Harvard Üniversitesi Kütüphanesi Başkanı Robert Darnton: “Dijital, demokratik bir güç olarak kalabilir”

Kitap tarihçisi ve Harvard Üniversitesi Kütüphanesi Başkanı Robert Darnton, Google ya da Amazon karşısında, bilgiye ücretsiz ve dijital bir erişim için verilen kavganın başını çekenlerden biri oldu.

Amerikalı tarihçi Robert Darnton kitap, matbuat, ansiklopedi, inançlar, halk kültürü, ya da sansür üzerine kaydadeğer eserlerin yazarı. Bu konuda kendisiyle yapılan Fransızca bir söyleşi için tıklayınız.

kitap

Kitapları:
• The Great Cat Massacre and Other Episodes in French Cultural History. New York: Basic Books. 1984. (Türkçe’de: Büyük Kedi Katliamı, Aydınlanma Fransa’sında Düşünceler, İnanışlar, çev: Mustafa Yılmazer, Koç Üniversitesi Yayınları, 2015).
• Edition et sédition. L’univers de la littérature clandestine au XVIIIe siècle. Paris: Gallimard. 1991.
• The Case for Books: Past, Present, and Future. New York: NY Public Affairs. 2009.
• The Devil in the Holy Water, or the Art of Slander from Louis XIV to Napoleon. Philadelphia, PA: Univ. of Pennsylvania Press. 2009.
• Censors at Work: How States Shaped Literature. New York, NY: W. W. Norton. 2014.

harvard
Harvard Üniversitesi Kütüphanesi

Harvard Üniversitesi kütüphanesinin başına geçen bu kültür tarihi ve Aydınlanma Çağı uzmanı, 18. yüzyılda Diderot’nun Ansiklopedi’sinin üstlendiği kavgayı 21. yüzyılda özellikle Google’a karşı bilginin kamusal ve dijital bir erişimi için yürütenlerden biri.
Çalışmalarında bilhassa dijital devrimin bilgiye ve onun dolaşımına yaptıklarını inceliyor ve “emektar kitap ile elektronik kitap arasındaki” ortak alanları, ya da kütüphanelerle İnternet’i birbirine bağlayabilen “karşılıklı avantajlar”ı araştırıyor. “Bir yandan şimdiki zamanın sorunlarıyla uğraşırken geleceği araştırma yolundaki her deneme, bence, geçmişin incelenmesi üzerine kurulmalıdır” diye yazıyor.
Öyleyse hakikatin ve bilginin geleceği ne durumda? Kimin elinde olacak? Kimin erişimi olacak ve hangi şartlarda? Kitabın tarihi yarın üzerine ne öğretiyor bize? Her ne kadar bilginin değişken ve tartışılabilir olduğunun ortaya çıkması için İnternet’i beklemek gerekmemiş de olsa, aktarım süreçleri bizzat metinleri nasıl dönüştürüyor?
Kendisiyle Joseph Confavreux’nün yaptığı ve 15 Mart 2018’de Mediapart’da yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Darnton
Robert Darnton

Fransızcaya L’Apologie du livre (“Kitaba Övgü”) diye çevrilen kitabınıza şu sözlerle giriyorsunuz: “İletişim araçlarından hiç yakınmadığım gibi, bunların beş asır önce Johannes Gutenberg’in özgürleştirdiği güçle paralelliğini gösterme olanaklarını aramayı diliyorum.” Dijitalin demokratik vaatleri size hâlâ geçerli görünüyor mu? Yoksa “uydurma haberler” (fake news) ve “hakikat-sonrası” (post-truth) zamanında, bu vaatler çökmek üzere mi?

Bu “hakikat-sonrası” mefhumu üzerine şüpheciliğimi koruyorum, ama sosyal medyanın demokrasi için bir tehlike ve tehdit oluşturabildiğini gerçekten düşünüyorum. Rusya’nın ABD’de ya da Avrupa’da demokratik süreçleri manipüle etmeyi ne derecede başardığını bilmiyorum, ama şimdiye kadar tahayyül etmemiş olduğumuz bir kusurluluk saptanıyor.
O kitabı yazdığımdan beri hakiki bir değişimdi bu. İnternet iki yönde de etki edebilecek bir güç; fakat suiistimallere ve tedirginliklere rağmen, dijitalin demokratik bir güç olarak kalabilme olgusu hakkında iyimserliğimi koruyorum.
Bizim DPLA (Digital Public Library of America-Amerika Dijital Halk Kütüphanesi) bu okumayı yapmamı kolaylaştırıyor. Bu şekilde 18 milyon kitabı herkesin erişimine açtık. Avrupa ya da Latin Amerika’daki kütüphanelerle tasarladığım bağlaşmalar sayesinde, on yıla kadar herkese açık bedava bir uluslararası kütüphaneyi erişime sunmanın tasavvur edilebilir olduğunu düşünüyorum.

Milyonlarca kitabın dijitalleştirildiği Google Book Search projesi ve bu projenin kütüphane dünyasında yol açtığı tedirginliği atlattık mı artık? Daha genel olarak, verilerin ve metinlerin paylaşılması ve korunması sizce GAFA (Google, Apple, Facebook, Amazon’un kısaltması) tarafından tehdit ediliyor mu?

Google Book Search’ün ticarî kütüphane projesi öldü. Dolayısıyla o taraftan tehlike kalmadı. Fakat Amazon, küçük kitapçılara çok çektiren bir güç teşkil ediyor; her ne kadar ABD’de kitapçılar âleminde hayli sağlıklı tepkilere tanık olsam ve Paris’teki kitapçılara gittiğimde orada hâlâ görülen insan sayısı karşısında hayrete düşsem bile.

Harvard’ın kütüphanesi gibi bir kütüphanenin bugün nasıl bir rolü olabilir?

Ana fikrim kütüphaneyi herkese açık kılmak oldu; oysa 1683’ten beri, öğrencilerden ve öğretim üyelerinden oluşan ufak bir elitin hizmetindeydi. Dünyanın en büyük üniversite kütüphanesi oldu artık; çünkü sadece Harvard öğrencilerine karşı değil, tüm dünyaya ve edebiyat cumhuriyetinin tamamına karşı bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum.
Kapılarımızı herkese açmak mümkün olmadığından –çünkü reyonlarımız arasında gezinmeyi dileyen aşırı sayıda kişiden talep geliyor–, dijitalin tüm olanaklarından yararlandık; artık elimizdeki milyonlarca kitabın neredeyse tamamı herkesin erişimine açık.
Bu büyük kütüphaneye erişimi artık demokratikleştirebildiğimize göre, şimdi de arşivler üzerine çalışıyoruz. Nitekim Harvard’ın 73 kütüphanesinde 17. ve 18. yüzyıllardan kalma yaklaşık 400 milyon belgemiz var; bu belge kütlesini araştırmacılar için dijitalleştirme çalışmasını önümüzdeki haziran ayında bitirmiş olacağız.

Ortaya çıkmasını dilediğiniz bu “dijital edebiyat cumhuriyeti”nin unsurları neler?

Harvard’ın kütüphanesi araştırmaya ve uzmanlara tahsis edilen veçheyi temsil ediyor; ama Digital Public Library of America’nın fikri, kitap üretiminin bütününü kamuya açmaktır; yani sadece yazıları değil, görüntüleri ve diğer iletişim araçlarını da. DPLA, öğrencilerden emeklilere, çok muhtelif bir kitleye hitap ediyor.
Bu kamusal kütüphanenin misyonu Harvard’ın misyonundan farklı dolayısıyla. DPLA’in merkezinde yer alan çok sayıda ufak şehir kütüphanesini ilgilendirmekte ve onları bir araya getirmekte. Ayrıca yurttaşların aile belgeleriyle gelip onları dijitalleştirecekleri ve yerel bir iletişim ağına girecekleri yerler açmayı da tasarlıyoruz; o yerel iletişim ağı ulusal ya da uluslararası düzeyde verileri de zenginleştirebilir.
DPLA ufak kütüphaneleri yaşatma olanağı veriyor; o şehirlerle köylerdeki yurttaşlara da sadece edilgen yurttaşlar muamelesi yapmayıp, izleyenleri hepimizi ilgilendirebilen etkinliklere katılmaya teşvik ederek, canlanma olanağı veriyor.

dpla

Kütüphanelerdeki kaynaklara dijital erişim üzerine çalışmanız, kütüphanelere yapılan gerçek ziyaretlerle bunun hiç de çelişmediğini gösteriyor. Ama bu serbest erişim politikası yine de telif haklarını zedeleme riski taşımıyor mu?

Telif hakları ABD’de bizi çok meşgul eden bir sorun; yazarın ölümünden sonra on yıllarca geçerli olduğu için Fransa’da da çok yaygın. Bunun için, 20. yüzyıl edebiyatının büyük bölümü DPLA dışında kalıyor. Yüzde 99’unun artık ticarî yaşamı kalmamış olan bu yazı kütlesiyle ne yapmalı? O edebiyata erişimi demokratikleştirmek için ne yapmalı? ABD’de, copyright üzerine 1976 tarihli bir yasamız var; bazı kitapları, hak sahiplerinden izin bile almaksızın erişilebilir kılma olanağı veren, “fair use” (adil kullanım) adı verilen bir imkân tanıyor. Yakın zamandaki bazı yargı kararları ise bazı amaçlara yönelik kitapların erişilebilir kılınma haklarını daha da genişletti; dolayısıyla mahkemeler tarafından “fair use” hakkını genişleten bir dizi karara tanık oluyoruz.
Okyanusun bu tarafında, Fransa Ulusal Kütüphanesi ise ‘öksüz kalmış kitaplar’ diye adlandırılan kitapları, şayet haklarını elinde tuttuğunu ileri süren ya da dağıtımına itiraz eden kimse yoksa, erişime açıyor.
Kitaplarının ticarî yaşamı bittikten sonra okurları olmasını arzu eden yazarların haklarını karşılıksız devrettikleri bir dernek de kurduk. Yani yürürlükteki yasalar katı bile olsa harekete geçme imkânları var.

Tarihin de gösterdiği gibi, bir iletişim yolu ille de bir diğerini kovmak zorunda olmasa bile, bilgi ve iletişim üzerindeki dijital devrimin genişliği, ayaklarımızın altındaki toprağın kayıverdiği duygusuna kapılmamıza mahal verecek düzeyde mi? Yoğun etki altında kaldığımız andan çıktık mı? Hem kitap ve matbuat tarihçisi, hem de Harvard’ın kütüphane müdürü olarak pratiğinizden yola çıkarsanız, bu konuda ne düşünürsünüz?

Söylemesi zor ve geleceği önceden görme iddiam yok. Öğrencilerimin artık basılı gazete okumadıklarını ve bilgileri artık sadece İnternet’ten araştırdıklarını tespit ediyorum. ABD’de gazetelerin böyle ortadan kalkması bana endişe verici geliyor. Elbette, New York Times veya Washington Post iyi dayanıyorlar, ama diğer kentlerdeki gazetelerin neredeyse tamamını kaybettik.
Habercilik manzarasının ve basın çevresinin bu alt üst oluşu ciddi gazeteciliğin sonu anlamına gelmiyor; fakat bunun okurlardaki dijitali benimseme eğilimine nasıl direneceğini henüz bilmiyoruz. Gazetecilik, habercilik ve iletişimde yeni bir çevreye doğru geçişin tam ortasındayız.

Yakında kitabın öleceği üzerine kehanetler size daima aşırı ve yersiz mi gelir?

Evet. Basılı kitap kendini çok iyi savunuyor; bugün beni büyüleyen ise, iletişim araçlarını birleştirebilme olanakları. Mesela 1750’ye doğru olan sokak şarkıları üzerine bir kitap yaptım ve okurun bir yandan kitabı okurken, kaydedilmiş şarkıları da dinleyebileceği bir web sitesi kurdum; yani geçmişin seslerini dinleyebiliyor. O sıradaki Paris, isyan şarkılarıyla çalkalanıyordu; herkesin bildiği şarkıların havaları üzerine yazılmış sözlerdi bunlar; fakat tarihçilerin gözünden kaçmıştı çoğu, çünkü sözlü iletişime giriyordu; artık bunları inceleyebiliyoruz.
Bana göre, dijital ile analoğun birleşmesi vaatlerle dolu olabilir; sadece araştırmaya alanlar açmakla kalmaz, zevk de verir, çünkü yazıya sesler veya görüntülerle eşlik edebiliriz.

Tarihçi olmadan önce siz de bizzat gazetecilik, muhabirlik yaptınız. O tecrübe size ne öğretti?

Gençliğimdeydi o. Ama bugün bile çok sayıda kişi, uygulamakta olduğum tarih türünde, gazetecilikte yetişmemin bir etkisini tespit ettiklerini söylüyorlar bana. Açık seçik yazmayı, okurlara tepeden bakmamayı öyle öğrendim; ayrıca yaptığım röportajlarda, tabir caizse “insan teni”yle temastan zevk aldım kuşkusuz.
Marc Bloch tarihçinin mitostaki canavar gibi olduğunu söylüyordu; insan teninin kokusunu alır almaz, avını bulmuş olur. Röportajlar yaparken hep halk yaşamıyla ilgilendim; arşivlerde aradığım, Versailles’ın uzağında, “aşağıdan bakanlar”ın yaşadıklarıydı.
Makaleler yazmış olduğumdan, gazetelerden kendimi sakınmayı öğrendim; tarihçilerin sık sık onları, gerçekte olup biteni bilmek için ilk elden kaynaklar gibi telakki etmelerine de şaşırmışımdır. Gazetecilik gerçekliğe doğrudan bir bakışı oluşturmaz; bir yorumlama çerçevesi aracılığıyla, kendi de yoruma muhtaç bir anlatı çerçevesi üzerinden okur olayları. Mesela bir yangın haberiyle uğraşırken, sayfa şefim benden 800 kelimelik bir yazı istiyordu; ki bu da, gerçekte, yazdığım gazeteye özgü alışkanlıklar ve sosyallikler içine kaydoluyordu. Metinler gerçekliğin tamı tamına bir temsili gibi okunmamalıdır; içinde ifade edilen bakış açısı ya da açılarının peşini sürebilmek gereken bir anlatı gibi okunmalıdır.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar