Güzel bir hayat hikayesi: Flamenkocu yoldaş Antonio Gades

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gazeteci, yazar ve belgesel film yönetmeni Hernando Calvo Ospina’nın yazısını İspanyolca’dan Fransızca’ya Hélène Vaucelle çevirdi. Mediapart’da çıkan yazıyı Türkçe’ye ise Haldun Bayrı çevirdi.

Antonio Gades

Alicante’nin taşrası Elda’da, 14 Kasım 1936’da doğmuş. Babası doğumunda yokmuş, zira Francisco Franco’nun kuvvetlerine karşı savaşmaya gitmiş. Franco’cular kazandıklarında, ailesi başkentte toplaşmak zorunda kalmış; zira yuvalarına uzun zamandır çöreklenmiş olan yoksulluk onları ezmekteymiş.

On bir yaşına gelir gelmez, evdeki tencere kaynasın diye çalışmak zorunda kalmış. En zor dönemi, geceleri bir matbaada çalışıp, gündüzleri evlere manav siparişlerini götürdüğü dönemmiş. Boksörlük, boğa güreşçiliği ve bisiklet yarışçılığına heves etmiş. “Okula gitmeye bayılıyordum, ama mümkün değildi bu. Yırtmak için soytarılık yapmak lâzımdı. Boksu denedim, ama yediğim ilk fiskede bıraktım” diye açıklıyordu, uzun süre sonra bir gazeteciye.

“Ne Çingene ne Endülüslü’yüm; bisikletçilik bana iyi uysa da, zıplaşıp dans etmeye çok erken başladım” diye yâd ediyordu. Ergenlik çağında, annesi onu bir flamenko okuluna kaydettirdiğinde, boğa güreşçiliğini öğrenmeye uğraşmaktaymış. Ta ki bir gün, koreograf ve dansçı hoca Pilar López onun meziyetlerini keşfedene kadar. O zaman López onunla çok ciddi konuşmuş: “Bakın, bir gün büyük bir boğa güreşçisi olabileceğinizi tartışmıyorum, ama büyük bir dansçı olacağınıza eminim. Güreşe devam eder de boğadan bir boynuz yerseniz, dansçıya da boğa güreşçisine de elveda dersiniz o zaman.”   

Antonio Esteve Rodenas’ın kariyeri böyle başlamış. Onun da her zaman kabul etmiş olduğu gibi, Pilar sadece onu Antonio Gades adını almaya ikna etmekle kalmamış; giyinmeyi, edebiyatı sevmeyi, flamenkoyu ve İspanya’daki farklı müzikleri öğretmiş ona. Balenin zarafetiyle flamenkonun heyecanını bir arada götürmeyi de. Ama özellikle, “Bir halkın asaletini, saygı gösterme biçimini ve kültürünü soktu kafama. Bir de sürekli öğrenme isteğini.” Gades genç yaştan itibaren dünyanın tüm sahnelerinde harikalar yaratır.

İki gösteri arasında Garcia Lorca okuyordur ve duvarcı babasının ona zaten aşılamış olduğu siyasal bilincini böyle geliştiriyordur. Söylediğine göre, Franco’culuğun siyasal gerçekliğiyle çok erken yüz yüze gelmiş: “1965’te, Don Juan prömiyeri oynuyorduk (…) Sahneye geldim ve şöylece başladım: ‘Güneş doğarken ve bir ayyaşın geğirtisi bir riyakârın duasından kat kat evlâ iken, şarap ver bana sevgilim!’. Nelere yol açtığını hayal edersin! Öyle bir sopa yedim ki, yıldızları görüyordum!”  

Sadece dansçı değildi, koreograftı da. 1969’da, El amor brujo’nun (Büyülü Aşk) koreografisini gerçekleştirdi ve birçok ülkeye yolculuk yaptı. 1978’de, İspanyol Ulusal Balesi’ni kurdu, üç yıl yönettikten sonra önüne engeller çıkarıldığını ve soluksuz bırakıldığını hissetti. O zaman bavullarını topladı ve kendi topluluğunu kurmak için ayrıldı. Zira mesleğinde iman ettiği değerlerin başında, yaratma ve eylem özgürlüğü geliyordu. Kendi topluluğunda kırk kadar profesyonel bulunuyordu ve teşvik/sübvansiyon almıyorlardı. Zaten o da teşvike karşıydı, “Zira özgürlük pahalıdır, özgürlüğünü kimse vermez sana”, diye kabul ediyordu bir başka söyleşisinde. “Ama istediğimiz gibi, kiminle istiyorsak onunla, istediğimiz yerde ve istediğimiz zaman dans etme olanağı verir bu. Daha büyük bir zenginlik var mı bundan?”

Diktatörün ölümünden az sonra, Kasım 1975’te, İspanyol devleti çekingen bir biçimde “Geçiş” diye adlandırılan döneme girer ve bununla beraber siyasal ve kültürel düzeye bir pencere açılır. O zaman herkes, birçok kişinin zaten bildiğini öğrenir: Gades’in Marksist düşüncesi ve Katalunya’nın bağımsızlığına verdiği destek. Somut olarak, İspanya Halkları Komünist Partisi PCPE’de militanlık yapmaya başlar ve ölümüne kadar Merkez Komite üyesi olur.

Hayat arkadaşı, daha çok Marisol adıyla bilinen aktris ve şarkıcı Pepa Flores’le birlikte, NATO’ya karşı protesto gösterilerine etkin bir şekilde katılır, sendikal ve toplumsal mücadelelere destek verirler. Televizyon kameraları önünde ve Gades’in yanında, Marisol şöyle diyecektir: “Buraya gelmemizin nedeni, popülerliğimizi kullanarak destek getirmektir, yoldaşlarımıza ve compañeros’a güç katmaktır.” Marisol, Franco’cuların ikonası “harika çocuk” olduğu dönemde diktatör ve rejimi tarafından ona takılan tüm madalyaların ve çok sayıda altın ve gümüş ödülün satışıyla elde edilen geliri Parti’ye ve sendikalara bağışlamıştır. Gades-Marisol çifti, 13 yıllık yoğun bir yaşamdan sonra, 1986 yılında ayrılmıştı. Kendisine sorulduğunda, beş eşi ve yaşamış olduğu aşk hikâyeleri arasında, hayatının aşkının Marisol olduğunu her zaman kabul ederdi Gades.

80’li yıllarda, yönetmen Carlos Saura ile birlikte, Bodas de sangre (Kanlı Düğün, 1981), Carmen (1983) ve El amor brujo (Büyülü Aşk, 1986) üçlemesini sinemaya taşımıştır. Koreograf olarak son yapımı, 1994’te, Lope de Vega’nın eserinin bir uyarlaması olan Fuenteovejuna’dır.

Her türde kavgalara girer ve neredeyse hepsinden galip –ya da beraberlikle– çıkar. Sonunda yakalandığı bir kanser, onun büyük düşlerinden biri olan Don Kişot’un koreografisini tamamına erdirmesine engel olur. 20 Temmuz 2004’te Madrid’de öldüğünde, daha 67 yaşındadır.

Çok sayıda insan, tabutu önünde sevgilerini göstermek istemiş, fakat sadece son eşi ve kızları görebilmişti bedenini. O böyle istemişti. Ertesi gün yakıldı. Ve herkeste sürpriz yaratarak, vasiyet etmiş olduğu gibi, naaşının yakılma töreni sırasında sadece Küba Büyükelçiliği diplomatları hazır bulundu. Daha da tuhafı: 22 Temmuz’da külleri Havana’ya gönderildi. O böyle istemişti.

Ona hayran kalabalıklar için umumî bir sürpriz olmuştu bu; ama 2003 yılı Noel’inde Havana’da bir gazeteciye söylemiş olduğu şu sözler her şeyi açıklıyordu: “Küba basit bir macera değildir. Benim bağlı olduğum limandır.”

Gades Küba’ya ilk kez 1975’te gelmişti. Franco’culuğun Eylül 1975’te yürüttüğü idamları protesto etmek için dans grubunu kısa süre önce dağıtmıştı. Bu yüzden dansı da bırakmaya karar vermişti. Küba Sinema Sanatı ve Sanayii Enstitüsü’nün (ICAIC) kurucusu Alfredo Guevara davet etmişti onu. Bu devrimci adaya gelmek, “uzun yıllardır özlemle arzuladığı” bir şey olmuştu. Burada hakikatte neyse o olduğunu hissediyordu: “Babasının düşlerinin gerçekleştiğini gören bir Cumhuriyet Ordusu savaşçısı”. Dolayısıyla o andan itibaren Küba’ya gidiş-gelişleri sıklaşır.

Küba Devrimi’ne olan tutkusunun, 1959’da Fidel Castro ile barbudos’ları [Gerilla yaşamında tıraş olamadıkları için hepsi sakal bırakan Küba devrimcilerine 1950’li yıllarda verilen ad, “sakallılar” — Ç.N.) iktidarı aldıklarında başlamış olduğunu birçok vesileyle kabul etmiştir. Babasının ona dediklerini unutmamıştır: “Kazanmaları Amerikalılar’ın bu kadar canını sıktığına göre, demek ki güvenilir insanlar bunlar”.

Ünlü Kübalı dansçı ve koreograf Alicia Alonso onu tekrar dansa başlamaya ikna ettiğinde, bırakalı beş yıl olmuştur. Alicia Alonso ve balesiyle çok sayıda projeye ve turneye katılır. İspanya Ulusal Balesi’nin ilk temsilleri Küba’da yapılır: “Burada başlıyor olmam bir tesadüf değil, çünkü Küba’ya çok güçlü bir sevgi besliyorum” diye belirtir.

1982’de, Fidel Castro ve Alicia Alonso onun Marisol ile evliliğinin şahitleri olurlar — evlendiklerinde üç kız çocukları vardır.

Son büyük başarısı Fuenteovejuna’nın prömiyerini adada tasarlar, sahneye koyar ve oynar. 90’lı yılların başıdır; Avrupa’daki sosyalist tarafın çöküşü üzerine içine düştüğü tecritle Küba Devrimi’nin ayakta kalabileceğini hiç kimse düşünmüyordur: Fuenteovejuna bir dayanışma dersidir. Tıpkı Küba gibi”, diyecektir.

1996’da, Guantánamo’da ABD’nin yasadışı işgali altındaki deniz üssünün sınırındaki Kübalı askerleri ziyarete gider. Beraberinde getirdiği yiyecekleri onlarla paylaşır, zira ekonomik kriz amansızdır. Sonra irticalen bir dansa başlar. Dansçı kızları ve o, askerlerin şarkı ve el çırpmalarına cevap verirken, kızgın toprak ise sahne hizmeti görmektedir.

5 Haziran 2004’te, Devlet Konseyi’nin takdirindeki en yüksek madalya olan José Marti Nişanı’nı Başkan Fidel Castro’dan alır. “Evrensel kültüre yaptığı katkılar” ve “Küba halkına ve devrimine olan sarsılmaz dostluğu ve sadakati” için alır bu nişanı.

O dönemdeki Dışişleri Bakanı Felipe Perez Roque, yalın ve samimi bir ortamda gerçekleşen törende yaptığı konuşmada, o çok zor 80’li yıllar sırasında, “Küba Devrimi’nin önünde dikilen muazzam tehlikelerden kurtulamayacak gibi göründüğü vakitlerde, Gades[’in] bizim kullanımımıza kendi tasarruflarını sunduğu gibi, her ortamda ve her kürsüde Küba’dan bahsedip onu savunduğu gibi, hayatını da ortaya koydu”ğunu hatırlatır.

Bakan bu nişanın takılma nedeninin, “Daha iyi bir dünya umudunu asla yitirmeyip bunun için mücadeleden hiç vazgeçmeyen devrimciye, taviz vermez komüniste minnet göstergesi” olduğunu söyler. Pek az kimsenin bildiği bir şey böylece ilan edilmiş olur: “Gades uzun yıllardır Küba Komünist Partisi’nin bir militanıdır: Tıpkı Che Guevara gibi partimize saygınlık katan taban militanlarından biridir”. Gades’in yanında en yakın akrabalarından bazıları da gelmiştir. Tören sırasında, en yakın Kübalı dostları da oradadır — dönemin Silahlı Kuvvetler Bakanı Raul Castro ve İçişleri Bakanı Abelardo Colomé gibi.

Gades Fidel ile Raul’a hitap eder: “Değerli Başkomutan ve değerli bakan, kendimi hiçbir zaman sanatçı hissetmedim, zeytin yeşili üniformalı basit bir milis askeriyim ben; her ne şekilde olursa olsun ve her an, elimde tüfeğimle emrinizdeyim”.

Compañero Antonio Gades” ayrıca şunları da söyler: “Bildiğiniz gibi benimsediğim devriminize teşekkür etmesi gereken benim. Devrim, bazılarının bana inandırmaya uğraştığı gibi devrimci ideallerimin bir hata olmadığını doğruladı bana.”

Dolayısıyla küllerinin Küba’ya gitmesi bir tesadüf olmamıştı. Ayrıca, 14 Temmuz 2004’te ölüm döşeğinde hastanenin antetli kâğıdına yazdığı ve Raul Castro’ya verdiği son isteklerinde şöyle diyordu:

“Size son isteğimi söylemek istiyorum: Karım Eugenia ve kızlarım Maria, Tamara ve Celia size küllerimi getirecekler. Nasıl uygun görürseniz öyle yapın. Sizin Compadre’niz (yakın dostunuz) olma onuruna erişeceğimi hiç hayal etmemiştim; ama sizi tanıdığımdan beri, kararlılığınızla, sunduğunuz hakiki komünist örneğiyle ve Komutan’ımıza bağlılığınızla içimde yer ettiniz. Bilmenizi isterim ki tek pişmanlığım, Devrim için daha fazlasını yapmamış olmaktır (…)”

Devrimci Ordu Kuvvetleri Bakanlığı’nda, önünde saygı nöbeti tutulan külleri, Mart 2005’te, Küba’nın doğusunda, devrimin beşiği Sierra Maestra Dağları’ndaki mozoleye taşınmıştır. Batista diktatörlüğüne karşı mücadele sırasında Raul’la birlikte dövüşen gerillaların gömüldüğü yerdir bu. Kül kabını anıtmezara bizzat Raul koymuştur. Gades’e yüksek rütbeli bir savaşçıya lâyık bir askerî saygı duruşu düzenlenmiştir: Üç el tüfek atılmış, sonra da Enternasyonal söylenmiştir.

Kızlarından biri, hastanedeki ölüm döşeğinde babasının yüzünü hatırlamaktadır; ondan kalan küllerin Compadre Raul’un gerillalarının yanına konacağını öğrenmiştir: “Mutluluğunu gördüm. Gurur duyuyordu, onun için bir onurdu bu, zira onun her şeyi vurduğu mihenk taşı Küba’ydı.”

2007’den beri, Havana’nın tarihî merkezindeki Katedral Meydanı’nda, bu büyük İspanyol dansçının, bu Küba devrimcisinin tunç heykeli bulunmaktadır.

Gades’e Küba Devrimi için perde arkasında neler yapmış olduğunu sorma cesaretini gösterenler de çıkmıştır. Parıldayan gözlerle gülümsediğini söylüyorlar. 

Birkaç kaynak:

  • Antonio Gades, Ediciones Fundación Antonio Gades, Madrid, 2005.
  • Ángel Álvarez Caballero, El baile flamenco, Alianza Editorial, Madrid, 1998.
  • Muere Gades, el comandante flamenco, Miguel Mora, El País, Madrid, 21 Temmuz 2004.
  • Cuba, el faro de su existencia, Mauricio Vicent, El País, Madrid, 21 Temmuz 2004.
  • Gades, cuando un amigo se va, Gabriel

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus