ‘’Bunlar da yaramaz adamlar anlamında söylemiyorum. Siyaseti meslek edinmiş bir grup var orada. Onlar için siyaset bir meslek.

Ve bunu iyi yaptıklarını düşünüyorlar aslında.

İyi yaptığını düşünmesine gerek yok.

Türkiye için iyi yaptıklarını düşünüyorlar.

Evet. ‘’Bu benim işim. Ancak bu kadar yapıyorum’’ diyor. Ama şunu demiyor:

‘’Ben yapamıyorum’’ demiyor.

‘’Ben yapamıyorum, başka biri gelsin demiyor.’’ 2 ay önce milletvekili olmuş. 2 ay sonra belediye başkanlığına aday mesela. 20 yıldır orada milletvekilliği yapmış, genel sekreterlik yapmış, genel başkan yardımcılığı yapmış, belediye başkanlığı yapmış. Ülkenin geldiği nokta ortada. Biri de çıkıp ‘’ben bu işi bırakıyorum, bu bana göre değil’’ demiyor. Siyaset, sorumluluk üstlenmektir, bir makama atlamak değil. Mevcutların hiç biri ‘’ben aldığım sorumluluğu yerime getiremedim’’ demiyor. Mevcut siyasi aktörlerden hiç biri ‘’ben doğru dürüst siyaset yaptım’’ diyebilecek durumda değil. Niye? 16 yıldır yeniliyorsunuz. Hepiniz beraber yenildiniz. 16 yıldır yeniliyorsun artık niçin devam ediyorsun? ‘’CHP’de genel başkan değişsin’’ anlamında söylemiyorum bunu. Mesele CHP’de genel başkan değil. CHP’de niye her seçimde aynı insanlar aday? CHP’nin tabanında -ben de tanıyorum- yüz binlerce genç, pırıl pırıl insanlar var. Niye onlara yer vermediniz mesela? Bir seçimde sen yaptın, olmadı, çekil. Niye ‘’yapamadık. Topluma güven veremedik, inandırıcı olamadık. Etkimiz olmadı. Bunu sağlayamadık’’ demedin? ‘’Hayır, devam ediyorum.’’ Siyaseti meslek edinen erbap dediklerimiz için normalleşmiş bu olup bitenler. ‘’Biz elimizden geleni yapıyoruz, ne yapalım?’’ Maaşını alıyor, bir pozisyonu da var.

Bir süre sonra seçmeni suçlamaya dönüşüyor bu.

Evet. ‘’Beni anlamıyorlar, bizi duymuyorlar. Bunlar zaten böyle.’’ Arkadaş, ‘’ben yapamıyorum’’ desene. Yapabilseydin, zaten Türkiye bu halde olmazdı. Vahim durumumuz şu: Bir tane yok. Bir tane ışık yok. Bir kişiden bahsetmiyorum. Tabii ki partilerin içinde düzgün milletvekilleri vardır, hepsini töhmet altında bırakmak istemem. Partilerden bir tanesi düzgün olsa millet oraya yönelecek. Ama yok. Çok samimi olarak söylüyorum, şu anda oy verebileceğim bir parti bulamıyorum. Ben bulamıyorsam seçmenin önemli bir kısmı bulamıyor demektir.

Şimdi geldiğim nokta: Stratejin yoksa, milleti şaşırtacak, heyecanlandıracak bir hamlen de yoksa -mesela 24 Haziran referandumda boykot tartışıldı. Ben çok karşı çıktım- bari boykot et şu seçimi. Nasıl olsa kaybedeceksin, bari adama meşruiyet kazandırma. ‘’Bambaşka bir yöntem geliştirene kadar, senin karşına çıkabilecek duruma gelene kadar biz bıraktık’’ de. Rocky filmi vardı. Bir nedenle ara verir boksa. Sonra yeniden karar verir başlamaya. En az 2 yıl antrenmanlara gider. Hoca tutar, antrenman yapar. ‘’Bir gün senin karşına çıkacağım. O gün gelecek. Çıktığımda da indiririm.’’ O 2 yıllık hazırlığın sonunda çıktığında da rakibini indirir. E, senin bir hazırlığın yok. Hiçbir seçimde de olmuyor. Bari bu otoriterliğe meşruiyet kazandırma. Yapamıyorsun, aday belirleyemiyorsun. Reklam, strateji kuramıyorsun. Muhtemeldir ki şu anda hâlâ reklam kampanyaları yoktur ortada.

Daha 4 ay var, bekleyelim. Çok mu az kaldı?

4 ayda nasıl toparlayacaklar? Nasıl ulaşacaklar insanlara? Millet televizyon izlemiyor. Öyle bir durum var. Program izlemiyor. Hepimiz biliyoruz. Yazarlar, çizerler bunu iyi bilir: Benim yazılarım eskiden 5 okunuyorsa şu anda 2 okunuyor.

İzlenmelerde de belli ediyor kendini zaten. Gazete satışları, televizyonlar vs.

Tabii, düştü. Ben konferanslarda ‘’televizyon açmıyorum, gazete okumuyorum Levent Bey. Hiç bakmıyorum, görmüyorum’’ diyen bir sürü okurumla karşılaşıyorum. Hatta geçenlerde bir hastaneye gittim. Doktor tanıdı beni. ‘’Levent Bey, sizi görünce kaç zamandır Medyascope.tv’yi açmadığımı fark ettim’’ dedi.  Aynen böyle söyledi. ‘’Sizi görünce kaç zamandır Medyascope.tv’ye bakmadığımı fark ettim.’’

Neyse canım, bize yeni izleyiciler de geliyor.

Mutlaka gelir. Biri gider, öbürü gelir. Ama insanlar kapatıyorlar kendilerini.

Çok belli.  

Böyle bir ortamda bu umudu nasıl açacaksın?

Şalter kapatmayı gözlemlemek mümkün. Katılıyorum buna.

Evet. O yüzden ben şunu söylüyorum: Türkiye, siyaseti meslek edinmiş bütün aktörlerden kurtulmak zorunda. Türkiye’de, iyi eğitimli, pırıl pırıl, demokrat, yetişmiş milyonlarca genç var. Kimliği, inancı fark etmez. O çocukların önünü açmamız lazım. O çocukların kendinden büyüklere şunu demesi lazım: ‘’Çek git kardeşim, mahvettiniz ülkeyi. Çıkın, biz düzelteceğiz, toparlayacağız’’ diyebilecek durumdalar bence. O çocukların önü açılmıyor. O çocuklara umut verilmiyor. O çocukların ellerinden tutacak kimse yok. Benim bütün çabam, olabildiğince gençleri ortaya çıkaralım. Onlar yeni bir siyasi anlayışla yeni bir aktör pozisyonuna gelsinler.

Hep söylemiyor muyuz? Dünyanın her yerinde bir siyasetçi başarısızsa gidiyor. Bizde ölene kadar siyasetçiler. Siyaset bir meslek değil. Dünyanın hiçbir yerinde meslek değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, bir siyasetçiye ‘’’mesleğiniz nedir?’’ diye sorulduğunda ‘’ siyasetçiyim’’ kelimesini kullanamaz. ‘’Doktorum’’ der, ‘’ekonomistim’’ der, ‘’siyaset bilimciyim’’ der, ‘’felsefeciyim’’ der. ‘’Ben siyasetçiyim’’ demez. Adam 20 yıldır, 25 yıldır milletvekili. ‘’Senin mesleğin ne?’’ diye soruyorsun. ‘’Siyasetçiyim’’ diyor. Bir insan 25 yıldır belediye başkanı olur mu? Benim aklım almıyor. Dönemseldir, sorumluluk yüklemektir. Sizin bölge dedi ki ‘’İrfan Bey, biz size çok güveniyoruz. Bize işinin ehli, güvenilir bir insan lazım.’’ Mesela apartman yöneticisi nasıl seçilir? ‘’Burada bu işi en iyi kim yapabilir?’’ diye bakarlar. Rant ve makam olmadığı için kimse de atlamaz oraya. Siyaset, tıpkı apartman yöneticiliği gibidir. Türkiye’de olmalıdır. ‘’Türkiye’de bu işi en iyi kim yapabilir?’’ diye bakacağız içimizde. O da diyecek ki: ‘’Yapmayın. Ben doktorluk yapmak istiyorum.’’ Mesela ben ‘’yazarlık yapmak istiyorum. Ben konferanslar vermek istiyorum. Entelektüel bir çaba içinde olmak istiyorum’’ diyeceğim. Ama etrafımdaki birçok insan ‘’yok, tamam, o işlere biraz ara ver. Herkesin sana hizmet edecek hali yok. Bir dönem de sen edeceksin. Bu dönemde senin yapman lazım bu işi.’’ Ben de şöyle diyeceğim: ‘’Tamam, lanet olsun! Ama işimi düzgün yapacağım.’’ 4-5 sene sonra toplum ‘’artık sen o değilsin’’ diyecek. ‘’Tamam, o zaman gidiyorum’’ diyeceğim. 

Bu işi buraya döndürmemiz lazım. Çünkü mevcutlar siyaseti meslek edindikleri için, o kabın içinde çürüdüler. Duygularını, reflekslerini, heyecanlarını kaybettiler. Normal bu. Kaybolur.

Bu, iktidar için de, muhalefet için de, hepsi için geçerli.

Hepsi için söylüyorum.

Ama iktidar bunu sürdürmek için otoriterleşerek yapıyor.

İktidar, devlet imkânlarıyla, güçle, etrafına insan topluyor, sürdürüyor. Ama muhalefetin söze ihtiyacı var. Sözden, eylemden, başka sermayesi yok. Bizim şu anda topluma ulaşmaktan, ikna etmekten başka yolumuz yok. İhtilal yapamayacağımıza göre, devrim yapamayacağımıza göre, sokakları yakıp yıkıp, iktidarı indiremeyeceğimize göre tek bir yolumuz var: Bu seçmenle konuşup onu ikna etmek. O kadar. Onu ikna etmenin yolu da yeni bir dilden, yeni bir anlayıştan geçiyor. Umut ederim ki yapabilirler.

Bu da güzel bir son söz olsun. Uzun bir sohbet oldu ama eminim siz de keyif almışsınızdır. Başka özel yayınlarda görüşmek üzere, hoşça kalın.

Tania Taşçıoğlu Baykal

11.Aralık 2019

Süre: 50.10

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

En Yeniler

Haftanın en popüler içerikleri