Stiglitz, Tucker & Zucman: “Kapitalizm devleti tüketirken aslında kendini bitiriyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Columbia Üniversitesi’nden ekonomi profesörü Joseph E. Stiglitz, Roosevelt Enstitüsü araştırmacısı Todd N. Tucker ve Kaliforniya Üniversitesi’nden ekonomi doçenti Gabriel Zucman’ın Foreign Affairs dergisinin Ocak/Şubat 2020 sayısı için yazdıkları “The Starving State: Why Capitalism’s Salvation Depends on Taxation” başlıklı yazıyı Okan Yücel çevirisiyle yayınlıyoruz.

Bin yıllık dönem boyunca hiçbir zaman piyasalar devletlerin yardımı olmadan büyümemişlerdir. David Ricardo’nun da açık şekilde ifade ettiği gibi, düzenlemeler ve hükümet destekleri olmadan ne İngiliz kumaş imalatçıları ne de Portekizli şarap üreticileri uluslararası ticareti yönlendirecek kadar güçlü hale gelebilirlerdi. Pek çok ekonomist zaten devletlerin, kamu mallarının üretim aşamasındaki rollerinin ve piyasa aksaklıklarını düzeltmede üstlendikleri görevlerin önemini vurgularlar. Ancak genellikle piyasaların başat aktör konumuna nasıl geldiklerini önemsemezler. Aslında piyasanın görünmez eli, devletin daha ağır olan eline bağımlıdır.

Devletin kendi görevlerini yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu bazı gereksinimler vardır. Bunlar; yollar ve limanlar yapmak için para toplamak; gençler için eğitim, hastalar için sağlık hizmeti sağlamak; temel araştırmalar için kaynak bulmak ve hem toplumu hem ekonomiyi canlı tutmak için bürokrasi inşa etmek şeklinde sıralanabilir. Güçlü ve işlevli bir devlet olmadan hiçbir piyasa ekonomisi başarılı olamaz.

Bu basit gerçek günümüzde unutulmaya başladı. ABD’de ulusal gelir üzerinden alınan vergi gelirleri son yirmi yılda yüzde 32’den yüzde 28’e gerileyerek toplam dört puanlık bir düşüş gösterdi. Bu modern tarihte eşine başka bir gelişmiş ekonomi toplumunda rastlanmayan bir istatistik. Bu değişimin direkt sonuçları ise oldukça açık: Can çekişen altyapı yatırımları, tahminî yaşam sürelerinin kısalması, toplumun büyük kesimleri tarafından hissedilen ağır çaresizlik duyguları…

Bütün bu sonuçlara eklenen çok önemli bir sorun daha var: Demokrasinin ve küresel piyasa ekonomisinin sürdürülebilirliği.

Vergi gelirleri neden düşürüldü?

Vergi gelirlerinin düşmesin aslında bilinçli olarak uygulanan bir politikanın sonucu. Son yıllarda hem ABD’deki hem de pek çok Batı ülkesindeki yöneticiler vergilerin ekonomik büyümeyi yavaşlatan bir ayak bağı olduğu konusunda hemfikirdiler. Bugün çokuluslu şirketlerin pek çoğu kârlarının yüzde 40’lık bölümünü vergilerin düşük olduğu ülkelerde tutuyorlar. Ekonomist Brad Sester’a göre son yirmi yılda hiçbir büyük firmanın gelirlerinde ciddi bir artış olmadığı onlarca farklı raporla belirlenmiş durumda. Tabii ki bu durum, vergilerden kaçmak için sermaye lokasyonlarının nasıl akıllıca değiştirildiğinin bir göstergesi. Örneğin Apple teknik mühendislikte gösterdiği yaratıcılığın bir benzerini de vergilerden kaçınmak için gösteriyor. Bu teknoloji devinin İrlanda’da ödediği vergi oranı bazı yıllarda yüzde 0.005 oranına kadar iniyor.

Tahminî hesaplamalara göre dünya zenginliğinin yüzde 8’i vergi cennetlerinde bulunuyor. Cayman Adaları, Panama ve İsviçre gibi ülkelerin ekonomik yapıları dünya üzerindeki zenginlerin varlıklarını kendi ülkelerinden saklamalarına izin verecek ölçüde şekillendirilmiş durumda. Kontrol edilmediği müddetçe de bu gelişmeler yüzünden dünya zenginlikleri giderek daha küçük bir azınlığın elinde çoğalmaya devam edecek. Sonuç ise yalnızca farklı toplumlar arasındaki gelir eşitsizliğinin giderek artması değil, kapitalizmin doğasında da ciddi çatlakların meydana gelmesi olacak.

Plütokratlar dünyası

Bugün devletlerde farklı şekillerde baş gösteren sıkıntıların temelinde elitlerin, devletleri kendi zenginliklerinden uzakta tutma arzusu bulunuyor. Bütün sorunlarına rağmen aslında ABD, 1930’dan 1970’lerin sonuna kadar dünyanın en verimli vergi sistemlerinden birini oluşturup sürdürmeyi başarmıştı. Marjinal gelir vergisi oranı yüzde 90’ı aşarken emlak vergileri yüzde 80 civarında ve zenginlerden alınan efektif vergi oranı da yüzde 60 civarındaydı. Ancak Ronald Reegan bu sistemi radikal şekilde değiştirdi ve bütün vergi oranlarını azalttı. Örneğin 1986 yılında marjinal gelir vergisi oranı yüzde 28’e kadar düşürüldü ki o dönemde hiçbir sanayi ülkesinin aynı kategorideki vergi oranı bu kadar düşük değildi. 2001’e gelindiğinde ise George W. Bush, emlak vergilerini aşamalı olarak bitireceğini söyleyerek bununla ilgili adımlar da atmıştı. Ancak 2010 yılında bu kararların hepsi iptal edildi.

Son 40 yılda yasalarda meydana gelen boşluklardan ve yeni ortaya çıkan “vergi ödememe kültüründen” dolayı artık bazı kurumlar hiçbir şekilde vergi vermemeye başlamıştı. Bu sadece ABD’ye özgü değildi tabii. Pek çok Batı ülkesi vergi sistemlerini gelir eşitsizliğini artıracak yönde düzenliyorlardı. Kurumların ödediği vergi oranları 1985 yılında yüzde 49 iken 2018 yılında yüzde 24’e geriledi. Bugün yapılan araştırmalara göre dünya genelindeki kurumların yaklaşık 650 milyar dolarlık kârlarının yerleri değiştiriliyor. Bu da yurtdışında elde edilen kârların yaklaşık yüzde 40’ının Singapur, İrlanda, Karayip Adaları ve Lüksemburg gibi vergi cennetlerine aktarıldığını gösteriyor.

Transfer fiyatlandırması

Bu sorunun en önemli unsuru transfer fiyatlandırması sistemi olarak gösterilebilir. Keşfedildiği 1920 yılından bugüne neredeyse hiç değiştirilmedi. İlk kurulduğunda bu sistem, şirketlerin kendi aralarındaki para akışını kontrol ettiği için işlevseldi ama artık para akışları iştirakler arasında gerçekleşiyor ve bu sistem bu akışı kontrol etme konusunda oldukça yetersiz durumda. Küreselleşmenin daha da yoğunlaştığı 2000’li yıllarda bu sistem yalnızca vergi kaçırmak için işe yarıyor. Vergi kaçırmanın en rahat gerçekleştiği alan ise teknoloji sektörü. Dünyanın en zengin insanları dünyanın en büyük şirketlerine sahipler ve neredeyse hiç vergi ödemiyorlar.

Zenginler nasıl daha da zenginleşiyor?

Vergi artırımlarına karşı çıkanlar vergiler azaldıkça kârları artan şirketlerin yeni yatırımlarda bulunarak ekonomiyi canlandıracağını savunuyor. Bu bakış açısına göre şirket yatırımları ekonomik büyümenin ana unsuru olarak görülüyor. Şirketlerin büyümesi istihdamı arttırıyor, ücretleri yükseltiyor ve nihaî olarak işçiler için de olumlu sonuçlar doğuruyor. Ancak gerçek dünyada sermaye vergisi ile sermaye birikimi arasında hiçbir bağlantı bulunmuyor. 1913’ten 1980’e kadar ABD’deki tasarruf ve yatırım oranları dalgalanmakla birlikte genel olarak yüzde 10 civarında seyretti. Ronald Reegan tarafından 1980’lerde gerçekleştirilen vergi indirimlerinin ardından sermaye vergileri tamamen ortadan kalktı ama tasarruf ve yatırım oranları da azaldı.

2017 yılındaki vergi indirimi de aynı noktaya parmak basıyor. Bu indirim kararının, aile başına olan yıllık geliri 4 bin dolar kadar yükselteceği, şirket yatırımlarını teşvik edeceği ve ekonomik büyümeyi devamlı kılacağı varsayılıyordu. Ancak böyle olmadı. Gelirlerde kayda değer bir artış yaşanmadı. Sadece birkaç şirket büyüdü ve bırakın bu şirketlerin yatırımlarını genişletmesini, 1 trilyon dolarlık sermayelerini piyasadan çektiler. Sonuç ise ortada, faturayı halk ödedi. ABD ilk kez 1 trilyon dolarlık bir mali açık tecrübe etti.

Vergileri azaltmanın yanlıca bir sonucu var: Gelirini mevcut sermaye sayesinde artıran zenginler vergi azaldığı zaman daha çok zenginlik biriktirmeye çalışıyor. ABD’de ülke zenginliğini elinde bulunduran yüzde 1’lik kesim, 1970’lerde ülke zenginliğinin yüzde 22’sine sahip iken bugün yüzde 37’sine sahip. Yüzde 90’lık kesimin ülke zenginliğini paylaşma oranları ise aynı dönemde yüzde 40’tan yüzde 27’ye geriledi. Yani, 1980’den beri yüzde 90’lık kesimin kaybettiğini en tepedeki yüzde 1’lik kesim kazandı.

Gelir eşitsizliğinin fazlalığı toplam talebi azaltır. Halkın önemli bir kesiminin harcayacak parası yoktur ve zengin olanlar da gelirlerini harcama yaparak ve ekonomideki başka aktörleri güçlendirerek harcamak istemezler. Onun yerine ya vergi cennetlerine yığarlar ya da kendi sermayelerine katarlar. Daha az para harcandığı için ekonomik büyüme de geriler.

Eşitsizlik aynı zamanda demokrasiyi de zayıflatır. Örneğin ABD’deki milyonerlerin ve milyarderlerin siyasî rekabette ve kampanyalarda, seçilen vekillerin temsillerinde ve karar alma süreçlerinde ciddi bir ağrılığı bulunuyor. Orta sınıf veya yoksul kesimle çıkarları çatıştığı zaman yasama süreçlerinde zenginler neredeyse her zaman istediğini alan taraf oluyor.

Çözüm önerisi: Ödeme yapmalarını sağlayın

Daha katı bir vergi sistemi ekonomik sorunları ve demokraside ortaya çıkan kusurları düzeltebilir. İş dünyasının ilk görevi yirmi birinci yüzyıla uygun bir vergi sisteminin oluşmasına katkı sunmak olmalı. Hatta ABD’deki en yüksek ekonomik büyümenin olduğu ve gelirlerin daha adil olarak dağıldığı yirminci yüzyılın ortalarında alınan vergi miktarlarından bile yüksek olmalı.

Bugünün ekonomik dünyasında devletler temel araştırmalara ve eğitime daha fazla kaynak ayırmalı. Belki 1950’lerde 12 yıllık eğitim için para harcanması yeterliydi ama bugün değil. Bugünün şehirli toplumunu göz önüne aldığımızda hükümetler şehir altyapıları için de daha fazla para harcamalı. Hizmet sektöründe ise devletlerin, varlığı gereği merkezî bir rol oynaması gereken sağlık hizmetlerine de daha fazla para harcaması gerekiyor.

Gelirlerin her geçen gün büyük meblağlar halinde şirketlerin veya zenginlerin cebine gittiği bu ortamda yalnızca daha ilerici bir vergi hukuku ihtiyacı karşılayacak bir vergi gelirini sağlayabilir. Ücretli işçilerin maaşlarının sermayenin kendisinden daha büyük oranda vergilendirilmesi için hiçbir sebep yok. Tesisatçılar, otomobil tamircileri veya perdeciler özel sermaye şirketlerinden daha fazla vergi ödememeliler; perakendeciler dünyanın en zengin şirketlerinden daha fazla vergi ödememeliler.

Sonraki adımda ise vergilerden kazanç elde edilmesine neden olan özel hükümler feshedilmelidir. Bugün bir mülk, bir jenerasyondan diğerine geçerken bu kişinin sermaye kazancı vergiden muaf tutuluyor. Bu sayede pek çok zengin birey, edindikleri mülklerden dolayı vergi ödemiyor. Vergi yasaları fırsat eşitliği yaratmak yerine sanki irsi bir plütokrasi oluşturmak istiyormuş gibi dizayn edilmiş durumda. Hatta vergi oranlarını hiç artırmadan sermaye sahiplerine bahşedilen bu özel hükümleri kaldırıp onların da işçilerle aynı oranda vergi ödemelerini sağlamak önümüzdeki on sene içinde trilyon dolarları yeniden dolaşıma sokabilir.

Bir başka iyileştirme ise sağlık hizmetlerindeki vergilendirmede yapılmalı. Bu konuda başkanlık yarışına hazırlanan Demokrat Parti Senatörü Elizabeth Warren’ın kısa zaman önce sunduğu tasarı baz alınabilir. Warren, 50 milyon dolarlık gelir üzerinden sağlık hizmetleri için yüzde 2; 1 milyar dolar ve üzeri kazançlardan da yüzde 6 oranında vergi alınmasını önermişti. Bu vergilendirme önümüzdeki on sene içinde 3.6 trilyon dolar anlamına geliyor. Bu meblağ da Amerikan nüfusunun yüzde 0,1’inden daha azını oluşturan 75 bin Amerikalı zengin aile tarafından ödenecek.

Gelir vergisi kaçırma suçunun üstünü örtmek için ülkelerin birbirleriyle daha fazla işbirliği yapmaları gerekiyor. Zenginlerin edindikleri mülkleri gizlemelerine izin vermek yerine bütün devletlerin bir araya gelip bütün mülklerin sahiplerinin kaydedildiği bir “küresel servet kayıt sistemi” oluşturmaları fazlasıyla elzem. ABD, hâlihazırda var olan ve özel şirketlerin gelirleri hakkında kapsamlı bir bilgiye sahip Depo Güven Şirketi’ni (Depository Trust Company) devreye sokarak bu duruma öncülük edebilir. Aynısını Avrupa Birliği de pekâlâ yapabilir ve bu bilgiler bir araya getirilebilir.

Ayrıca bir şirket hangi ülkede kurulduysa, küresel ölçekte elde ettiği gelirlerden o ülkenin yasalarına uygun şekilde vergilendirilmeli. Hesaplarını iştirakler veya başka yollar ile düşük vergi ödeyecekleri ülkelere aktarmalarının önüne geçilmeli. Bütün hükümetler bununla ilgili somut adımlar atmalılar. Şirketlerin hangi ülkede kurulduğunun kendileri tarafından açıklanması engellenmeli ve vergilendirilecek gelirler formüler şekilde paylaştırılmalı. Bu sayede Apple kârlarını başka ülkelere taşıyarak vergiden kaçamayacak.

Bu yeni yasalar yürürlüğe girdikten sonra, iyice yerleşmesi için gerekli iyileştirmeler de yapılmalı. ABD Milli Gelirler İdaresi (IRS) son yıllarda harap olmuş durumda. 2010 ile 2016 yılları arasında binlerce çalışanını kaybetti ve Trump döneminde daha da kötüye gitti. Bu kurumun binlerce eleman alması, çalışanlarının maaşlarını yükseltmesi ve demode olmuş bilgi teknoloji sistemlerini güncellemesi gerekiyor.

Uluslararası seviyede ise politikacılar vergi toplanması için en iyi ve en güçlü işbirliği modelini üretmeliler. Bir seçenek gelişmiş ekonomilerden birinin (ABD veya bir Avrupa ülkesi) inisiyatif alarak kendi pazarlarında iş yapan şirketleri bu yeni kurallara uymaya zorlamaları ve diplomatik araçları kullanarak benzer bir sistemi diğer ülkelere de uygulatmaları olabilir.  

Mevcut koşullar altında neler tartışılıyor?

Şu anda önümüzde oldukça önemli bir tartışma konusu var. Ticaretin tamamen serbestleşmesinin ülkeler arasındaki eşitsizliği arttırmasının ardından yeni bir ticaret antlaşması gerekiyor mu? Tabii ki bu antlaşma vergi tahsilatlarının daha sıkı şekilde kontrol edilmesini de gerektiriyor. Bu adım daha katılımcı ve çok aktörlü bir çözümü de gerektirebilir. Örneğin an itibarıyla dünya genelinde oldukça sorunlu bir algıya sahip olan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), vergi tahsilatlarının daha sıkı denetlenmesini sağlayan ve bu konuda işbirliğini artıran bir aktör haline gelebilir. Bu tip büyük değişimler için DTÖ’nün bilgi ve insan kaynağına ihtiyaç var. DTÖ aynı zamanda iklim değişikliği gibi başka konularda da işbirliğinin artırılması için çalışabilir. Bir hükümet hangi yolu seçerse seçsin, neoliberal ticaret modeli dışında başka alternatifler olduğunu da görebilmeli. Egemen devletlerin sermaye ve vergi kaçakçılığı karşısında elinin bağlı olduğu bir model yerine hükümetler vergi adaletini sağlayacak bir model ortaya koymalılar.

ABD’de bu reformların pek çoğu şu anki anayasal kısıtlamalarla da yapılabilir. Şu anda servet vergisi konusunda da ateşli bir tartışma yürüyor. Muhafazakârlar servet vergisinin, ABD Anayasası’ndaki doğrudan vergilendirme ile ilgili kısıtlamalar ile çatıştığını iddia ediyorlar. Muhafazakârların bu itirazının, tarihçiler ve akademisyenler tarafından tartışılması gerekiyor. Bazı eleştiriler de bu önlemlerin aşırıya kaçtığını ve bu yüzden de yatırımı azaltacağını, büyümeyi yavaşlatacağını ve ekonomiye zarar vereceğini öne süreceklerdir. Bu eleştiriler tabii ki gerçeğe fazlasıyla aykırı olacak. İşin aslı şu ki bu eleştirilerin işaret ettiği olayların hepsi Reegan’ın zenginlerden ve özel şirketlerden alınan vergileri büyük oranlarda düşürmesiyle ortaya çıkmaya başladı: Düşük büyüme, yüksek bütçe açıkları ve daha önce eşi görülmemiş bir eşitsizlik.

Devleti canlandırmak

Büyük problemler aslında daha kapsamlı çözümleri işaret ediyor. Genç seçmenler sol ekonomik modele eğilim göstermeye başladıkça ve vergi düzenlemeleri ertelendikçe uygulamaya konacak politikalar burada belirtilenlerden çok daha katı olacaktır. Daha dikkat çekici tehdit ise sağ siyasetten gelebilir: Otoriter ve milliyetçi akımlar toplumun eşitsizlik üzerinden oluşan öfkesini, siyasî olarak kendi çıkarları için kullanabilecekleri bir araca dönüştürme konusunda mahir olduklarını defalarca kanıtladılar.

Kapitalizm devleti tüketirken aslında kendini bitiriyor. Yüzyıllar boyunca piyasalar; güveliği garanti eden, yasaları ve para birimlerini istikrara kavuşturan, altyapıya yatırım yapan ve topluma karşı suç işleyen insanları cezalandıran bir devlete güvenerek yol aldılar. Devletler, başarılı şekilde işleyen piyasalara katkı sunabilecek daha sağlıklı ve daha eğitimli bireyler yetiştirmek için hafife alınamayacak sağlamlıkta bir temel attılar. Devletlere adil şekilde vergi toplama yetkisi getirmek baskıcı bir devlet modelinin liderliğini yaptığı bir distopya oluşturmayacak. Devletin güçlendirilmesi kapitalizmi de daha düzgün bir yola sokacak. Böylece piyasalar varlığını borçlu olduğu halka hizmet edecek ve giderek yok olmaya başlayan küçük bir elit kesimin çıkarları için araç haline gelmekten kurtulacak. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus