Salgın hastalıklar dünya tarihini nasıl değiştirdi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Washington Post yazarı Ishaan Tharoor, koronavirüsün dünyayı etkisi altına aldığı günlerde dünya tarihinde yaşanmış büyük salgın hastalıklar hakkında çarpıcı bir makale kaleme aldı. “Salgın hastalıklar dünyayı nasıl değiştirdi?” başlığıyla yayımlanan makalenin Türkçe çevirisi ve Tharoor’un anlattığı salgın hastalıklarla ilişkisi olan önemli tarihsel olayları sizlerle paylaşıyoruz:

“Koronavirüse dair sinir bozucu olan şeylerden biri, hakkındaki bilinmezlik. Tıp uzmanları, hükümetler ve politikacıların hepsi aynı sorulara odaklanmış durumda. Koronavirüs nereye kadar yayılacak? Ne kadar sürecek? Ne kadar insanı öldürecek?

Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkışından beri, virüs 60’tan fazla ülkeye yayılmış durumda. Dünya genelinde 100 bine yakın koronavirüs vakası var. 3 binden fazla insan virüsten dolayı hayatını kaybetti. Dünya genelinde 300 milyon öğrenci ise virüse önlem olarak okulların kapanmasından dolayı eğitim alamıyor. Bu sayının gittikçe artması bekleniyor.

Dünya genelinde birbiri ardına seyahat yasakları geliyor ve havayolu şirketleri artan korkuyla beraber uçuşlarını iptal etmek zorunda kalıyor. Seyahat endüstrisi büyük bir krizin içinde. Dünya piyasalarında az da olsa normalleşme göze çarparken hükümetler artan işsizlikten ve tedarik zincirindeki sorunlardan doğan ekonomik sorunları acil teşvik fonlarıyla çözme planları yapıyor. Büyük spor etkinliklerinden bazıları ya iptal ediliyor ya da seyircilere kapalı olarak düzenleniyor.

Ancak şu anki durum, daha önce karşılaşmadığımız yeni bir şey değil. Yale Üniversitesi’nden tıp profesörü Frank Snowden’a göre dünyada salgın hastalıkların etkilememiş olduğu herhangi bir yaşam alanı yok. Snowden’a göre salgın hastalıkların her daim sosyal ve politik istikrar üzerinde büyük etkileri oldu. Hatta dünya tarihindeki bazı savaşların sonuçlarını ve başlama sebeplerini de salgın hastalıklara bağlayabilmek mümkün. Gerçekten de dünya tarihi boyunca ortaya çıkmış salgın hastalıklar, insanlık tarihini şekillendiren korkutucu bir konu. Dünya, birbirini takip eden yüzyıllar içerisinde yaşanan apokaliptik ölüm zincirlerini ve toplumsal çöküşleri daha önce çok kez yaşadı.

6. yüzyılda, Roma İmparatorluğu topraklarında yayılan bir salgın hastalık, tahmini olarak 30 ila 50 milyon insanın ölümüne sebep olmuştu. Bu belki de o dönemki dünya nüfusunun yaklaşık yarısına tekabül ediyordu. Antik kaynaklara göre, bu salgın hastalıktan sonra Konstantinopolis’te (İstanbul) ortaya çıkan manzara ise içler acısıydı. Binlerce ceset toplu mezarlara yığılmıştı ve cesetlerin aralarındaki küçük boşluklara daha genç olanların ve bebeklerin cesetleri yerleştirilmişti. Ayaklarla ezilen cesetler ‘üzüm gibi’ sıkılmış bir vaziyette üst üste duruyordu. Roma İmparatorluğu’nu yaklaşık 400 sene boyunca etkisi altına alan bu salgın hastalık dalgasının imparatorluğun çöküşündeki etkisi oldukça fazlaydı. 

Black Death (Kara Ölüm) salgını

14. yüzyılda Kuzey Afrikayı, Asya’yı ve Avrupa’yı etkisi altına alan Black Death (Kara Ölüm) salgını ise Avrupa’nın o zamanki nüfusunun yaklaşık 30 ila 60’ına yayılarak üç kıtada yaklaşık 200 milyon ölümü de beraberinde getirmişti. Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi, bu salgının da etkileri oldukça uzun vadeli ve yıkıcıydı. Şehirler yerle bir olmuş, savaşlar durmuş ve işgücünün sarsılmasıyla toprak sahibi elitlerin toplum üzerindeki kontrolleri yerle bir olmuştu. O dönemki Black Death salgının, şu an yaşadığımız dünyaya olan en önemli etkisi ise belki de İngilizcenin bugün dünyada evrensel dil olmasını başlatan şartları oluşturması. Bloomsbury International’da yayımlanan tarihsel bir makaleye göre, Black Death salgını Avrupa’ya bulaşmadan kısa bir süre önce İngiliz toprakları Normanlar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalle birlikte Normanlar, İngiliz topraklarına kendi konuştukları dil olan Norman Fransızcasını getirmiş ve Norman Fransızcası başta dönemin aristokratları olmak üzere İngiltere topraklarının o dönemki resmi dili olmuştu. Kilise ve dini sınıflar Latince kullanırken İngilizce ise yalnızca topraklarının işgalinden sonra yoksul bırakılan İngiliz köylüler arasında konuşuluyordu. Black Death salgının Avrupa topraklarına girmesiyle beraber, İngiltere de bu salgından yoğun bir şekilde etkilenmeye başlamıştı. İngiltere’yi vuran salgın, İngiliz topraklarında ağırlıklı olarak Fransızca konuşan aristokrat sınıfıyla beraber Latince konuşan dini grupların içinde olduğu yaklaşık bir milyon kişinin hayatını kaybetmesine yol açmıştı. Tarımla uğraşan ve sağlıklı bir yaşam sürdürerek hastalığa karşı bağışıklık geliştiren İngiliz köylüler ise salgından çok fazla etkilenmeyerek varlıklarını korumuştu. Bu, İngilizce konuşan köylülerin ülke içerisinde nüfussal üstünlüğü ele geçirmesine ve dolaylı olarak İngilizcenin İngiliz topraklarında tekrar resmi dil olmasını da beraberinde getirmişti. Yani ironik olarak, Black Death salgını yaklaşık bir milyon İngiliz’in ölümüne yol açarken İngiliz dilinin yaşayarak bugünkü haline gelmesini de sağlamıştı.  

16. yüzyılda Amerika kıtasında süregelen Avrupa kolonileşmesi ise, kıtada yaşayan çok sayıda yerli insanı katletmişti ya da dolaylı yollardan ölümlerine sebep olmuştu. Bu katliamların ardındaki en önemli neden, sömürgeye bağlanan yerlerdeki yerli halkların o dönem patlak veren salgın hastalıklara karşı herhangi bir bağışıklık geliştiremeyip hastalıkların yayılmasını hızlandırmalarıydı. Geçen yıl University College London’daki bilim insanları tarafından yapılan bir çalışmaya göre, 16. yüzyılda Avrupalılar tarafından yaklaşık 56 milyon Amerikan yerlisinin katledilmesi, insan ayak izinin azalmasıyla beraber Sanayi Devrimi öncesinde yaşanan “küresel soğumayı” da beraberinde getirmiş ve küresel sisteme etkileri bugün bile devam eden kalıcı bir etkide bulunmuş.

Quarantino”dan karantinaya

Bugün salgın hastalıkların kontrol altına alınmasındaki en önemli sağlık önlemlerinden biri olan ve bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişilerin, gemilerin, malların veya hayvanların geçici olarak bir yerde tutulup gözlemlenmesiyle uygulanan ‘karantina’ uygulamasının kelime kökeni de 17. yüzyılda İtalya’nın kuzeyinde yayılan bir salgına dayanıyor. 17. yüzyılda Venedik yönetiminin kontrol ettiği liman şehri Ragusa’daki (şimdiki adıyla Dubrovnik) yetkililer, o dönem yayılan vebadan etkilenen bölgelerden gelen gemiler için 30 gün süren ve 30 gün anlamına gelen ‘trentino’ adı verilen bir tecrit yasası hazırlıyor. Önlemle beraber vebanın da diğer ülkelere hızla yayılmasıyla beraber yetkililer, belirlenen 30 günlük tecrit süresini 40 güne uzatıyorlar ve yasanın adı quarantino – yani 40 gün olarak değiştiriliyor. 17.yüzyıldan beri çeşitli değişikliklere uğrayan bu kelime kökü de zaman içerisinde bugün kullandığımız “karantina”kelimesine dönüşüyor.

20. yüzyıla ise, dünya çapında yaklaşık 50 milyon insanı öldüren ve ABD içerisindeki ortalama yaşam süresini 12 yıl azaltan 1918 tarihli pandemik influenza damgasını vurmuştu. İnfluenzanın etkilerinden ders alan Amerikan kamuoyu ve bilim insanları, salgın konusunda şeffaflığı ve doğruculuğu sürdürmenin hastalığın kitlesel etkisini azaltmada çok önemli bir rolü olduğunun altını çizerken, Başkan Donald Trump’ın mevcut koronavirüs gündeminde bu şeffaflığı ne kadar sağlayabildiği de ABD için ayrı bir tartışma konusu olarak öne çıkıyor.

Salgın hastalıklar, insanlara ayna tutarak gerçekte kim olduğumuzu bize hatırlatıyor

Bu aşamada, New Yorker’a konuşan Frank Snowden’ın açıklamaları durumu gayet iyi özetliyor: ‘Salgın hastalıklar, insanlara ayna tutarak gerçekte kim olduğumuzu bize hatırlatıyor. Yani ölüm ve yaşamla ilgili bütün ilişkilerimizde varlar. Salgın hastalıklar, insanlar olarak birbirimize karşı sahip olduğumuz ahlaki ilişkileri gösteriyor. Bugün bunu daha iyi görüyoruz.

Dünya gerçekten de, koronavirüs salgını sırasında Doğu Asya kökenli insanlara yönelik yönlendirilmiş sayısız rahatsız edici yabancı düşmanlığı vakasına tanık oldu. Geçmişten bu yana salgın hastalıklar ve vebalar genellikle yoksulların ve savunmasızların mağdur olmasına yol açıyor.

Harvard Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Hannah Marcus, New York Times’a yaptığı açıklamada, ‘Salgın hastalıkların tarihsel olarak marjinalleştirilmiş insanların zulümlerine yol açmasına karşı dikkatli olmalıyız’ hatırlatmasını yapıyor. Marcus’a göre, geç Ortaçağ Avrupa’sındaki vebanın en iyi belgelenmiş sosyal sonuçlarından biri, kuyuları zehirleyerek vebanın yayılmasına neden olmakla suçlanan Yahudilere uygulanan şiddet içerikli eylemlerdi.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus