Salgın küresel ekonomiyi nasıl değiştirdi? Nasıl değiştirecek? — Prof. Bülent Gültekin ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Yaşadığımız bu büyük krizin çok ciddi ekonomik yansımaları var; her şey alt üst oluyor. Türkiye sadece bunun bir parçası. Dünyada ekonomik ilişkiler gerçekten çok değişiyor ve daha da değişeceğe benziyor. Bütün bunları, ABD’de öğretim üyesi olan, Turgut Özal’ın eski başdanışmanı ve bir dönem Merkez Bankası Başkanlığı da yapmış olan Prof. Bülent Gültekin ile konuşacağız. Bülent Bey mi diyeyim, Bülent Ağabey mi?

Bülent Gültekin: Nasıl istersen, sana kalmış.

Peki, Bülent Bey diyeyim. ABD, bu salgının merkezi haline geldi artık. Çin’le başlayan salgının en önemli merkezi Batı oldu. İtalya, İspanya derken, ölü sayısında olmasa da ABD bayağı öne geçti. Bu olayın küresel anlamda etkilerini anlamamız için de ilk bakmamız gereken yerlerden birisi herhalde ABD ve sonra da Çin. Genel bir tablo çizebilir misin bize? Amerika’da nasıl yaşanıyor bu olay? Olayın insanî boyutundan ziyade, ekonomik boyutunu sormak istiyorum. İnsanî boyutunun yıpratıcı olduğunun farkındayız.

Gültekin: Tabii bu işin bir tıbbî tarafı var, ama o konuda fazla bilgim yok. Ekonomik boyutlarında olanları görmek mümkün. Özellikle sokağa çıktığınızda, şu anda bulunduğum eyalette ve çoğu doğu yakasında sokağa çıkma yasağı var. Sadece zorunlu işler için çıkabiliyorsunuz. İnsanın ilk fark ettiği, adeta sürreel bir ortam var. Her taraf kapanmış vaziyette. Hatta burada vandalizm olmasın diye barların üstüne tahtalar çakılmış durumda. Gerçekten görülmemiş bir olay. İnsan, bir anormallik olduğunu, karşısında adeta görünmeyen bir düşmanın olduğu bir ortamdaymış gibi hissediyor. Yine, insanın ilk gördüğü, kendi hayatından fark ettiği, günlük hayatın tamamen değiştiği. Ben 30 katlı yüksek bir binada yaşıyorum; binaya temizlikçilerin, satıcıların girmesi yasak. Çıkıp berbere gidemiyorsunuz. Lokantalar kapalı. Günlük hayat neredeyse durmuş vaziyette. Kendi mahallemizden alıp bir izdüşümü çıkartmaya çalışırsak, ekonomilerde, şimdiye kadar tarihte görülmemiş bir talep şoku ve aynı zamanda bir arz şoku var. Bunun, sadece bir ülkede değil, bütün dünyada aynı anda olduğu bir döneme rastlandığını pek sanmıyorum. İlk defa böyle bir şey oluyor. Bütün dünyanın ciddi bir durağanlıktan geçtiği 1929 buhran döneminde bile, bu, zaman içinde yayılarak, 3-4 yılı alan bir süreç içinde oldu. ABD’de de ve Türkiye’de de olduğu gibi, servis sektörünün yüksek olduğu ekonomiler, bir anda duruverdi. Dünya bunu ilk defa yaşıyor. Aynı zamanda, küreselleşmenin doğal bir neticesi, bir taraftan da tedarik zinciri ile dünya birbirine çok bağlı. Amerika’da veya Türkiye’de de aynı şekilde, yapılacak bir şeyin malzemesi Çin’den veya başka ülkelerden gelmekte. Otomotiv sektöründe bile herhangi bir otomobilin kapağını açtığınız zaman, parçaların yüzde 80’i, Alman arabası ise Almanya dışından, bir kısmı Türkiye’den gelmekte. Dolayısıyla bunların hepsi bir anda durdu. Biz iktisatçıların bazen derslerde örnek olarak bazen gösterdiğimiz bir dışsal şokun en kötüsünü, en görülmemişini yaşıyoruz şu anda. 

Burada herkesin farklı farklı cevap vermeye çalıştığını görüyoruz. Bir kere, global bir birlikte hareket etme olayı yok, gördüğüm kadarıyla. Avrupa bile kendi içerisinde ortak bir politika belirleyemedi. Her ülkenin, hem salgınla mücadele konusunda, hem de esas konumuz olan olayın ekonomik boyutu ile ilgili olarak farklı farklı birtakım uygulamalar yaptığını görüyoruz. Baktığında, bunlardan hangisi daha rasyonel, hangisi doğru olmayan bir politika gibi görünüyor?

Şöyle bakalım Ruşen: Aslında bütün ülkeler, tek tek veya toplu halde aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar. Önemli olan ekonomilerin bulunduğu durum ve bu yapmaya çalıştıklarının nasıl finanse edilebileceği. Ta 1930’lardan bildiğimiz; ekonomiler böyle bir şoka uğradığı zaman, özellikle talep azaldığı zaman, özel sektörden veya hane halkından gelen talep azalmasına karşılık yapılması gereken ilk olay, bir şekilde, kamunun devreye girerek o talebi artırması. Fakat bu, geçmişte olduğundan çok farklı bir şey. O farklı olan taraf da, insanların kazancı kalmadı. Şu anda insanların bir işi yok. Özellikle küçük işletmelerde insanların maaşları verilemiyor. Dolayısıyla, müthiş bir gelir eksikliği var. Çoğu yerde, gelirde müthiş bir düşüş var. 

Hükümetlerin yapmaya çalıştığı, birinci etapta bu gelir düşüşünü önleyebilmek. Ekonomideki talebin ikinci bir şekilde düşmemesi için, Almanya’da yaptıkları gibi, insanlara çek yollamaları. Yani talep yönetimi. Diğer bir yapılması gereken de, insanların harcamaları durduğu için, şirketler sözlerini yerine getiremediklerinden ve aynı zamanda da ülkelerin durumuna göre –ABD’de de şirketler 2008 yılına göre çok daha fazla borç almış vaziyetteler– şirketlerin batmalarını önlemek için alınması gereken tedbirler var. Yani bir taraftan tüketiciler üzerine, diğer taraftan şirketler üzerine tedbir almak zorunda. 

Amerika’nın buradaki yaklaşımı şöyle oldu: Önce, birinci grupta, işlerini kaybetmelerinden dolayı herkese, özellikle 75 bin doların altında kazanan, aile olarak da 150 bin doların altında kazananlara, adam başı 2000 dolarlık bir çek yollamak. İkincisi, büyük işletmelerin ve büyük şirketlerin batmaması için bir yardım paketi, toplam olarak bir “Acil önlem paketi” çıktı ortaya. Aynı zamanda da likidite daralması olmasın diye küçük işletmelere, bankalara kaynak aktarıldı. Bunların hepsi bir anda çıktı. Fakat problem şurada: Ekonomiler böyle sistematik olarak çökmeye, dağılmaya başladığı zaman, onları tekrara hayata geçirebilmek çok zor. Şu anda bunun çok başındayız. Bir de bu tür önlemlerin işleme koyulması çok daha zaman almakta. Bir de tabii hangi enstrümanlar, hangi araçlar seçilecek, bunları seçmek çok daha zor. Çünkü kimse böyle bir şeye hazırlıklı değildi. 2008 yılında dahi, her şey olup bittikten sonra kimse bunu tartışıp, “Ekonomilerde sistemik bir çöküş olduğu zaman bunun üstüne nasıl gidilebilir?” sorusunun üzerinde fazla durmadı gerçekten.

Özellikle büyük ülkeler, zarar ederek, kayıplar vererek de olsa bir şekilde bellerini doğrultacaklar mı? Çünkü şu âna kadar yaşanan farklı farklı krizlerde bir sürüyor, sonra tekrar bir toparlanma oluyor. Burada da aynı şeyi yaşayacağımız kesin mi?

Evet, yaşayacağız. O konuya gelmek istiyorum ben de. Amerika bunu nasıl yapıyor? Yani bu kadar büyük, 2 trilyonluk bir âcil yardım paketini nasıl finanse edecek? Esas soru bu. Özellikle Türkiye’yi mukayese etmeye çalıştığımız zaman, bu iki örneğe, bir de Almanya örneğine bakmak lâzım. Amerika’da bu harcamalar Hazine tarafından yapılmakta. Faizlerin çok düşük olduğu bir ortamdayız. Aynı zamanda, dünyada risklerin arttığı bir dönemde, büyük ölçüde dolara ve dolar cinsinden ihraç edilmiş kâğıtlara, tahvillere talep olur. Çünkü insanlar riskli yatırımlardan, Amerikan tahvili almaya doğru döner. Dolayısıyla, burada Amerika’nın borçlanabilme kapasitesi çok daha yüksek. 

İkincisi, Amerika bunu yaparken, aynı zamanda Amerikan Merkez Bankası, “Özel şirketlerden dahi gelebilecek her türlü tahvilin hepsini alabileceği” garantisini verdi. Bu, şu demek: Amerika’da bu yardımların hepsi para basılarak yapılacak. Amerika bunu yapacak durumda, çünkü Amerikan doları dünyada rezerv para konumunda. Amerika’nın, kısa vadede, sonsuz demeyeyim ama limitsiz para basma imkânı var. Dolayısıyla bu, büyük ölçüde para basılarak finanse edilecek. İkinci dönemde, yani tekrar toparlanmaya başladığı zaman, ekonomi büyürse, bu borçlanmanın oranı ekonomide küçülmeye başlar veya vergi politikalarıyla değiştirirler. Veya toplamaya başlarlar. 

Türkiye parantezini de açalım. Bu para basma işini birçok ülke yaptı. Devlet vatandaşına para veriyor; İngiltere de veriyor, Amerika da, Almanya da… Ama Türkiye’de böyle bir şey olmadı. Bu, para olmadığı için mi, ya da Türkiye para basamadığı için mi?

Türkiye konusuna girmeden önce, bir de Almanya örneğini vereyim. Almanya, aslında Avrupa Birliği ortasında. Alman hükümetinin de, veya küçük hükümetlerin de, vatandaşlarına oturdukları yerde para yollayabilmelerinin bir nedeni de, şu anda Almanya’daki faizler negatif. Yani insanlar, Alman hükümetine, üstüne para vererek borç vermekte. Dolayısıyla, kısa vadede, Alman hükümeti, euro cinsinden borçlanıp, kendi vatandaşlarını bir şekilde finanse ediyor. Ekonomi tekrar düzelene kadar, talebin daha da kötüye gitmemesi için, vatandaşlarının bu zor durumdan geçmelerini sağlıyor. İtalya bunu yapamıyor. Çünkü borcu yüksek bir ülke olduğu için borçlanamıyor. Dolayısıyla, burada Avrupa Birliği’nin devreye girip, güneydeki İspanya ve İtalya’nın borçlarının garantisini istiyor. Orada henüz bu tartışmaların devam ettiği bir ortam var. Güçlü ekonomiler, borçlanma kapasitesi olan ülkeler, kısa vadede bunu kamu borçlarıyla götürebiliyorlar. 

Türkiye’ye gelirsek; Maalesef Türkiye bu krize kötü bir zamanda yakalandı. Tabii ki bu kriz kimsenin tahmin edebileceği büyüklükte bir kriz de değil. Fakat Türk ekonomisi, 2018’de de gördüğümüz gibi gerçekten kırılgan bir ekonomiydi. Oradan tekrar geri dönmesinin nedeni, Amerika Merkez Bankası’nın, Amerikan ekonomisi daralmaya başlıyor korkusuyla, faizleri azaltmaya başlamasıyla, Türkiye biraz zaman kazandı. Fakat Türkiye ekonomisi, daha doğrusu AKP ekonomisi demek lâzım, uzun bir süre bu likidite bolluğundan faydalanarak… Türkiye ekonomisinin geçmişte olduğu gibi büyümesi, genellikle dışarıdan gelen sermaye ile olmakta. Tabii siz bunu ihracata yönelik bir hale getiremezseniz, o ekonominin sürdürülebilmesi çok zor. Nitekim Türkiye’de 1959’dan itibaren, neredeyse 10 yılda bir kambiyo krizlerine neden olmakta. Türkiye, büyük ölçüde dışarıdan gelen sermaye ile büyümesine devam etti. Hele 2008 krizinden sonra, tamamen iç piyasayı büyüterek genişlemeye çalıştı. 2001 krizinden sonra, özelleştirme vs. ile kamunun borçları zaman içerisinde azaldı. Fakat özel sektör büyük ölçüde borçlandı. Aynı zamanda, devletin “Yap-işlet-devret” modelleriyle beraber, kamu-özel sektör işbirliğiyle, bilançosunda görülmeyen çok ciddi yükümlülükleri olduğunu düşünüyorum. Devletin şu anda özellikle dışarıdan borçlanabilme kapasitesi çok düşük. Bu ortamda Türk ekonomisine baktığınız zaman, bir taraftan, şirketlerin özellikle büyük bir kısmının döviz cinsinden çok borçlu olduğunu görüyoruz. Kamunun borç kapasitesi belli değil. Sadece Türkiye de değil, Türkiye’ye benzer, gelişmekte olan ülkelerin çoğu, genişlemeye, bir taraftan insanların harcamalarını artırmaya çalışırken, bir taraftan da bunun finansmanı nasıl olacak sorusu önem kazanıyor. Eğer siz para basmaya yaparak bunu yapmaya çalışırsanız, o zaman sorun, açık ekonomisi olan Türkiye’nin, döviz üzerinde inanılmaz bir baskısı olacaktır. Dolayısıyla 1980 öncesi sermaye kontrollerinin olduğu bir döneme gitmediğiniz takdirde, bunu yapabilmek mümkün değil. Hükümetin şu anda yapabileceği, borçlanma kapasitesi, dolayısıyla vergileri artırmaktır. Bunun da ekonomi üzerindeki etkisi çok daha ters olacaktır. Nitekim şu andaki yardım kampanyasını, bir anlamda, örtülü bir vergi diye düşünmek lâzım. Çünkü devletin elinde, ekonomideki bu talep daralmasını önleyecek, insanlara bir şekilde gelir konusunda yardım edecek bir gücü yok.

Türkiye’yi çok yakından takip ettiğini biliyorum. Burada bir sokağa çıkma yasağı tartışması var. Özellikle anamuhalefet partisi ve belediye başkanları sokağa çıkma yasağının getirilmesini istiyor. Bilim Kurulu’nun da bunu istediği söyleniyor, ama Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu istemiyor. İstememesinin temel nedeninin de ekonomik olduğu düşünülüyor. Ekonomik hayatın sokağa çıkma yasağı ile iyice durması nedeniyle, senin de tarif ettiğin gibi, kırılgan Türk ekonomisinin daha da kötü duruma girebileceği düşünülüyor. Öte yandan, sokağa çıkma yasağı gibi sert bir uygulamaya gidilmezse, salgının süresinin uzayacağını görüyoruz. Sanki böyle bir ikilem var. 

İktisatçıların dediği şekilde, bunu optimize edebilmek çok zor. Fakat dikkat edersen, burada birbirine benzeyen insanların tavırları çok benzer oldu. Yani Amerika’da da, bütün eldeki verilere rağmen, Donald Trump’ın sığlığı, hatta çok açık da söyleyebilirim, “klinik bir vaka” olması ve etrafındaki insanların yetersizliğinden kaynaklanan, 3 senedir Amerika’daki kurumları zayıflatması ve olayı anlamasındaki zorluk, diğer taraftan, Trump’ın, “Amerikan ekonomisi=hisse senedi borsası” gibi görmesi, Kasım 2020’de seçimlere gireceği için de, ekonomide zor tedbirleri almak istemedi. Anlaşılıyor ki Amerika’daki istihbarat kurumları, daha Aralık ayı ortasından itibaren çok ciddi bir pandemi tehlikesi olabileceğini haber vermişler. Fakat bunları görmek istemediler, dolayısıyla önlemler geç başladı. Ve bu işin Amerikan ekonomisindeki etkisi çok fazla olacak. Buradaki Tıp Fakültesi’ndeki arkadaşlarımla görüşmelerimden anladığım, toplumun yüzde 70, hatta yüzde 75’in üstü bir şekilde bu hastalıktan geçip kitlesel bir bağışıklık kazanana kadar bu salgın devam ediyor. Tabii bu salgının özellikle çok kırılgan gruplar ve yaşlılar üzerindeki etkisi çok daha kötü. Donald Trump da başta, aynı şekilde “Ekonomi kötüye gidiyor” denmesin diye yapmak istemedi. O yüzden, büyük merkezlerde, New York’ta, çok kötü oldu. Kaliforniya’da biraz daha erken başladılar. Amerika daha büyük bir ülke, dalga dalga yayılmakta. Türkiye’de de çok büyük bir hata yapıldı bence. Görülmek istenmedi. Şimdi biraz geç kalındı. Fakat zararın neresinden dönülse kârdır. Dikkat ederseniz, benzer yapıdaki liderlerin davranışları da birbirlerine çok benzer.

Çin’den bahsedecek olursak: Bu olayın başlangıç noktası Çin. Oradan, genellikle olumlu yönde, işlerin yoluna girdiği haberleri geliyor. Çin’in komşusu olan Kore, Tayvan, Singapur, keza Japonya’da işler toparlanmış gibi görünüyor. Sonuçta, olayı başlatan yer, şimdi geride kalan yer oldu. Batı’nın, virüsle bu kadar cebelleşiyor olmasından istifade mi edecek? Bir iddiaya göre de, Çin, bu güçlü ekonomisini Batı olmadan sürdüremez. Dolayısıyla, Batı’nın bir an önce toparlanması Çin’in arzuladığı bir şey midir?

Olaya iktisatçı olarak baktığınız zaman, küreselleşme, uluslararası ilişkilerin ekonomilerinin bu kadar iç içe girmesi, aslında iyi bir şey. Çünkü herkesin refahını uzun vadede artıracak bir şey. Kısa vadede, küreselleşmenin yarattığı birtakım sorunlar olmakta. Veya küreselleşmeden faydalanan veya faydalanamayan grupların hepsi aynı değil. Çin, bu büyük dünya ekonomisinin önemli bir parçası; bütün dünyaya tedarikte bulunan zincirin önemli bir kısmı. İktisatçı olarak baktığımız zaman, uzun vadede, bu işbirliğinin bütün ekonomilere faydası olacağını düşünüyorum. Çin’in büyük çaptaki ihracatı, ABD’ye, Avrupa’ya ve daha sonra diğer ülkelere. Dolayısıyla, ekonomilerdeki daralma Çin ekonomisini de etkileyecektir. Zaten burada bütün sorun, bu daralmanın çok küresel, aynı anda olması. Şu anda ekonomide ikinci çeyreğe girmiş durumdayız Amerika’da. İkinci çeyrekte, ekonomide büyük bir ihtimalle yüzde 30-40 arasında bir daralma yaşayacak. Bu da, tahminen yüzde 6-10 arası yıllık bir daralmaya neden olacak. Bunun bütün bir küresel ortamda olduğunu düşünürsek, ikincil şokları tahmin etmek biraz daha da zor. Çin şu anda sağlık olarak pandemiden kurtuluyor olmasına rağmen, ekonomik olarak onlar da etkilenecektir. Ancak, iç piyasayı artırabilirlerse –ki geniş bir ülke olduğundan bunu yapmak mümkün olacaktır–, krizi daha kolay atlatabilirler. Çin şu anda, emirle idare edilen merkezî bir ekonomi olduğu için, iç piyasayı genişletebilme şansı daha fazla. Bir de üstelik dünyanın en büyük rezervlerinin toplandığı bir yer. Bu nedenle krizi başka ülkelere göre daha az bir inişle atlatabilirler diye düşünüyorum.

Bu krizde birçok şey aynı anda yaşanıyor. Havayolları, turizm, servis sektörü, hatta kültür-sanat gibi birçok sektörün çok ciddi bir krize girdiğini görüyoruz. Temel ihtiyaç maddeleri dışındaki alanların neredeyse hepsi daralıyor. Normalleşme kolay kolay olmayacakmış gibi geliyor bana. “Her şey düzeldi, uçuşlar başladı” dendiği zaman da, sanki insanlar bir yerden bir yere gitmeye pek can atmayacaklar gibi geliyor. Ya da dışarıda yemek yemeye, toplu taşıma kullanmaya… Yaşama ve tüketme alışkanlıklarına bağlı olarak, bazı sektörlerde çok ciddi değişiklikler olacak gibi görünüyor. Ne dersin?

Katılıyorum sana Ruşen. Böyle çok âni olan inişlerde, insanlar bu inişin “V” şeklinde olmasını, yani hızlı inip hızlı çıkmasını bekliyorlar. Bazı sektörlerde böyle olması mümkün değil. Zannediyorum insanların tavırlarında büyük değişiklik olacak. Herhalde, insanlar 1-2 yıl seyahat etmeyecekler. Dolayısıyla bazı sektörler çok daha fazla etkilenecekler. O yüzden bu tür sektörlere bir nokta atışı yapmak gerekecek. Onların batmamaları için, önümüzdeki 2-3 seneyi götürebilmeleri için gerekli yardımı yapmak zorunda hükümetler. Amerika bunu değişik şekillerde yapıyor. Eskiden özelleştirmenin başında olan insanlardan birisi olarak belki bunu söylemem çok garip gelecek, ama bu tür kritik şirketleri millileştirmek, devletleştirmek gerekecek. Çünkü bu şirketlerin batması, tekrar kurulması çok zaman alacak şeyler. Dolayısıyla, onların organizasyon yapısını, işgücünü muhafaza ederek, en azından zararlarını kamudan sağlayarak, zaman içinde bunları tekrar özelleştirmeye gitmek. Amerika’da bunu yapmak çok zor, ideolojik olarak. Fakat bazı ülkelerde bunu yapmak zorunda kalabilirler. Ciddi derecede etkilenen şirketleri ve sektörleri korumak gerekebilir. Çünkü daha önce de söylediğim gibi, sistemik bir çöküş olduğu zaman bunu ayağa kaldırmak çok zor. Bu, tıpkı şuna benziyor: İnsan ciddi bir şok geçirip komaya girdiği zaman, doktorlar bünyenin yavaşlaması için yavaş yavaş komadan çıkartıyorlar. Şöyle bir örnekle de anlatabilirim: Büyük bir şehrin elektrik sistemi bir anda çöktüğünde, santralları hemen çalıştırıp devreye sokamıyorsunuz. Yavaş yavaş, parça parça, tekrar ikinci bir çöküşe imkân vermemek için, dengeli yapmak gerekiyor. Fakat bu konuda da iktisatçılar olarak gerçekten tecrübemiz yok. Çok uzmanlaştığımız için bu konuları çok düşünmedik de.

Ekonominin bir çaylağıymış gibi bir soru sorayım. Boğaziçi Ekonomi’de birkaç sene süründükten sonra atılmış biri olarak, çok hâkim değilim, ama şöyle bir şeyi de bilirim: Ekonomide, piyasada “Birisi kaybediyorsa, diğeri kazanıyordur” derler. Bu doğru değil anladığım kadarıyla. O zaman şöyle sorayım: Herkesin kaybettiği gibi bir süreçten geçiyoruz. Gerçekten böyle mi? Yoksa burada, şu ya da bu şekilde, kısa veya orta vadede, kazananlar, kazanacaklar –ki bu bir ülke olabilir, şirket olabilir, sektör olabilir–, böyle bir perspektif var mı? Bu hengâmede bunu konuşabilir miyiz?

Bazı sektörler, e-ticaret dediğimiz, dijital ticaret yapan Amazon, Facebook gibi modern sektörler, az insanla çok iş yapan, büyük ölçeklere ulaşabilmiş yeni şirketler buradan daha avantajlı çıkacak. İkincisi, şu anda mali gücü kuvvetli olan şirketler, diğer zayıf şirketleri alarak daha da güçlü çıkabilirler. Tabii Amerika’dan bahsediyorum. Öte yandan, 2008’de olduğu gibi yine aynı sorunla karşı karşıyayız. Amerika’daki yaklaşım, çalışandan çok yatırımcıyı kollamaya çalıştığı için, bu çıkıştan, 2008’de olduğu gibi, belki ondan daha da fazla, gelir ve özellikle servet dağılımında farklılık göreceğimizi düşünüyorum. Bu çıktıktan sonra, kaybedenler, kazananlar da olacak. Türkiye’de 2001 krizinden sonra, evet, ekonomi düze çıktı, ama gelir dağılımında, servet dağılımında çok büyük çarpıklıklar oldu. Amerika’da da aynı şey oldu. Bütün bu krizlerin akabinde, ekonomi politikalarının, kimleri, hangi grupları hedefleyeceğine bağlı olarak, sonuçları da farklı olmakta. Dolayısıyla, ekonomi düze çıktığı zaman, bazı yapısal değişiklikleri göreceğimizi düşünüyorum. 

Peki, Türkiye için nasıl bir öngörü var? Çünkü bu haliyle gerçekten çok kritik durumda. Zaten bir krizdeyken girdi bu sürece. Bu olayın arkasından, Türkiye’yi nasıl bir ekonomi bekliyor?

Türkiye ne yapabilir diye gerçekten düşünmeye çalışıyorum. Türkiye’nin sıkıntısı şu: Bir taraftan, ekonomik olarak zor durumda. Siyasî olarak da aslında çok zor durumda. Dış ilişkilerinde, cephede bu kadar saldırıya geçmiş ve her tarafta da başarısızlığa uğramış bir iktidar var. Üstelik de, tamamen kendi içine kapanmış, halkla irtibatını koparmış bir tek adamla yönetilen bir ülkeyiz. Şu anda yönetimin, gerçeklerin farkında olduğundan ve insanlara güven verdiğinden de emin değilim. Bu gibi kriz dönemlerinde en önemli şey, yönetenlerin, krizi âdil ve güvenli şekilde yönetip yönetemeyecekleri. Bütün mesele burada. İnsanların bu konuda çok büyük şüphesi olduğunu düşünüyorum. Zaten, bu tür liderlerin iktidarda kalmaları, ancak ülkeyi bölerek, polarize ederek, ayrıştırarak mümkün. Dolayısıyla, sosyal yapıda da çok ciddi sorunlar var. Türkiye’de de, Amerika’da da aynı şekilde. Ve bu tür liderlerin çok olduğu bir dünya görüyoruz. O yüzden başlangıç noktası siyasî olarak da zor.

Öte yandan, Türkiye’nin bu işten tek başına çıkması zor. Gelişmekte olan ülkelerin bir şekilde uluslararası kuruluşlardan destek görmesi lâzım. Çünkü tek başına bunu yapmaya çalışmanız mümkün değil. Ancak, ciddi derecede daralarak, 70-80’li dönemlere gitmemiz mümkün. O yüzden uluslararası kuruluşlarla yakından çalışarak, “Biz bu işi ‘yerli ve milli’ olarak yaparız” diye değil, uluslararası bir parçası olarak yapmak zorundayız. Çünkü ekonomiler birbirine bağlı. Ve Türkiye’nin büyük daralmayı önleyebilmesi için, bir şekilde uluslararası kuruluşlarla ortak çalışması gerekir diye düşünüyorum.

Evet, burada noktayı koyalım. Bu karantina halimiz bir müddet daha süreceğe benziyor. Belki arada yayını tekrar tazeleriz. Çok teşekkür ediyorum Prof. Bülent Gültekin’e. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için çok teşekkür ediyoruz. İyi günler.

İyi günler, çok teşekkürler. Kolay gelsin. Hepimize geçmiş olsun, hatta başımız sağolsun demek istiyorum Ruşen.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus