Isabelle Adjani: “Kadın oyuncular, arzulanan bir eşya gibi görülmeye katlanmamalı”

Aralık’ın 17’sinden 21’ine, La Scala Paris’te Isabelle Adjani filozof Cynthia Fleury’nin La Fin du courage (Cesaretin Sonu) adlı denemesini (Fayard, 2010) Nicolas Maury’nin mekân düzenlemesinde Laure Calamy ile beraber okudu. Kuralcı ve hayal kırıklığına uğratıcı bir dönemde çok sık gözden yitirilen bu erdem üzerine hem düşünsel hem oyunsal bir diyalog bu.

Le Monde’dan Nicolas Truong, Isabelle Adjani ile Cynthia Fleury’yi ortalıkta yaygın olan yılgınlık üzerine sohbet etmek için bir araya getirdi; ama aynı zamanda, #metoo hareketi başladığından beri, Adèle Haenel gibi sessizliklerine son veren o kadın oyuncuların suretinde, hem dayanmayı hem özgürleşmeyi mümkün kılan sıradan cesaret üzerine de konuştular. 16 Aralık 2019’da yayınlanan bu sohbeti Haldun Bayrı çevirdi.

Isabelle Adjani: Cynthia Fleury’nin “Cesaretin Sonu” kitabını okuduğum sırada zor bir dönem geçiriyordum. Kâbuslardaki gibi, bir uçurumdan düştüğüm izlenimine kapılmıştım. Ve bu kitap bana yardım etti, tuttu beni, yakaladı; tekrar tırmanmayı değil de askıda kalmamı mümkün kıldı, yerçekimsiz bir halde. Cynthia’nın düşüncesi, aşama aşama, “benliğe” dikeylik getiriyor/belini doğrultuyor.

Hem sonra bu kitap cesarete yeniden değer kazandırıyor; yıllar boyunca, değer görmesini beklediğim ve herkes gibi düşünenlerin zayıflık ya da zevzeklik diye nitelediği iyilikseverliğe ve nezakete de…

Cesaret sahibi olmanın zorluğunu kabul etmek, cesaret bulmama yardımcı oldu. Kompleksimi kaldırdı.

Üstelik yaşadığımız dönem, tutulmayan siyasi vaatlerle otoriter rejimlerin dönüşü ve iklimdeki ısınmaya karşı mücadelenin durmaksızın ertelenmesi arasında, yılgınlığa elverişli. Zira yaşamlarımızda yılgınlık verici olan da hayal kırıklıklarının birbiri ardına gelmesi.

Böylelikle, İlkçağ tarzında tiyatrolaştırılmış bu felsefi diyalog coşkuya itiyor beni! Aristofanes ya da Platon usûlünce, fazla vurgu yapmadan seyircilerin kuşku çağını, hem sitedeki hem kendi psikelerindeki/ruh hallerindeki sorunları düşünmesini sağlıyor. Bütün bunları da felsefeyle teşrik-i mesaisi olmayanları dışlamadan yapıyor, zira Cynthia Fleury şaşırtıcı bir yazar da!

Cynthia Fleury: Isabelle Adjani’ye aktris olarak her zaman hayranlık duyarım, ama kamusal alanda seyrek olduğu ölçüde değerli ve usturuplu sözlerinin de cazibesine kapıldım.

Onunla tesadüfen bir kafede karşılaştık ve kendisini böyle etkilemiş bir kitabın yazarını tanıyınca çok sade bir biçimde bana doğru geldi. Ben de tam o sırada bu felsefi denemenin tiyatroya bir uyarlamasını yazıyordum. Doğal olarak bu ufak tiyatro biçiminin mekân düzenlemesi için bir araya geldik.

Hayli ağır, fakat muayyen bir duruşu ve özellikle çok mizahı olduğunu umduğum bir diyalog söz konusu. Metnin iskeleti, bugün değerden düşmüş olan sözdür. Söze güvenin azalması ise sıkı sıkıya cesaretin sonuna bağlıdır; dolayısıyla ona tekrar değer kazandırılması gerekliliği var. Söz düzenleyicidir. Biri size bir şey söylediği vakit, dünyayı bir ucundan tutarsınız.  

Cesaret üzerine bu metni sahneye taşımak, söze tekrar bir merkezîlik ve kutsallık biçimi vermenin bir yolu mu?

Isabelle Adjani: Evet, zira sözün kişiliksizleşmesi beni harap ediyor. Emanet edilen, alınan, verilen ve tutulan söz olmadığında, boş boş dolaşıyor gibi hissediyorum kendimi. Bu yüzden bir gösteri sadece fazladan sözcüklerin birbirine bağlanmasından ya da üzerimize boşaltılmasından ibaret olmamalı. Tweet’ler, chat’lerle beraber, sözün özünü boşaltan sürekli çalçeneliğin tutarsızlık bombardımanına maruz kalıyoruz. Sözün hoş vakit geçirici, çekici, etkili, yapılandırılmış, ritimlendirilmiş olması gereken talk-show’lardaki rahatsızlığımın üzerine gitmiyorum bu yüzden.

Dinlemek ve paylaşmak için dünyanın tüm enerjisine sahibim, ama small talk’a, novlang’a tahammül edemiyorum. Anlam bulmaya uğraşıyorum; biz oyuncular düşünce aktarıcıları, taşıyıcılarıyız sözün her biçiminin inanılırlığını ayakta tutma sorumluluğumuz var. İşin tuhafı, aktrislerin ve aktörlerin her şeye karışmamaları gerektiğinin söylendiği bir zaman yaşadım. Ve bugün her konuda konuşmalarının istendiği bir başka zamandayız. 

Cynthia Fleury

Cynthia Fleury: Bu durum siyasi sözün azlığına bağlı. Sözcülük bugün yurttaşlık ve sanat alanında, özellikle de kadınlarda. #metoo hareketinden beri neden özellikle kadın oyuncuların üzerine düşüyor bu? Yara ile simgeleştirme arasındaki kopukluk nedeniyle. Aktrisler çoğu zaman yara almış kadınlardır, zira bazen istilacı, saldırgan ya da şiddetli bir arzuya konu olmaktadırlar.

Ama aynı zamanda bunlar, o ıstırapları sanatları yoluyla yüceleştiren esnek kadınlardır da. Bazıları ise, ünlü ve nüfuzludur. Yara ile kuvvetin birleşmesi onların neden söz aldığını izah ediyor; yayılmayı sağlayan sosyal ağların evcilleştirerek kamu çemberine erişmeyi sağladığını da unutmayalım. Toplumsal ve tarihsel olarak çok kadınsı mekânlar diyemeyeceğimiz kamusal alana, sokağa ve agora’ya kavuşmak maksadıyla ufak kapıdan girmenin bir yoludur hashtag.

#metoo hareketinin doğmasıyla Adèle Haenel’in konuşması arasında ne değişti?

Cynthia Fleury: Adèle Haenel’in konuşmasıyla başlayan silsile önemli. Ender rastlanan pedagojik ve öğretici boyutta bir an söz konusu.

Her şeyden önce, oyalatılma riskine, –her ne kadar bir bireyi değil bir sistemi ihbar ettiğini iyice belirtse bile– name dropping’e (saldırganının adını veriyor), kadınların sıkıştırıldıkları ataerkil/pederşâhî tertibata, hatta bizzat hâlâ cinsiyetçi basmakalıplar uyarınca işleyen hukuk sistemine rağmen konuşmaya karar veriyor.

Sonra savcılık bir soruşturma başlatıyor. Yetersiz “medya mahkemesi”yle yetinmemek için, büyük bir cesaret ve sorumluluk duygusuyla şikâyette bulunmaya karar veriyor. Zira artık hepimizin birlikte öğrenmesinin, kolektif aksaklıkların karşısında birlikte durmanın zamanı geldi.

Isabelle Adjani: Evet, bu örnek silsilenin birbirini izleyen bölümleri üzerinden, Adèle Haenel’in şikâyetçi olmaya karar vermesi, #metoo’nun başlattığı kadın özgürleşme hareketlenmesini Fransa’da gerçekten artırdı; “Tedirgin etme özgürlüğü” (la liberté d’importuner) üzerine o kolektif yazı gibi sabotaj vakalarına rağmen; zira bazı kadınların maçoluğun bekçileri de olabildiğini unutmamak gerek.

Uzun zamandır gizli tutulmuş ıstırapları örten perde daha yeni sıyrılmaya başlanıyordu; kimilerinin ise erkeklerin cinsel sefilliğiyle uğraşmaktan başka işleri yok! Üstelik yanılmıyorsam, Fransa’da özgürlük katili bir püritanizm tehdidi de yok henüz. Eserinizde kuralları ihlâl eden bir yönetmen olabilir ve aktrisinizin manevi ve fiziksel bütünlüğünü koruyabilirsiniz. Bununla birlikte, travmaya uğramış meslektaşlarım arasında, konuşup konuşmamaya karar vermeden önce, çekingen bir biçimde, “Neler olup biteceğini bir görelim hele” diyenler de var.

Saldırıya, tâcize ya da istismara uğradığınız oldu mu?

Isabelle Adjani: Benim kişisel olarak yaşadığım tersliklerin önemi yok. Elbette kariyerim boyunca beni müteessir eden, kırılganlaştıran, izler bırakan bazı şeyler oldu. Biz aktrisler genellikle çok genç yaşta bu işe gireriz; filme çekilme, seçilme ve işe alınma gibi arzularımız ile, bir erkek ya da bir kadının arzusunun oluşturduğu bir alanda yetişiriz. Oysa aktris efsanesinin yüceltilmesinde bir kafa karışıklığı vardır.

Bir arzu nesnesi olmak, aktrisleri katlanmaya, özellikle bedenlerini başkasının iktidarına teslim etmeye ve çalışılmadığı zaman da her an hazır/âmâde olmaya yöneltmemeli. Şu son iki yılda, kendi çevremde, tecavüze ya da tâcize uğramış olduğunu keşfedip açıklayan müthiş sayıda kadın olduğunu görmek hayret verici.

Cynthia Fleury: Aynı zamanda hayret verici olan ise bu tecavüz ve saldırı öykülerinin çoğu zaman anekdot biçiminde birbirine anlatılması. “Şu tuzluğu verir misin?” ya da “Hava masmavi” der gibi söyleniyor. Erkek hâkimiyetinin içselleştirildiği anlamına geliyor bu. Hatta bu fiiller kurban tarafından travma olarak değersizleştiriliyor. Bu şiddet davranışları kadınlar tarafından utanılacak bir şey olarak siliniyor.

Oysa iki yıldır, tanıklıkta bulunuyor, kayıtlara geçiriyor ve düşündüklerini anlatıyorlar. Ama gericilerin dediği gibi bir kurban tavrına kapanmak için değil. Reklam etme işinde daha ileri gidenleri desteklemek maksadıyla. “Ben de” demek, Amerikalı starlardan ve Adèle Haenel’den sonra, “Evet, doğru, benim de başıma geldi. Bu kadınlar haklı” demenin bir şekli. Feminizmin çoğu zaman kadınları ilgilendirmeyen bir kavga gibi yaşandığını anlamak gerek; dayatılan bir kavga gibi yaşanıyor — erkeklerin ruh halindeki sorunları halletmenin bizim işimiz olmaması gerektiği anlamında. Kendi payıma, ruh halimdeki işlev bozuklukları zaten yeterince uğraştırıyor beni.

Bu ıstırapları sessizliklerinden çıkarmak için özel bir cesaret tipini mi seferber etmek gerekiyor?  

Cynthia Fleury: Cesaretin cinsiyeti yok. Evrensel, aracı ve koruyucu o. Piyes cesaretle ilgileniyor, ama sıradan cesaretle; halbuki sadece savaşın, kahramanlığın, erkekliğin, istisnanın hakkı gibi görünüyordu.

Oysa her gün, aşınmaya ve erozyona yol açan kabul edilmez şeylerle yürütülen ufak pazarlıklar karşısında cesaretini göstermek ve sarsıntıyı kaldırabilecek dayanıklılıkta olmak gerek. Kadınların bu cesaret biçimiyle daha çok seferber oldukları bâriz; ama yapısal bir tür eşitsizliğinden bu, özden değil. Cesaret, başarı garantisi olmadan alınan bir karardır.

Bu cesaret biçimine örnek teşkil edebilecek bir rolde oynamış mıydınız?

Isabelle Adjani: Pazarlığın imkânsızlığı üzerine, elbette Camille Claudel! Sanatının çarpıtılması onu deliliğe ve kapanmaya götürdü. Bu rol hayatımı kurtardı.

O yıllarda beraber yaşadığım Bruno Nuytten’le birlikte, bu film üzerinden, o dönemde herkesin ağzında olan şayianın kötücül etkilerini ulvileştirdik. Salgının başlangıcında, kamuoyu tarafından AIDS’e yakalandı diye bilinmek düpedüz ölüme mahkûm edilmekti. Camille Claudel üzerinden bir çığlık atmak ve kendi çığlığımla onun kulakları yırtan çığlığına saygımı sunmak istedim. Bu sınavdan neredeyse şifa bularak çıktım. Bana cesaret veren onun cesareti oldu.

Cesaretin yeniden bir erdem olarak yükseldiğine tanık olmuyor muyuz?

Cynthia Fleury: Değer yitirip gözden düşmesinden sonra, belki de yeniden kendini toparladığına tanık oluyoruz. Toplumsal ve çevresel adalet ya da cins eşitliği cesaret gerektirir. Ama bu kavgalar henüz çoğunluğu ilgilendirmiyor ve adacıklarda kalıyor. Taşıyıcı desteklerin önemi buradan geliyor. Bunun için aktörlerin sözü herkes için dengeleyici bir anlam etkisi yaratıyor.

Isabelle Adjani: Cesarete giden yol yılgınlıktan geçiyor. Cynthia, bilmek isterdim… Tekrar yükselmek için dibe mi vurmak gerekiyor?

Cynthia Fleury: Bu fikre inanmıyorum, zira dip yok. Havuzun dibine vurduktan sonra tekrar yükseleceklerini düşünen hastalarıma hep bunu söylüyorum. Hayır, daima daha derine batılabilir. Alınan karardır dip.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar