İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Nesrin Nas ile CHP’de mutlak butlan kararı sonrası yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. Nas, yaşananların yalnızca bir parti içi kriz ya da hukuki tartışma olarak ele alınamayacağını, bunun doğrudan Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti meselesi olduğunu söyledi.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Nesrin Nas, CHP’deki gelişmeleri değerlendirdi ve bunun sadece bir parti içi kriz olmadığını vurguladı.
- Kemal Kılıçdaroğlu’nun son konuşması, siyasi eleştirilerin ötesine geçti ve savcılık tezlerini sahiplenmesi dikkat çekti.
- Nas, Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının ‘korkunç’ olduğunu belirtti, çünkü ciddi suçlamaları üstlendi.
- CHP’nin mevcut durumu için ‘CHP fiilen kapatılmıştır’ dedi ve durumu normalleştirmeye çalışmanın yanlış olduğunu ifade etti.
- Seçilmiş yönetimin yerine atanmış bir yapı geldiğini ve bunun öneminin göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi.
Bilmeniz gerekenler
İlgili haberler
- Açık Oturum (345): Gezi Davası ve Siyasete Etkileri – Nesrin Nas ve Özgün Emre Koç
- Özgür Özel, grup başkanlığı görevini fiilen bıraktı
- CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen ile söyleşi: “Gençlere fiilen siyaset yasağı var”
- İktisatçı Nesrin Nas ile söyleşi: “Yoksul olandan zengin olana çok ciddi bir servet aktarımı var”
- Açık Oturum (167): Enflasyon gölgesinde ekonomi- Nesrin Nas, Prof. Yalçın Karatepe ve Ozan Bingöl ile söyleşi
Nesrin Nas, CHP’de yaşanan son gelişmeleri Ruşen Çakır’a değerlendirdi. Nas, bu dönemin yalnızca CHP içindeki bir mücadele olarak okunamayacağını belirtti:
“Ben uzun süredir iktidarın Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden yeni bir siyasi hamle hazırladığını düşünüyordum. Çünkü bir yıldır özellikle İBB soruşturmaları ve casusluk iddiaları konusunda kamuoyunu ikna edemediler. Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nu kullanarak yeni bir ikna yöntemi geliştirmek istediklerini düşünüyordum. Böylece hem ‘Biz karışmıyoruz, bunlar CHP’nin kendi iç meselesi’ diyebileceklerdi hem de ‘Bakın, bu iddiaları biz değil, 13 yıl genel başkanlık yapmış kişi söylüyor’ diyerek dosyalara yeni bir meşruiyet kazandırmaya çalışacaklardı.”
“Kılıçdaroğlu’nun konuşması tek kelime ile korkunçtu”
CHP’nin atanmış Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun son konuşmasını ele alan Nas şunları söyledi:
“Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konuşması benim tahmin ettiğim sınırları bile aştı. Açık söylemek gerekirse tek kelimeyle korkunç bir konuşmaydı. Çünkü yalnızca siyasi eleştiriler yapmadı. Geçmişte kendisine yöneltilen bütün suçlamaları aldı, paketledi ve Özgür Özel ile arkadaşlarının üzerine bıraktı. Üstelik bunu yaparken yalnızca CHP içindeki tartışmaları değil, savcılık iddianamelerini de savunan bir pozisyona geçti.”
Konuşmanın en dikkat çekici taraflarından birinin savcılık tezlerinin sahiplenilmesi olduğunu nitelendiren Nas, “Konuşmayı dinlerken en çok dikkatimi çeken şeylerden biri buydu. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu yalnızca FETÖ imaları yapmadı. Aynı zamanda İBB dosyasındaki yolsuzluk iddialarını, casusluk suçlamalarını ve bütün bu soruşturma anlatısını da savundu. Hatta öyle bir noktaya geldi ki, bazı bölümlerde Akın Gürlek’in hazırladığı iddianameleri Akın Gürlek’ten daha büyük bir kararlılıkla savunuyormuş izlenimi verdi. Bu gerçekten çok sarsıcı bir tablo” dedi.

CHP’deki durumun anlamı
CHP’nin mevcut durumuna ilişkin konuşan Nas, “CHP fiilen kapatılmıştır” dedi ve şunları ekledi:
“Bunun adına mutlak butlan dersiniz, başka bir şey dersiniz ama sonuç değişmiyor. CHP’nin kapatılmamış gibi davranmak doğru değil. Çünkü artık mesele bir kurultay tartışması olmaktan çıktı. Seçilmiş yönetimin yerine atanmış bir yapı getirildi. Böyle bir durumda hâlâ her şey normalmiş gibi davranamayız.”
Video deşifresi
Nesrin Nas ile söyleşi: “CHP fiilen kapatılmıştır”
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Evet, Nesrin Nas. Bir izleyicimiz dedi ki, Halk TV‘de seni görmüşler ve orada demişsin ki, “Yeni parti şart ama İçişleri Bakanlığı taş koyabilir.” Öyle mi dedin?
Nesrin Nas: Hayır, öyle bir şey demedim. Yani ben, ‘‘yeni partiye doğru gitmeleri lazım’’ dedim. İçişleri Bakanlığı taş koyabilir mi? Koyar tabii yani. Ama bunun engel olacağını düşünmüyorum. Yeter ki niyet o olsun. Yeter ki halkla başlattıkları bu yürüyüşte bir şekilde ‘‘Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olması yolunda yeni bir yol ancak bu şekilde açabiliriz’’ kanaatine varsınlar. O takdirde bir dolu formül var ve o formüllerin herhangi biri anında devreye alınabilir.
Ruşen Çakır: Peki, bugünü merakla bekledik. Aslında üç aşağı beş yukarı bir şeyler tahmin ediyordu herkes. Ben de tahmin ediyordum. Ben tahminimin hafif kaçtığını gördüm.
Nesrin Nas: Aynen. Ben de öyle. Kılıçdaroğlu’nun son bir iki gündür verdiği demeçler, yaptığı röportajlarla… Benim tahminim, iktidarın Kılıçdaroğlu’nu bu koltuğa oturttuktan sonra bir seneden beri ikna edemediği kamuoyunu, özellikle İBB iddianamesi ve casusluk iddianamesi konusunda, Kılıçdaroğlu’nu kullanarak yeni bir ikna yöntemi deneyeceğini, buradan böyle ikili bir yarar umduğunu; yani “Bakın biz karışmıyoruz, bunlar kendi iç meseleleri, kendi içlerinde zaten tartışıyorlar” ikincisi de, “İddianamelere bir şekilde inanmıyoruz diyorsunuz ama 13 yıl genel başkanlığını yapmış ve bu kadrolarla uzun süre bir arada çalışmış kişi bunları söylüyor, eski genel başkanları bunları söylüyor” diyerek bir şekilde o kamuoyunu ikna aracı olarak kullanacaklarını düşünüyordum ve bununla kalacağını düşünüyordum. Ama bugünkü konuşma… Yani şöyle söyleyeyim Ruşen, tek kelimeyle korkunç bir konuşmaydı. İki önemli şey yaptı burada. Bir, bir FETÖ suçlamasını ortaya attı; kendisine geçmişte TGRT tarafından, yandaş medya tarafından yöneltilen her türlü suçlamayı aldı, paketledi ve Özgür Özel ve arkadaşlarına attı. İkincisi, başından sonuna Akın Gürlek’in iddianamesini belki de Akın Gürlek’ten çok daha sıkı savundu. Yani işte hem casusluk iddianamesine sahip çıktı hem de İBB iddianamesindeki o yolsuzluk vesaire rüşvetler falan bunlara şey yaptı. Her ne kadar işte “Şunu yapacağım, bunu yapacağım, en kısa sürede kurultaya götüreceğim” demesine rağmen, yine son birkaç günkü yaklaşımı, partiye polis marifetiyle girmesi, grup toplantısının ertelenmesi ve bunun ertelenmesinin yine önce Abdulkadir Selvi tarafından açıklanıp sonra Kılıçdaroğlu tarafından aynı şekilde, benzer şekilde açıklanması… Bunların hepsini üst üste koyduğumuzda aslında kurultaya falan götürmeyeceği, orada olabildiğince, hatta seçimler yapılana kadar da oturabildiği kadar oturmayı düşündüğünü ben düşünüyorum. Ama burada şöyle bir şey var; yani benim hep başından beri itirazım o. Dün de bunun altını çizmeye çalıştım Halk TV‘de. Yani şimdi bütün tartışmaları izliyorum; bu hukuk eliyle yapılan bir işlem. O nedenle ağırlıklı olarak hukukçular tartışıyor, hukukçular konuşuyor. Hukukçu olmayanlar da hukukçulardan öğrendikleri şekliyle bu tartışmaya katılıyorlar. “Yargıtay şunu şu şekilde yapar ya da tedbir kararı ona uygulanmıştır, bu buna uygulanmıştır” falan diye. Şimdi burada beni çok rahatsız eden şey şu: Olağanüstü dönemlerde ve olağanüstü uygulamalar karşısında bizim her şey sanki çok olağanmış ve normalmiş gibi bu meseleleri ele almamız müthiş bir siyasi körlük üretiyor. Benim buna şiddetle itirazım var. Öncelikle olağanüstülüğün bilincine varmak gerekiyor ki yeni bir stratejiyi ona göre oluşturalım. Şimdi mutlak butlan meselesi sanki çok olağanmış gibi bunu tartışarak ve bundan sonra da, yani şu andan sonra, özellikle Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarından sonra, “Bundan sonra neler olabilir, kimler tutuklanabilir, kimlere ne yapılabilir?” falan gibi tartışmalar yaparak bunların hepsi meşrulaştırılıyor. Yani bu kararla aslında ‘‘butlan mutlan’’, Özgür Özel’in tabiriyle, ‘‘ister butlan ister şutlan’’; Cumhuriyet Halk Partisi fiilen kapatılmıştır zaten. Yani Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmamış gibi davranmak çok doğru değil. Yeni stratejiyi buna göre oluşturmak gerekiyor diye düşünüyorum. Şimdi bugün aynı anda, aynı saatte hem Güvenpark’ta Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçilmiş genel başkanı, öbür tarafta atanmış şahıs — ‘‘şahıs’’ diyeceğim artık, genel başkan diyemiyorum — bu halk toplantıları ve ağırlıklı olarak eski genel başkanın yönelttiği suçlamalar, bunları dikkate aldığımızda ben Özgür Özel ve arkadaşlarının meseleyi hemen CHP içinde bir mücadele olmaktan çıkarıp, bir an önce çıkarıp, bunu Türkiye’nin meselesi olarak anlatmaları gerektiği kanısındayım. Çünkü bu bir demokrasi meselesi, bu bir hukuk devleti meselesi. Hukuk devleti olup olmama meselesi. Hatta ekonomik olarak baktığınızda, bu bizim bundan sonra daha da yoksullaşıp yoksullaşmayacağımız meselesi. Burada çok ciddi bir şey var. Bu oyunu ancak Özgür Özel halkla birlikte ve halkı özne olarak o siyasetin merkezine almaya çalışan Özgür Özel bozabilir. Yani iç ve dış tüm güç odaklarının mutabık kaldığı ama halkın aleyhine olan bu yapıya yerleşiklik kazanmadan yeni bir yol bulmak Özel’e düşüyor. Halk da ona bu yolu gösterdi. Ben böyle görüyorum. O gün parti binasından çıkıp o yağmur altında yürüyüş, 100 kişiyle başlayıp binlerce kişiyle tamamlanan o yürüyüş, İzmir’de o TOMA’yla yapılan müdahaleden sonra o Gündoğdu’da neredeyse 100 bine yakın insanın toplanması, bugün Güvenpark ve Güvenpark’ta hiç planlanmadığı halde “Hadi arkadaşlar yürüyoruz Anıtkabir’e” deyip yürümeleri… O herhalde son zamanlarda benim gördüğüm en büyük kalabalıktı Anıtkabir’deki. Bunlar son derece kendiliğinden oluşan ve halkın kendi arzusuyla, içindeki öfkeyle katıldığı yürüyüşler ve toplantılar.
Ruşen Çakır: Peki Nesrin, sözünü keseceğim. Şu anda seçilmiş CHP yönetimi – ki buna bir şekilde Ekrem İmamoğlu ve cezaevindekileri de katarak soruyorum – neyi yanlış yaparlarsa onlar için kötü olur? Çünkü çok zor bir süreçten geçiliyor. Sen siyasette bayağı deneyimli bir isimsin. Tabii bunlar çok olağanüstü durumlar ve şu anda mesela arkadaşlar gösteriyor Anıtkabir yürüyüşünü, Anıtkabir’deki kalabalığı. Bugün verilen cevap CHP’yi güçlendirdi. CHP derken seçilmiş CHP’yi güçlendirdi.
Nesrin Nas: Evet.
Ruşen Çakır: Neyi yanlış yaparlarsa, yani tehlike ne var önlerinde esas olarak?
Nesrin Nas: Şimdi Özgür Özel’le Ekrem İmamoğlu’nu birbirinden ayırt etmiyorum. Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun, dündü galiba verdiği demeç, “Özgür Özel’in arkasındayım” demeci. Bunu önemli buluyorum. O nedenle sadece ‘‘Özgür Özel ve arkadaşları’’ diyeceğim. Çünkü bu süreç aslında 19 Mart’la başladı. O şekilde kamuoyu ikna edilemeyince Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir şekilde tasfiyesi yoluna gidildi ya da küçültülmesi, iyice kımıldayamaz hale getirilmesi yolu seçildi. Şimdi burada yapacakları en önemli hata şu: Bütün enerjilerini parti içi mücadelede tüketmektir. Parti içi mücadeleye çok odaklanırlarsa orada kaybederler. Parti içi mücadeleyi, bu kadar siyasallaşmış bir hukukla karşı karşıya olduğumuz durumda kazanmaları diye bir şey söz konusu değil Ruşen. Evet, o koridorlarda, grift koridorlarında dolaşabilirler falan ama iktidar her zaman çantasından, alet torbasından yeni bir şey çıkarabilir. Şimdi “mutlak butlan” diye bir şey siyasi partilerde uygulanabilir mi? Hayır, uygulanamaz. Ne zamana kadar uygulanmış? 65’e kadar uygulanmış. Niye uygulanmış? Çünkü 65 öncesinde Siyasi Partiler Kanunu yok. Siyasi Partiler Kanunu çıktıktan sonra böyle bir şey uygulanmamış. Yüksek Seçim Kurulu niye kurulmuş? Seçimler bir an önce bitsin ve tartışmalı sonuçlar uzayıp gitmesin ve ülke yönetiminde bir istikrar olsun diye kurulmuş. Yüksek Seçim Kurulu da artık bir şekilde taça atıldı. Şimdi bütün bunların olmadığı bir şeyde ya da ağır yara aldığı bir şeyde sizin anayasaya sığınmanızın, ki olsaydı zaten bugün bir dolu içeride olanlar, Selahattin Demirtaş’tan tut Osman Kavala’ya kadar 10 yıla yakın hapishanede yatmazlardı. Şimdi bütün bunlar ortadayken, “Biz itirazlarımızı yapacağız, iç tüzük böyle diyor, grup işte bilmem şunu söylüyor, biz içeride mücadelemizi sürdüreceğiz” dediğiniz zaman hem halkın gündemini ıskalamış oluyorsunuz, hem o enerjiyi boşa harcamış oluyorsunuz hem de umutları tüketmiş oluyorsunuz. O nedenle kendilerine bence belli bir süre vermeleri lazım. Yani bu mücadele, evet, 45 gün tamamlanana ya da bilemedin 60 gün diyelim, sonbahara kadar bu mücadeleye devam edilecek. Bu mücadele başarılamazsa yeni bir yol açılacak. Bu yolu da açmak Özgür Özel’e ve arkadaşlarına düşüyor. Ben en tehlikeli şeyi burada görüyorum. Şimdi burada parti içi mücadelede zaman kaybedilirse, bu mutlak butlan tartışması yalnızca bu partinin iç meselesi ya da dar anlamda bir hukuk tartışması olarak değerlendirilir, bir anayasal gasp, Türkiye’de mevcut ekonomik yapının yapısal olarak yeniden düzenlenmesinde o belirli ekonomik ve siyasal ilişkilerin yerleşik hale gelmesine kadar, yani mevcut iktidar yapısının korunması gibi bir şeyin dışında ele alınırsa burada kaybedilir. Ekrem İmamoğlu’nun da haliyle şunu gördüğünü düşünüyorum, çünkü siyaseten siyasi okuması son derece yüksek, siyasi zekası çok yüksek biri. Şimdiye kadar Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu’nun arkasında durdu ama Ekrem İmamoğlu’nun da bundan sonra Özgür Özel’in arkasında durması gerektiği kanısındayım. Biraz önce katıldığımda henüz bağlanmadığımızda Gürkan’la konuşuyordunuz; Gürkan “Bunun liderliğini Ekrem İmamoğlu’nun yapması gerekir” dedi. Ben onda değilim; o ya da Özgür Özel ama şu anda Özgür Özel’dir. Kamuoyunun önünde olan ve bu mücadeleyi, hakikaten 24 saat bu mücadeleyi veren kişi Özgür Özel’dir. Şimdi iktidarın şu yaklaşımını da hep akılda tutmak lazım; 2002’den bu yana karşılaştığımız her büyük siyasi krizden demokratik reform ya da uzlaşmayla çıkmamış, daha derin bir demokratik gerilemeyle çıkmış ve her çıkışta da yetkilerini daha da merkezileştirmiş, otoriterleşmede müthiş bir sıçrama yaşamış. Şimdi bir 19 Mart sonrasında büyük bir sıçrama yaşadı. Şimdi yeni bir sıçrama ve bunu da muhtemelen bu yapıyı, yani Kemal Kılıçdaroğlu’na emanet ettikleri, yani kaç milletvekili var bilmiyorum onunla hareket eden, ortalıkta çeşitli rakamlar dolaşıyor; ama 400 oyluk bir anayasayla beraber düşünmekte yarar var diye düşünüyorum. Muhtemelen önümüze bir anayasa meselesi konacak CHP’nin de desteğiyle. Ve burada artık Erdoğan’ın arzusu bu rejimi geri dönülemez bir şekilde kurumsallaştırmak. Onun için de anayasa değişikliğine ihtiyacı var. Yani bundan sonra sürekli seçilebilmek değil mesele; mesele rejimi geriye dönüştürülemeyecek bir şekilde kurumsallaştırmak. Bugüne kadar çeşitli itirazlarımızı yaparken hep ne diyorduk? “Anayasanın şu maddesine, anayasanın bu maddesine aykırı” falan. Bir daha “Anayasanın şu maddesi ya da bu maddesine bu eylemler, bu işlemler aykırı” diyemeyeceğimiz bir anayasayla her şeyi bağlamak. Yani hep böyle şey denir ya; konuşuruz, tartışırız zaman zaman; işte Necip Fazıl’ın o ‘‘Başyücelik’’ rejiminin kurulması. Buradaki amaçlardan bir tanesi bu. Ve zannediyorum Kılıçdaroğlu da bu mesajı almış. Bu mesajla da bir uyum içinde hareket ediyor. Uyum içinde hareket ediyor ki İBB iddianamesine… Daha doğrusu İBB iddianamesi derken benim orada en fazla altını çizmek istediğim şey şu: Siyaset yapmayı suç olarak tanımlayan bir iddianame. Casusluk iddianamesi de öyle. Yani “Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere ülkemiz siyasetinde söz sahibi olmasının amaçlandığı” diye ve “bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştirildiği anlaşılmıştır” diye biten bir iddianame, casusluk iddianamesi de… Bunlara sahip çıkmasının karşısında hakikaten dehşete düştüm. Bunları bilip de dehşete düşmeyecek kimsenin olduğunu da düşünemiyorum. Son olarak da şunu söyleyeyim; bu iş uzatılırsa, yani Özgür Özel’in tabii ki karşısına bir dolu engel çıkarılacak. Pazartesi, salı günü itibarıyla biz Meclis’te birtakım tartışmaları göreceğiz. Meclis’e belki yazı yazılır, Meclis başkanına grup toplantı odası verilmemesi istenir. “Cumhuriyet Halk Partisi grup toplantısı yapmayacaktır” denebilir. Bunlar yapılabilir, o zaman grup toplantı odası tahsis edilmeyebilir. Grup başkanı seçilmesine rağmen bunu yapamayabilir. Bundan sonra parlamento içinde grup başkanvekilleri düşürülebilir. Grup başkanvekilleri düşürüldükten sonra yenisinin seçilmesi konusunda ciddi birtakım tartışmalar çıkar. Bunlar hep CHP’nin ve sadece Özgür Özel ve arkadaşlarının enerjisini hapseden, içe doğru şey yapan olaylar olacaktır. Bu da halkta bir bıkkınlık yaratacaktır. Halk zaten böyle kaygının, endişenin doruklarında yaşıyor. Öylesine bir kaygı var ki, yani bilişsel kapasitesini etkiliyor insanların. Sürekli stres altında yaşayan insanlar rasyonel kararlar alamıyorlar, çok kısa vadeli düşünüyorlar, riskten kaçıyorlar, karmaşık kararlar almakta zorlanıyorlar, reaktif davranışları ortaya koyuyorlar falan. Giderek o öfke umuda dönüştürülebilecekken, öfke içe doğru patlamaya başlıyor. Şimdi Özgür Özel’in yönetmesi gereken bir de toplumun bu ruh hali var, psikososyolojik durumu var.
Ruşen Çakır: Nesrin, 19 Mart’tan bu yana Özgür Özel çok ilginç. Ben ona ilk günden “mucize” demiştim. En son yaptığım bir yayında “kendini aşıyor” dedim. Hakikaten çok çarpıcı performans. Bugün de öyleydi. Ama işler çok zor onun için. Onu da kabul edelim. Çok sağ ol Nesrin yayınımıza katıldığın için.
Nesrin Nas: Bir şey söyleyeyim Ruşen; işler çok zor. Evet, işler onun için çok zor ama bugüne kadar gösterdiği performans bu işlerin altından kalkabileceğini bana söylüyor. O parti bürokratlarının — siyasetten geldiğim ve genel başkanlık yaptığım için bunun altını özellikle çizmek istiyorum — uzun süre parti siyasetinde bulunan kişilerin — ben onlara ‘‘parti bürokratı’’ diyeceğim, milletvekili olsalar da parti bürokratı — parti bürokratlarının asla vazgeçmek istemedikleri şeyler vardır: Parti binaları, büyük odalar, bilmem neler. Bunlara kapılmamaları lazım, onları ellerinin tersiyle itmeleri lazım. Hani diyor ya “Bina yok, gökyüzü.” Hakikaten o gökyüzü. Bunu bütün arkadaşlarına kabul ettirmesi lazım.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Nesrin.







