“Bolsonaro ülkem Brezilya’yı o kurşun gibi ağır yıllara geri götürmek istiyor” diyen Paulo Coelho 45 yıl önce gördüğü işkenceleri anlatıyor

[Brezilyalı yazar Paulo Coelho, uluslararası basında yayınlanan, Fransızca yayın hakkını Le Monde gazetesine verdiği bir yazıda, iktidardaki cunta tarafından tutuklanışını ve maruz kaldığı işkenceleri anlatıyor.]

28 Mayıs 1974: Bir grup silahlı adam daireme giriyor. Aramaya çekmece ve dolaplarla başlıyorlar, ama ne aradıklarını bilmiyorum, ben rock müziği besteleyen biriyim sadece. İçlerinden biri, en nazik olanları, “bazı şeyleri açığa kavuşturmak için” onları takip etmemi istiyor benden. Komşu bütün olaya şahit oluyor ve aileme haber veriyor; onlar da hemen paniğe kapılıyor. O dönemde herkes, gazeteler bundan bahsetmese bile, Brezilya’da olup biten her şeyi bilmekteydi.

Departamento de Ordem Politica e Social’a (DOPS) götürülüyor, tutuklanıyorum ve fotoğrafım çekiliyor. Ne yapmış olduğumu soruyorum, “Burada soruları biz sorarız” cevabını alıyorum. Bir teğmen bana gülünç sorular soruyor ve gideyim diye bırakıyor. O andan itibaren, artık resmî olarak hapiste değilim — yani hükümet artık benden sorumlu değil. Çıktığımda, beni DOPS’a götüren tip birlikte bir kahve içmeyi teklif ediyor. Bir taksiye sesleniyor ve nazikçe kapıyı açıyor bana. Biniyor ve annemle babamın ev adresini veriyorum — olup bitenlerden onları haberdar etmem lâzım.

Yolda, iki araba beliriyor ve taksimin önünü kesiyorlar — eli tabancalı bir adam arabaların birinden çıkıyor ve hışımla beni taksiden dışarı çekiyor. Yere düşüyorum ve tabancanın namlusunu ensemde hissediyorum. Önümde bir otel görüyorum ve kendi kendime: “Bu kadar çabuk ölemem” diyorum. Kaskatı kesiliyorum: Hiçbir korku duymuyorum, hiçbir şey duymuyorum. Ortadan kaybolan arkadaşların hikâyelerini biliyorum; ben de ortadan kaybolacağım, son görmüş olacağım şey ise bir otel. Adam beni kaldırıyor, arabasının döşemesi üzerine fırlatıyor ve kafama bir kar başlığı geçirmemi emrediyor.

Gerçekten canın yanacak”

Arabayla belki yarım saat kadar gidiyoruz. Beni infaz edecekleri yeri kararlaştırmakla meşgul olmalılar – ama hâlâ hiçbir şey hissetmiyorum. Kaderimi kabullendim. Araba duruyor. Dışarı çekiliyorum ve bir yandan tekme tokat dövülürken koridora benzer bir yere itiliyorum. Haykırıyorum, ama kimsenin beni duymayacağını biliyorum, çünkü onlar da bağırmakta. “Terörist!” diye bağırıyorlar. “Ölmeyi hak ediyorsun. Ülkene karşı dövüşüyorsun. Yavaş yavaş öleceksin, ama ondan önce gerçekten canın yanacak.” Paradoksal bir şekilde, varkalma içgüdüm azar azar uyanmaya başlıyor.

Döşemesi yükseltilmiş bir işkence salonuna götürülüyorum. Üzerinde tökezliyorum çünkü hiçbir şey görmüyorum: Beni itmemelerini söylüyorum onlara, ama sırtıma bir yumruk yiyorum ve yere yığılıyorum. Soyunmamı emrediyorlar. Sorgu, ne cevap vereceğimi bilemediğim sorularla başlıyor. İsmini hiç duymadığım kimselere ihanet etmemi istiyorlar. Onlarla işbirliği yapmak istemediğimi söyleyip yere su döküyorlar, ayaklarıma ne olduğunu bilmediğim bir şeyler koyuyorlar ve sonra, kafamdaki başlığa rağmen cinsel bölgelerimin üzerine yerleştirilmiş elektrodlu bir makinayı görebiliyorum.

Paulo Coelho’nun diktatörlük döneminde (1964-1985) polisteki fişi.

Gelişini görmediğim (ve darbenin etkisini azaltmak maksadıyla kendimi sıkma imkânı bile bırakmayan) yumrukların üstüne, elektrik şoklarına da maruz kalacağımı anlıyorum şimdi. Buna gerek olmadığını, ne isterlerse itiraf edeceğimi, ne imzalamamı isterlerse imzalayacağımı söylüyorum onlara. Ama onları tatmin etmiyor bu. O zaman, umutsuzluğa kapılarak kendimi tırmalamaya ve deri parçaları koparmaya başlıyorum. İşkenceciler beni kendi kanımla kaplı görünce korkuya kapıldılar muhakkak; bırakıyorlar. Kapının kapanma sesini duyduğum zaman başlığımı çıkarabileceğimi söylüyorlar. Çıkarıyorum ve duvarlarında mermi izleri olan ses geçirmez bir odada olduğumu görüyorum. Bu da döşemenin neden yükseltilmiş olduğunu açıklıyor.

Annem durmadan ağlıyordu

Ertesi gün, yeni işkence seansı, aynı sorular. İmzalamamı isteyecekleri her şeyi imzalayacağımı, itiraf etmemi isteyecekleri her şeyi itiraf edeceğimi söylüyorum tekrar; sadece neyi itiraf etmem gerektiğini söyleyin bana. Duymazdan geliyorlar. Ne kadar zaman ve ne kadar seanstan sonraydı bilmiyorum (cehennemdeki zaman saatlerle ölçülmüyor), kapıya vuruluyor ve kafama tekrar başlığı geçiriyorlar. Bir tip koluma giriyor ve rahatsız bir biçimde: “Benim hatamdan değil” diyor bana. Tamamen siyaha boyalı ufak bir odaya götürülüyorum; güçlü bir havalandırması var. Işığı söndürüyorlar. Karanlık, soğuk ve sürekli yankılanan bir siren. Çıldırmaya başlıyorum. At hayalleri geliyor gözümün önüne. “Buzdolabı”nın (orayı böyle adlandırdıklarını daha sonra keşfettim) kapısına vuruyorum, ama kimse açmıyor. Kendimi kaybediyorum. Uyanıyorum ve tekrar kendimi kaybediyorum ve bir ara, kendi kendime: “Burada kalmaktansa, dövülmek bile daha iyi” diyorum.

Uyanıyorum, hâlâ odadayım. Şimdi ışık hep açık ve kaç gün ve gecenin geçmiş olduğunu söylemekten âcizim. Çok uzun zamandır burada gibiyim. Yıllar sonra ablam, annemle babamın o zaman uyuyamadıklarını söyledi bana; annem durmadan ağlıyor, babam ise duvar gibi bir sessizliğin ardına kapanıp konuşmuyormuş.

Artık sorgulanmıyorum. Gizli bir yerdeyim. Günün birinde, biri giysilerimi yere atıyor ve bana giyinmemi söylüyor. Giyiniyorum ve kafama başlığı geçiriyorum. Beni bir arabaya kadar götürüyorlar ve bagaja tıkıştırıyorlar. Bitmek bilmez bir süre boyunca gidiyoruz; sonunda duruyorlar — şimdi ölecek miyim? Başlığı çıkarıp bagajdan çıkmamı söylüyorlar. Her tarafı çocuk dolu bir meydandayım, Rio’nun bir yerinde, ama neresi bilmiyorum.

“Seni kimin ihbar ettiğini bilmek ister misin?”

Annemle babamın evine doğru yöneliyorum. Annem yaşlanmış, babam artık dışarı çıkmamam gerektiğini söylüyor. Arkadaşlara ulaşmaya çalışıyorum, grubun şarkıcısını aramaya koyuluyorum — telefona kimse cevap vermiyor. Yalnızım: Tutuklandığıma göre bir şey yapmış olduğumu düşünüyorlar herhalde. Eski bir mahpusla beraber görülmek tehlikeli. Belki hapishaneden çıktım, ama hapishane etrafımda hâlâ. Yakınım bile olmayan iki kişi bana bir iş teklif ettiklerinde görüyorum kurtuluş ışığını. Annemle babam ise hiçbir zaman kendilerine gelemeyecekler.

On yıllarca sonra, diktatörlüğün arşivleri kamuya açılıyor ve yaşamöykümün yazarı bütün belgeleri topluyor. Neden tutuklanmış olduğumu soruyorum ona.

“Bir muhbir suçlamış seni” diyor. “Seni kimin ihbar ettiğini bilmek ister misin?”

– Hayır. Geçmişte hiçbir şeyi değiştirmez ki bu.”

İdolü olduğunu söyleyerek benzeri görülmemiş tiksinçlikte bir işkenceciye Kongre’de ithafta bulunduktan sonra, Bolsonaro’nun ülkeme tekrar getirmek istediği de o kurşun gibi ağır yıllardır.

Portekizceden Fransızcaya çeviren Pierre Guglielmina

Paulo Coelho, 72 yaşındaki Brezilyalı yazar. Yirmi kadar kitabı vardır ve kitapları dünyada en çok satılan yazarlardandır. Gençliğinde Brezilya’daki rock sahnesi için şarkılar bestelemiştir. 1987’de ilk kitabı, kendi hac yolculuğunun öyküsü olan Hacı’yı yayımlamıştır (çev.: Celâl Üster, Can Yayınları, 1. Baskı 2006). 1988’de, 80 dile çevrilen ve on milyonlarca basılan ikinci kitabı Simyacı’nın (çev.: Özdemir İnce, Can Yayınları, 1. Baskı 1996) yayımlanmasından sonra, muazzam bir uluslararası başarıya ulaşmıştır. Bu felsefi masalda, okuru tutuculuğun boyunduruğundan kurtularak “kişisel menkıbesi”ni vurgulamaya teşvik etmektedir. Son kitabı Hippi (çev.: Emrah İmre, Can Yayınları, 1. Baskı 2018) daha otobiyografiktir.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar