Alain Bertho: Sağlığın krizi, siyasetin iflâsı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Paris-VIII Üniversitesi’nde antropoloji dalında öğretim üyesi olan Alain Bertho, aynı zamanda Paris-Nord İnsan Bilimleri Evi’nin (Maison des Sciences de l’Homme) yöneticiliğini üstlenmiş durumda. Bertho’nun 25 Mart’ta Mediapart’ta yayınlanan yazısını Haldun Bayrı çevirdi:

Alain Bertho

Eylül 2019’da, eylem için harekete geçen hastane görevlilerinin bir pankartında şunu okumak mümkündü: “Devlet para hesabı yapıyor, Bizse ölü hesabı yapacağız”. Geldik oraya. Bu iki hesap uzlaşmaz karşıtlık içeriyor. Koronavirüsü yendiğimiz zaman, onun üzerine bir de tam anlamıyla ölüm saçtığını artık bildiğimiz finans mantıklarına karşı yaşam çarpışmasını kazanmamız gerekecek.

Bir hafta içinde, belediye seçimi için sandıklara gidip oy verme çağrısından, sokaklarda polis çevirmelerine geçtik. Yeryüzündeki sağlık durumunun vahametine, bunun süresi ve sonuçları konusundaki belirsizliğe kimse itiraz etmiyor. Ama bu kriz sadece sağlıkla mı ilgili? Evden çıkmama önlemlerinden bir hafta sonra, 22 Mart 2020’de, IFOP-JDD’nin yaptığı bir kamuoyu yoklamasında, Fransızlar’ın ülkeyi yönetenlere güveni ölçüldü: İçlerinden yüzde 64’ü hükümetin bilgileri gizlediğini, yüzde 71’i çabuk davranmadığını, yüzde 61’i ise bu virüse karşı mücadele etmek için sağlık profesyonelleri ve altyapılar için tüm olanakları sağlamadığını düşünüyor.

Gazeteciler ve bakanlar bize her gün, memleketin bu krizdeki vahametin bilincine varmadığını tekrarlayıp baskıyı artırmayı öneriyorlar. Her akşam 20:00’de kentler, en temel malzemelerin yoksunluğunu çeken sağlık görevlilerinin seferberliğine şükranlarını göstermek için kendiliğinden patlayan alkışlarla yankılanıyor. Sakın yanılmayalım: Ülke seferber oldu ve dayanışma içinde; fakat Cumhurbaşkanı’nın umumî seferberlik için cengâverce çağrısı, hesaplanan kutsal birlik sonucunu yarattığından değil bu. Koronavirüsle ilgili sağlık krizi ne bütün çarpışmaların sonu olacak ne de bütün tehlikelerin.

Gerçekten benzeri görülmemiş bir hâdise.

Hepimiz tarihî bir dönem yaşadığımızın bilincindeyiz. Ama aslında, bütün dünyayı vuran pandemi ne bakımdan müstesnâ? Şimdilik –umarız da böyle kalır– 20. yüzyıl başından beri yaşanan en ölümcül salgın değil. ABD’de 1918 yılının Mart ayında çıkan ve İspanyol Gribi adı verilen 1918 Gribi, tahminlere göre 20 ilâ 50 milyon kişiyi, yani dünya nüfusunun yüzde 1 ilâ 2,7’sini öldürmüştü (Fransa’da ise 240 bin kişiyi). 1956’da beliren Asya Gribi 1 ilâ 4 milyon kurbana yol açmıştı (Fransa’da iki dalga halinde 15 169 kişi). 1968-1970’de, Hong Kong Gribi 1 milyon kişiyi öldürmüştü (Fransa’da 32 bin).

Ölüm saçan bu salgınların yayılması da daha uzun sürede olmuştu. 1918 Gribi’nin Ekim’de pandemiye dönüşmesi için 9 ay gerekmiş ve 18 ay sonunda 1919 Yazı’nda son bulmuştu. 1956 Gribi 1957’de Çin’den çıkarak Şubat’ta Singapur’a, Haziran’da ABD’ye ulaşır ve altı ayda pandemiye dönüştükten sonra 1958’de ortadan yok olur. Hong Kong Gribi Şubat 1968’de belirir ve Ağustos ayında bu şehirde 500 bin kişiyi etkiler. Avrupa ve Kuzey Amerika’ya ise kış sırasında ulaşır (1968-1969). Fransa’daki kurbanların çoğu 1969-1970 Kışı’nda ölmüştür.

Bu çok büyük sağlık krizlerinin hiçbiri devletleri şimdiki kadar seferber edip sarsmamıştır. 1969-1970 Kışı’nda medyada da hükümette de hiç telâş yoktur; oysa on ilâ on beş gün boyunca, âcil servislerdeki ölümler artmış, eczanelerin önündeki kuyruklar uzamış, demiryolcu eksiğinden tren seferleri azaltılmış, öğretmen yokluğundan okullar kapatılmış, teknisyen açığının ardından elektrik kesintileri gelmiştir. Ama bunun kaygısını yansıtan hiçbir muhabir yazısı yoktur [1]. Göründüğü kadarıyla gribe basın tarafından bir kış “mevsimliği” muamelesi yapılmış, bilime ve kamu hizmetlerine güven de arkasını getirmiştir.

Dolayısıyla ocak ayından beri başımıza gelenler, kısmen, dönemimize çiğ bir ışık tutan ve belki onu daha iyi anlamamıza yardım da edecek, doğası başka bir hâdise.

Covid-19 bir grip değil. Bu virüs başka bir aileden, koronavirüs ailesinden. Kasım 2002’de Hong Kong’da beliren SARS virüsüyle akrabalığı var. Bu salgın çığ gibi büyümüş ve ölüm saçmıştı, ama aslında sınırlı olmuştu: Temmuz 2003’te esasen Çin, Tayvan, Singapur ve Filipinler’de olmak üzere 25 ülkedeki 8000 vakada 774 vefat. Bu salgına zengin ülkeler siyaseten mesafeli bakabilmişlerdi. 2013-2014’te Gine, Sierra Leone ve Liberya’da 844 ölüme yol açan Ebola da böyle olmuştu. Etkilenen bölgelerden kalkan uçakların trafiği son derece azaltılarak salgın riski önlenmişti kuşkusuz. [2] 

Grip her ne kadar küresel ve bazen çok tehlikeli olabilse de, insanın eski zamanlardan beri âşinâ olduğu bir hastalık. Yeni tehdit SARS ise çok tehlikeli olmuştu, fakat yeri tespit edilmiş ve çabuk denetim altına alınmıştı. Covid-19, patlamasıyla beraber pandemi düzeyinde yayılmıştır: Çin’de teşhis edilmesinden üç ay sonra bu hastalığın esirgediği pek az ülke kalmıştır.

Bir “sermaye çağı” salgını mı? [3] ?

Dünya SARS salgınından beri değişmiştir. Mesela hava trafiği, 2003’te taşınan 1,665 milyar yolcudan 2018’de 4,223 milyar yolcuya geçmiştir. Bu üç misli artış her yere aynı şekilde yansımamıştır. 2000’de Kuzey Amerika bu trafiğin yüzde 40’ını temsil ederken, Avrupa yüzde 26’sını, Asya ise yüzde 22’sini temsil ediyordu. 2020’de Asya, yüzde 36 ile trafiğin başını çekmektedir; ardından Avrupa yüzde 26 ile, onun ardından da yüzde 24 ile Kuzey Amerika gelir. 2017’de ABD’nin 850 milyon yolcuyla bir ağırlığı vardır, ama Çin yirmi yıl öncesinin on misli olan 550 milyon yolcuyla ikinci sıradadır [4]. SARS konusunda, Gilles Pinson “Metropandemi”den şöyle bahsediyor: “Coğrafî olarak birbirine çok uzak, fakat hava trafiği üzerinden yoğun biçimde birbiriyle bağlantılı merkezleri aynı anda etkiler” [5]. Küreselleşme, sağlık olaylarının geçişliliğini ve hızını artırmıştır.

Küresel hava trafiği bağlantısı dönemin tek yeniliği değildir. Yukarı çıkılırsa, ekosistemlerdeki alt üst oluşun insanlığı yeni virüslere maruz bıraktığı bilinmektedir. [6] Daha on sene önce, ilan edilen ülke başına salgın haritaları ile soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kuş ve memeli sayıları kusursuz bir biçimde çakışmaktaydı: Bu bulaşıcılık belirtileri aynı zamanda vahim yaşam çeşitliliği krizlerinin vuku bulduğu ülkelerde, özellikle de Güneydoğu Asya’da görülüyor. [7] Dolayısıyla söz konusu olan, egzotik hastalıklar değil; maruz kaldığımız liberal ve tahripkâr küreselleşmenin hastalıkları.

Aşağı baktığımızda, metropolleşmeyle de ilgisi var. İtalya Çevre Hekimliği Cemiyeti’nin (Sima, Bari Üniversitesi) bir araştırması, koronavirüsün İtalya’daki bazı mıntıkalarda yayılma hızı ile atmosferdeki ince parçacık yoğunluğu arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor [8]. Kirliliğin bağışıklık sisteminde işleyiş bozukluklarına yol açarak toplu sağlık durumunu kırılganlaştırmasından başka, ince parçacıklar da bizzat virüsü koruyup taşıyan bir etken. Sima’nın başkanı Alessandro Miani’ye göre bu tespitler, günümüzde önerilen sosyal mesafenin kirlilik mıntıkalarında muhtemelen yeterli olmadığı konusunda kuşkular yaratıyor. Öyleyse herkesin maske takmasının hiçbir işe yaramadığını söylemeyi sürdürmek zordur.

Pandemi karşısındaki şaşakalmışlık, bugün sağlık politikalarının yüz yüze gelmek zorunda kaldığı yeni tehlikeler hakkındaki öngörü ve temkin noksanlığındandır. Ocak 2020’de, sınırlarını kapatan ilk ülkeler Çin’in komşularıdır: Kuzey Kore (22 Ocak), Moğolistan (26 Ocak), Rusya (30 Ocak). 1 Şubat’ta Vietnam hava bağlantısını askıya aldı. Ama toplamda, Şubat ayında Çin’den gelen yolcuların girişine kısıtlama getiren ülke sayısı sadece 17’ydi. 27 Ocak tarihli bir bilgi notunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin’e uluslararası taşımacılıkta kısıtlama uygulamalarını tavsiye etmediğini bildirdi. Ocak sonunda büyük havayolu şirketleri Çin uçuşlarını askıya alma kararını kendileri aldı.

DSÖ’nün, kişi ve mal taşımacılığında kısıtlamalar sonucunu doğuran “Uluslararası kamu sağlığı âcil durumu” ilan etmesi için 30 Ocak’ı beklemek gerekti. Bu kararın gecikmiş olması, “âcil durum komitesi”ne ve DSÖ yönetimine böyle bir önlemin daha erken alınmaması için baskı yapan Çin’in ve müttefiklerinin karşı çıkmasındandı. [9] Bunun nedeninin ekonomik olduğu bârizdir.

“Hong Kong Gribi tarihe modern çağın, hızlı havayolu taşımacılığının ilk pandemisi olarak girmişti” [10]; Covid-19 pandemisi ise, vahşi küreselleşmenin, hava trafiği patlamasının, ekonomilerin birbirine küresel bağımlılığının, yaşam çeşitliliğinin yok edilmesinin ve umumîleşmiş bağlantılılığın ilk pandemisi olarak kalacak kuşkusuz. Ve de “yeryüzünde genel bir sağlık karargâhı olmaması”nın… [11] Maruz kaldığımız pandemi aynı zamanda bir siyasî hâdisedir de.

Siyasetin çöküşü.

30 yıldır finans kapitalizminin şekillendirdiği bir dünyanın Çin merkezindeki bir pazar yerinde ortaya çıkan tsunami’nin önemini anlamakta bu kadar âciz kalmasına ancak şaşılabilir. Bâriz bir gerçek çabucak kendini dayatmaktadır: Fransa, İtalya, İspanya, Birleşik Krallık, ABD gibi gelişmiş ve zengin büyük ülkeler, bu yeni sağlık tehdidinin üstesinden gelebilecek donanımda değil.

Fransa’da öfke, onunla beraber de endişe yükseliyor. Sağlıkta kamu hizmetinin otuz senedir parçalanmasına, üç senedir de bütün dayanışma tertibatlarının dizginsizce dağıtılmasına karşı öfke. Dünyanın en zengin devletlerinden birinin hayatî bir tehdit karşısındaki saç baş yolduran hazırlıksızlığına karşı öfke. İktidarın art arda gelen acemilikleri, savsaklamaları ve yalanları karşısında da endişe.

Başkalarının tecrübesinin bile onlara hiç yardımı olmamaktadır. Çin 45 milyon kişiyi dışarıya kapatmaya başladığı sırada, Fransa’nın kendi uyruğundakileri ülkeye getirtmekten başka bir önceliği yoktur. Kuzey İtalya’nın paçaları tutuştuğunda, sınırlarda hiçbir denetim önlemi alınmaz. Olympique Lyon ile Juventus arasındaki maç 26 Şubat’ta Lyon’da oynanır. İtalya 8 Mart’ta sınırları kapatma kararı alır; İspanya ise ayın 15’ine, Fransa 16’sına ve Birleşik Krallık 23 Mart’a kadar beklerler. Bolsonaro da Trump da, şanlarına yaraşır şekilde, tehdidi önce hafife alırlar.

Fransa’da günbegün, saraylardan buram buram yayılan yönetim acemiliği, “Sibeth N’Diaye anları” gibi doruk noktaları da yaşatır [Hükümet sözcüsü N’Diaye’nin Bakanlar Kurulu çıkışında, işsiz kalan vatandaşları Fransa’nın büyük tarım ordusuna katılmaya çağırırken, “Bugün çalışmayan öğretmenlerden Fransa’nın bir ucuna gidip çilek toplamalarını istemeyi düşünmüyoruz” demesi ve bu sözü Libération gazetesinin aktarması üzerine çıkan skandal kastediliyor– Ç.N.]. Ocak ayından Mart’a kadar hiçbir strateji izlenmedi. Hiçbir şey öngörülmedi. Ehliyetsizlik ile ekonomik hasardan kaçınma önceliği arasında tereddütte kalındı.

Mart başında yapılan, salgının 2. ve 3. aşamaları üzerine âlimâne beyanlar, Cumhurbaşkanı’nın “En beteri önümüzde” kehânetleri, beraberinde hiçbir âcil karar getirmedi. Evlere bir hafta kapanmayı ve günde yüz ölüyü aşan bir ölüm ritmine ulaşmayı beklemek yerine, daha o andan maske ve test kıtlığı sorununun üzerine eğilinemez miydi?

Öngörüldüğü gibi, çok hızlı biçimde, yoğun bakım servisleri dolup taştı. İşin altından kalkması imkânsız olan Mulhouse Hastanesi yakınına 30 yataklı bir hastane kurmak ve hastaları helikopterle başka bölgelere taşımak için ordu seferber edildi. Fakat kamu hastanelerindeki 5000 yoğun bakım yatağına karşı 7000 yatağı bulunan özel hastanelere el konulmadı! Ordu çadırlarını kurduğu sırada, Grand Est bölgesindeki özel sektör 70 yer boşalttı — ki bu yerler 22 Mart’ta Bölge Sağlık Müdürlüğü tarafından hâlâ bütünüyle devralınmamıştı. Fransa Özel Klinikler ve Hastaneler Federasyonu başkanı Lamine Gharbi’ye, “Kamu hastanelerine destek olmak için tesislerimize el konmasını resmen talep ediyorum. Tesislerimiz buna hazırdır. Fransa’nın doğu bölgesini hazırlıksız yakalayan dalga bize ders olmalıdır” dedirtmişti bu durum.

Bir Bilim Kurulu’nun oluşturulması için 11 Mart tarihini beklemek gerekti; üstelik bu kurul belediye seçimlerinin ertelenmesini tavsiye de etmedi. Seçmenler için sağlık koşullarının bir araya getirilmiş olduğunu düşünüyordu. Ama sandık başındakileri düşünen olmamıştı. Bunun uzmanları, benim şahsen 24 Mart’ta şahit olduğum, 410 seçmenin imzalamak için eğildiği tutanak defterini hiç tutmamışlar mı acaba? Tedavi araştırmalarının eşgüdümünü sağlamak için, başına Nobel Tıp ödüllü bir şahsiyet getirilen 12 üyeli Analiz, Araştırma ve Uzmanlık Komitesi’nin (CARE) oluşturulması için 24 Mart beklenecekti.

Haftalar boyunca, elbette lüzumlu, ama hemen bir tedaviye başlamaktan daha az âcil olan bir aşının hazırlanması için laboratuvarların çabalarından bahsedilip durdu sadece. Belki de bu bilimsel çaba, finansman sağlayıcılar için, zaten piyasada olan moleküllerin derhal dönüştürülmesinden daha çok gelecek vaat ediyordu. Bu bakımdan, neden en baştan beri âdeta hor görülen Çin kliniklerinin tespitlerinin üzerine doğrudan eğilinmemiştir? Akdeniz Bulaşıcı Hastalıklar (Méditerranée Infection) Üniversitesi Hastane-Enstitüsü’nden Didier Raoult, ne kadar nev’i şahsına münhasır biri olursa olsun, bulaşıcı hastalıklar dalındaki bilimsel yetkinliği uluslararası alanda tanınmaktadır [12]. Belki yanılıyordur. Ama hem onun şahsen, hem de 1949’da son hali verilmiş bir molekül üzerine Çin araştırmaları zemininde yaptığı kullanım denemelerinin maruz kaldıkları aşağılayıcı kampanyayı anlamak zordur. Bu molekülün maliyeti düşüktür ve kamu malıdır. Avrupa Araştırması Discovery’nin test ettiği diğer moleküller ise öyle değildir: AIDS tedavisinde kullanılan antiretroviral olan lopinavir, ve Ebola virüsüne karşı kullanılan antiviral olan rendesivir — her ikisi de iki ecza devi olan Abbot ve Gilead Sciences laboratuvarları tarafından geliştirilmektedir.

Neo-liberalizmin ağır faturası

Hükümet karargâhının tepki verme, öngörme ve seferber etme kapasitesi bakımından pek formda olduğu söylenemez dolayısıyla. Yıllardır yapılan bütçe kesintilerinden sonra, kamu sağlığı uzmanları, hekimler, hastabakıcılar, hemşireler, bakıcılardan oluşan “takımlar”ında ciddi bir biçimde kadro, mekân ve olanak eksikliği çekildiği doğrudur.

Kendini cephenin en önünde bulacak olan kamu hastane hizmetlerinin felâket durumunu bilmemek mümkün müdür? Sağlık krizinin tam ortasında, 18 Mart günü, âcil servisler grevinin ve klinik şeflerinin istifasının damga vurduğu sağlıkçıların seferberliğinin birinci yıldönümü. Hepsi elbette cephedeler ve çalışma aygıtlarının 20 yıldır müteakip hükümetler tarafından yöntemli bir biçimde yok edilmesinin bedelini çok pahalıya ödeyecekler.

1998 ile 2018 yılları arasında yoğun bakımdaki yatak sayısından bahsedelim. Avrupa’nın tümünde aynı hareket gözlemlenmektedir. Fransa bin kişiye 3,1 yatakla şimdi ancak İtalya kadar donanımlıdır; 35 OECD ülkesi içinde Almanya’dan (6), Güney Kore’den (7,1) ve Japonya’dan (7,8) sonra 19. sıradadır. Bu istatistik verisi o ülkelerin Covid-19 karşısındaki strateji farklılıklarına ve başarıdaki farklarına ışık tutmaktadır. Fransa’nın donanımı derinlemesine yetersizdir; hatta Litvanya (5,5), Slovak Cumhuriyeti (4,9), Polonya (4,8), Macaristan (4,3), Slovenya (4,2), Çek Cumhuriyeti (4,1) Estonya (3,5) ve Letonya’dan (3,3) geridedir. Oysa Fransa İtalya’nın (2,6), ABD’nin (2,4), İspanya’nın (2,4) ve Birleşik Krallık’ın (2,1) önündedir: Bütün bu son ülkelerde yaşanan sağlık felâketi bu rakamlarda zaten görülmekte ya da sezilmektedir.

Malzemeden bahsedelim. Maske kıtlığı dünya çapındadır elbette. Fakat kriz durumları, geçmişte, devlet stoklarıyla öngörülmüştür. 2009’da, H1N1 krizinden çıkıldığında, Fransa’nın elinde 723 milyon FFP2 ameliyat maskesi bulunmaktaydı. Malzemenin son tarihinin dolmasının akabinde yenilenmediği anlaşılan bu stok ne olmuştur? Karar zinciri karanlık kalmaktadır, başlıca aktörlerin versiyonları endişe verici bir tutarsızlıktadır. O sırada bakan olan Roselyne Bachelot’nun, talimatın geldiği yer olarak işaret ettiği Sayıştay bu iddiayı yalanlamaktadır. Öyleyse 2012’de bir strateji değişikliği söz konusu. Bir başka eski bakan, Marisol Touraine ise, önce yalanladıktan sonra, 2013’te bir “ademi merkezîleştirme” önlemi alındığını kabul etmektedir. Mayıs 2013’te Ulusal Savunma ve Güvenlik Genel Sekreterliği’nin bir raporunun tavsiyesi üzerine, FFP2 stoklaması artık devletin değil “işverenler”in (yani kuruluşların) sorumluluğundadır. Senato, 2015 tarihli bir raporunda, bu stratejinin satın alım, stoklama ve nihayet imha maliyetlerinde kaydadeğer bir tasarruf sağlayacağını belirtmekteydi; fakat kriz durumunda üretim kapasitesi eksikliği riskini de kayda geçmekteydi [13]. Devlet stokları 2007’de kurulan ve 2016’da Ulusal Kamu Sağlığı Ajansı’nın kurulması sırasında feshedilen Âcil Sağlık Durumlarına Hazırlanma ve Karşılık Verme Kurumu (EPRUS) tarafından idare edilmekteydi. Sübvansiyonlarının tamamı (Devlet ve Hastalık Sigortası) 2007’de 282 milyon Euro iken, 2015’te 25,8 milyona inmişti. Tarihte görülen en büyük düşüştür bu. 26 Ocak’ta Agnès Buzyn “Fransız halkı için maske satın alınması yolunda hiçbir işaret yok, stokta on milyonlarca maskemiz var” dediği zaman, içinde hiçbir FFP2 bulunmayan 145 milyonluk bir teorik stoku temel almaktadır. Yeni bir sipariş verilene kadar bir ay geçmiştir.

Son olarak, yeni bulaşıcı etkenlerin verdiği zararları öngörmemizi sağlayabilecek araştırmalardan da bahsedelim. Fransa’da, Marsilya’da CNRS’te çalışan Bruno Canard gibi koronavirüs uzmanları vardır. 4 Mart’ta yayınladığı bir pusulayla öfkesini bildiriyor. Yirmi yıldır, Fransız, hatta bütün Avrupa araştırmacılığının suretine uygun olarak, bu uzmanlar ellerine gerçek olanaklar sunulmaksızın çalışmaktadır. Proje başına finansman mantığı (ANR tipinde) duruma göre yönlendirmeye öncelik vererek temel araştırmasının uzun dinamiklerini ve ekiplerin kalıcılaşmasını aksatmıştır. Bu mantık, elde ettikleri parayı yararlı bir biçimde harcamak yerine dosya hazırlamakla daha fazla uğraşanlar için zaman yiyici bir döngüdür. Bu uzun ve temel araştırma olmaksızın, araştırmacılardan âciliyet içinde cevap vermeleri istenememektedir.

Dünyanın bedenselliğinin dönüşü

Fransız hükümeti bunun tek sorumlusu değildir. Yirmi yıldan fazladır, müteakip hükümetler finans kapitalizminin taleplerini o günün yasalarına ve usûlüne uydurmuşlardır. Bunu neo-liberalizm diye adlandırdık. Ama 2017’den beri yeni iktidarın buna kıyaslanamayacak bir şevk ve hırs kattığı açıktır.

Yaklaşık otuz yıldır, liberal, mâlî ve yıkıcı küreselleşmenin tek bir amentüsü olmuştur: Gezegenin tamamı, yaşamı, kaynakları, sâkinleri, emekleri, düşleri, yoksullukları, hastalıkları, altından kalkılması gereken kıtlıkları, her şey, katiyetle her şey finans ürününe dönüştürülebilmekteydi. Hayatlarımızın tek bir veçhesi yok ki, zamanı, yaşamı ve zekâyı bitirip tüketen sınırsız bir kâr adına sülüğün teki tarafından yapışılmasın. İnsanî bedeli ne olursa olsun. Avustralya yanar, su borsaya kotedir. Ortalama ömür uzar, emeklilik finanse edilmek zorundadır. Eşitsizliklerin patlaması bile, kredi patlaması denen o genelleşmiş “Komşuda pişer bize de düşer”in (ruissellement) tersyüz edilmesi yoluyla sömürülebilir olmaktadır: Hiçbir şeyleri yok muymuş? Borçlansınlar o zaman.

“Gayri maddîleşme” bu umumî bağlantılılığın ve her şeyi o “umumî eşdeğer”e, paraya vurmanın baş sözü haline geldi. Yaşamlarımızın ayarını belirleyen bilişim, bunun mâlî kârlılığını maksimize ediyor. Spekülatif hisselerin çoğunluğu bugün doğrudan çölü andıran Data Centers’ın bağrındaki algoritmalarca işletiliyor. Bir ekrandaki alacak ya da borç satırından, bir teslimat yazılımı parametresinden, bir istihdam istatiğinden ibaretiz artık. Gerçek yaşam katiyetle azaltılması gereken bir yük gibi telakki ediliyor.

İşçisiz fabrikalar, kasiyersiz kasalar, bakıcısız tıp, şoförsüz taksiler, öğretmensiz okul, insaniyetsiz insan düşleyen sermaye, “her ne pahasına” bedenlerden kurtulmak istemekteydi.

Öyleyse size bomba gibi bir haberim var: Bedenler öç alıyorlar. Dünyanın alt edilmez bedenselliği küresel bir bumerang gibi geri dönüyor. Finansın sanallığını tehlikeye sokmaya geliyor. Meydanlarda, dörtyol ağızlarında, sokaklarda gördüğümüz bedenler buradalar. Yaşamın gücünü doğrulamak için değil, içlerindeki daralma o temel hakikati hatırlattığı için: Bedensiz yaşam yok. Bir bakıma, finansın iblisâne zincirinin sonunda, bedensiz kâr bile yok. Ve daima son sözü beden söyler, iyi günde de kötü günde de.

Spekülasyon termometresi ancak bir pandemi olduğu kabul edilince çılgına döner. İlk bir zamanda Çin ekonomisindeki tehlikeler orada iş yapan büyük grupların faaliyetini yavaşlatır. Yatırımcılar satmaya başlarlar. 28 Şubat’ta, Paris Borsası’nda (CAC 40) 2008’den beri en büyük düşüş yaşanır. 9 Mart’ta dünyadaki bütün borsalar petrol fiyatının çöküşüyle sarsılır. Paris Borsası önce 9 puan, akabinde 12 Mart’ta Dow Jones’un düşüşü sonrasında da yeniden düşer. 16 Mart’ta Wall Street, Dow Jones’un % 22,6’lık bir düşüşe uğradığı 19 Ekim 1987’deki o Kara Pazartesi’den beri en kötü gününü görür [14]. O zaman devletler ve Avrupa Merkez Bankası (AMB), Fransa’daki şirketlerin ayakta tutulmasına yönelik âcil önlemlerle ve AMB’nin 18 Mart’ta kamu ve özel borçlarını satın almasıyla itfaiyeciliğe soyunurlar.

Önceki 2008 krizi iç kaynaklı bir finans krizi olmuşken, 2020 krizi doğrudan ekonomik dokunun maddîliğini, yani hem özel kârın hem kamu maliyesinin baş kaynağını etkilemektedir. Hem yaşamları kurtarma hem de kâr pompasını kurtarmanın gerilim içine girebildiği paradoksal bir buyrukla zorlar güçlüleri. Bu yüzden, bir cumhurbaşkanının kamu hizmeti vaatlerini işkence altında ağzından laf alınıyormuşçasına telaffuz ettiği, hastaneler için âcil bir temel malzeme ve donanım planından ziyade ise bir şirket kurtarma planını ortaya döktüğü görülür. Başbakan’ın evimizden çıkmamamız konusunda bizi uyardığı sırada ise, Çalışma Bakanı işe gitmeyecek olanları tehdit etmektedir.

Mesela inşaat ve bayındırlık sektörünün olağanüstü kısmî işsizlik tazminatı aygıtına erişimi neden 23 Mart’a kadar reddedilmiştir? Neden, Saint-Denis’li girişimci François Dubrac’ın deyişiyle, “Beyaz yakalılar telefondan çalışarak sığınaklarından çıkmazken, mavi yakalılar 1914’teki gibi mitralyözün önüne sürülüyor?”dur. Çünkü inşaat ve bayındırlık sektöründe 1,7 milyon ücretli vardır, yani 1,7 milyon prim mükellefi! Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın meşhur “Her ne pahasına!” sözüne iyi kulak vermek gerek: Bunun kime çok pahalıya mal olacağını söylemekten özenle kaçındı. Ama icraat düşünceyi ele veriyor.

İlk olarak neyi göreceğiz? Dünyanın sonunu mu kapitalizmin sonunu mu? Bugün yaşamakta olduğumuz fâciâ, bu konuda teyakkuza geçirici birkaç işaret veriyor bize. Panik bir bozgun değil; ama bir yeniden yapılanma fırsatı. Paris Borsası’nın (CAC) % 35 düşüşü, hava taşımacılığı ya da turizmle ilişkili bazı değerlerde % 75 düşüş, iyi işler çevirenler için bir fırsat da. Satın alan bu mutlu müşterilerin adı LVMH, ACCOR, Peugoet (aile), Rothschild, Dassault, Hermès, FNAC, Vinci, Eiffage, Veolia, Société Générale, Renault. Yatırımlarına değer kazandırmak için… sonra, her şeyi yapacaklarına bahse girelim. Yatırımcılar pusudalar.

Ama kredinin umumî şövalyeliğini zemin alan dünya finans aygıtı, ekonomide şimdiye kadar benzeri hiç görülmemiş bir durulmayı atlatabilecek mi? IMF’e göre özel borçlar 2018’de dünya gayri sâfi hâsılâsının % 217’sine çıkmaktaydı. Herkes alacaklarını nakit toplamak istese felâketin çok çabuk geleceği kesin. Yatırım fonları panikliyorlar. Büyük merkez bankaları cepheye atılıyor: Amerikan FED, Avrupa Merkez Bankası, Japon Bankası, İngiltere Bankası, Avustralya Bankası… Kâğıtlar satın alıp nakit temin ediliyor. İtfaiyeciler elden geleni esirgemiyorlar: Ekonomiyi ve finansı sunî solunumla ayakta tutmak gerekiyor.

Krizden çıkıştaki biyopolitik hedef

Geniş ölçüde önceden uyguladıkları politikaların vahimleştirdiği bir krizdeki ihmalin ve âciliyetin sıkıştırdığı, ekonomik ve mâlî âciliyete yakalanan vahşi liberalizmin hükümetleri, göründüğü kadarıyla ellerinde kalan son siyasî yetkinliği seferber ediyorlar: Ahalinin polisiye denetimi. Çin yöntemleri, bugün yüz tanıma sistemlerini ve smartphone’ların izlenebilirliğini kullanarak bu mantığı uzağa vardırıyor kuşkusuz. Tehlikesiz olduğunuzu saptayan QR kodu, Çin’de siz araya girmeden, polise göstereceğiniz telefonun ekranında görülüyor. Damasio’nun “Kaçaklar”da (Les furtifs) tasvir ettiği dünyanın çok uzağında değiliz.

Bu hakikaten komünist rejimlere özgü bir şey mi? Fransa daha 24 Mart’ta, salgının gelecekte denetim altında tutulmasını sağlamak için bu izlenebilirliği kullanmayı düşündüğünü söylüyor. Daha az teknolojik bir baskı İran üzerine çöküyor ve sağlık krizi başka yerlerde de şu son aylardaki başkaldırıları ezme fırsatı olabiliyor. Hindistan’da koronavirüs Citizenship Amendement Act’a [15] direnişin son kutuplarını dağıtma bahanesi oldu. Şili’de de Pinera gecikmedi. 18 Mart’ta, ülkede daha hiçbir ölüm vakası beyan edilmemişken, 90 günlüğüne, düzenin sağlanması için ordunun kullanılmasına izin veren “felâket nedeniyle anayasal istisnâ hâli” ilan etti. Giorgio Agamben’in istisnâ hâlinin uzaması üzerine çekinceleri, her ne kadar filozof koronavirüs ile kamu sağlık hizmetlerinin içinde bulunduğu hal birleştiğinde oluşacak gerçek tehdidi azımsıyorsa da, bütünüyle yersiz değil. [16] 

Ama pandemiye karşı mücadele şekliyle, devletlerin krizden çıkış şekilleri de belli olacak. Hangi hükümet şekilleriyle? Hangi biyopolitik ya da mâlî önceliklerle? Hangi kamu özgürlükleriyle? 22 Mart’ta yedi milletvekili ve yedi senatörden oluşan “Karma Komisyon” (CMP) tarafından oylanan “âcil sağlık durumu” yasası bunun iyi bir örneğini teşkil ediyor. Ertesi gün 58 hekimin ortak teşhisi kati: “Biz yoğun bakım yatağı, maske, solunum cihazı ve eleman eksikliğini şimdiden hissederken… hükümetin 18 Mart’ta çıkardığı âcil sağlık durumu yasası tüm yetkileri valilere ve işverenlere vererek Çalışma Yasası’na ve kamu memuriyeti statülerine meydan okumaktadır. Âcil olan hakikaten bu muydu? Ama maske ve solunum cihazları üretmek için el konulacak fabrikalardan hiç bahsedilmiyor… Gerekli yatakların tekrar kullanıma sokulması üzerine hiçbir şey yok. Almanya ve Güney Kore’de kendini kanıtlamış olan sistemli tarama üzerine hiçbir şey yok.” Gérard Filoche kişisel blog’unda bu yeni istisnaî yasanın ve onun iş hukuku üzerinde yaratacağı sonuçların herkesi teyakkuza geçirmesi gereken bir tahlilini yapıyor. İstisnaî yasamaların çoğu zaman sıradan yasamalar haline geldiğini hatırlatalım. 

Evlere kapanma daha zorlayıcılaştırılıyor; ama şirketlere, işe gelmeyenlerin bir kısmını izinde saymaları öneriliyor. Bütün Fransa elindeki nadir maskeleri ve kalan tek tük testleri sayarken kapitalizm paralarını saymaya devam ediyor.

Halbuki ülke seferber olmuş halde. Maxime Combes’un dikkat çektiği gibi [17] savaşta değil; ama disiplin kadar dayanışma da gerektiren bir pandemiye karşı mücadele içinde. Bu mücadelenin öncelikle kadınları seferber ettiğini unutmayalım: Hastabakıcıların % 88’i kadın, kasiyerlerin % 90’ı kadın, ilköğretim görevlilerinin %82’si kadın, yaşlı yurtları ve huzurevlerinde (EHPAD) çalışanların % 90’ı kadın. Bağlanma, risk alma ve dayanışma noksanlığı hissedilmiyor, hesap da edilmiyor. Çok sayıda yerel girişim var: sağlık görevlileri için bedava yemekler, yaşlı kimselerin çarşı alışverişini yapma, çocuk bakıcılığı… Bunlar örgütleniyor ve birbiriyle eşgüdüm içinde yürütülüyor. Saint Malo’da, bir Facebook grubu dayanışma girişimleri arasında temas sağlıyor. Normandiya’da konut sahipleri evlerini sağlık çalışanlarının kullanımına açıyor. Caen’da, bir restorancılık markası üniversite hastanelerinin âcil servislerine, sokakta evsiz yaşayanlara, göçmenlere, polis memurlarına ve itfaiyecilere yüzlerce bedava pizza dağıtıyor. Fransız Jean üreticisi 1083 ya da Charlieu dokumaları gibi küçük ve orta boy işletmeler maske üretimine geçiyor. Yssingeaux’daki bir han kamyon şoförlerini ağırlıyor…

Marsilya’da, Ocak 2019’da kurulmuş olan Marseille vivante et populaire kolektifi, “Bu krizin idaresi bizi bir kez daha gerçek bir toplum tercihi yapmaya mecbur bırakmaktadır: Polis zorlaması ve umumîleşmiş korkuyu zemin alan bir sistemden ziyade dayanışmaya ve kamu sağlığına güvenmek” diye vurgulayan “Evlere Kapanma zamanında dayanışmacı bir koruma için” başlıklı bir imza metni açıyor. Bu metinde, yoğun bir testle tarama programı, sıhhî koruma malzemelerinin dağıtımı, en zor durumdakilere yemek dağıtımı, boş meskenlere el konması, squat’lar ve gecekondularda suya erişim garantisi, işten çıkarmaların yasaklanması, elzem olmayan tüm üretim faaliyetlerinin durdurulması, hane içinde şiddet gören kadınlara ve çocuklara özel bir dikkat gösterilmesi gibi birçok öneride bulunuluyor…

Hükümet sadece bilimden esinlenmekle böbürleniyor. Sahadaki kadınlar ve erkekler ise cesaretleri, ilkeleri, uzun deneyimleri, her zaman sömürülen ama asla hakkı teslim edilmeyen kolektif uzmanlıklarıyla seferber oluyorlar.

Koronavirüs alt edileceği zaman, her biri faturayı takdim edecektir.

Hükümetin de kamusal ve özel maliyetlerin faturasını takdim edeceğine ve bizden bunları ödememizi isteyeceğine bahse girelim. Bu cihette hükümetten hiçbir kamu vicdanı sıçraması beklemeyelim. Ağustos 2005’teki Katrina Kasırgası’ndan sonra Naomi Klein’ın çok iyi gösterdiği gibi [18], çağdaş kapitalizm yaşam üzerindeki tahakkümünü genişletmek için felâketleri kullanmayı daha önce de bilmiştir. 

Bizim ise, kendi payımıza takdim edeceğimiz iki faturamız olacak. İlki bu ve bundan önceki hükümetlerin, aslî görevlerini, halkın fizikî bütünlüğü ve sağlığını koruma görevlerini yerine getirmeyen hükümetlerin bilançosudur. Diğeri ise, on yıllardır kamu dayanışmalarını tarumar ettikten sonra, Covid-19’a karşı seferberliğin insanî bedeli üzerinedir. Yaşam her zamankinden fazla siyasî hedeflerin merkezindedir. Michel Foucault olsa, bir “biyopolitika” gibi derdi.

Hiç olmadığı kadar, akşam saat 20:00’de Sarı Yelekliler’in ve Compagnie Jolie Môme’un bize önerdikleri gibi şarkımızı söyleyebiliriz: “Burdayız, camda balkonda, Burdayız biz, sağlıkçılara alkış, Hükümete değil, Tam dayanışmadayız, Biz alttakiler (…)  Eve kapanmış ve isyanda, Unutmayız, Şirketlere akıtılan milyarları, Hep onların çıkarı, Gelir önce, bizim hayatlarımızdan.” 

[1] Corinne Bensimon’un mükemmel makalesi okunabilir, “1968, la planète grippée” [“1968, Gripli gezegen”], Libération, 7 Arralık 2005.

[2] Salgın Kongo’da 2018’de tekrar başlayınca da yerel kalmıştır (2000’den fazla ölü).

[3] “İnsan çağı” (anthropocène) adlandırmasındaki gibi üretilen “sermaye çağı” (capitalocène), gezegenimizde yaşadığımız, iklimsel ısınma ve altıncı yok oluşun damga vurduğu felâketi öncelikle kapitalist mantığa bağlar.

[4] Paul Chiambaretto, « Trafic aérien, une croissance fulgurante pas prête de s’arrêter » [“Hava trafiğinde duracağa benzemeyen çok hızlı artış”], The Conversation, 8 Mayıs 2019.

[5] Gilles Pinson (2016, « Métropandémies », CAMBO, n°10, p.41–44.

[6] Cécile Cazeneuve, « Coronavirus : un battement d’aile de chauve-souris… » [“Koronavirüs: Bir yarasanın kanat çırpması”], Les jours, 9 Mart 2020.

[7] CNRS’te (Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) ve Cirad’da (Kalkınma İçin Tarımsal Araştırmada Uluslararası İşbirliği Merkezi) araştırma yöneticisi ve “Bir Sonraki Veba”nın (La prochaine peste, Fayard, 2016) yazarı Serge Morand’ın Les Jours haber sitesinin (https://lesjours.fr/ ) sorularına verdiği cevaplardan.

[8] Leonardo Setti – Università di Bologna Fabrizio Passarini – Università di Bologna Gianluigi de Gennaro – Università di Bari Alessia Di Gilio – Università di Bari Jolanda Palmisani – Università di Bari Paolo Buono – Università di Bari Gianna Fornari – Università di Bari Maria Grazia Perrone- Università di Milano Andrea Piazzalunga – Esperto Milano Pierluigi Barbieri – Università di Trieste Emanuele Rizzo – Società Italiana Medicina Ambientale Alessandro Miani – Società Italiana Medicina Ambientale, Relazione circa l’effetto dell’inquinamento da particolato atmosferico e la diffusione di virus nella popolazione.

[9] Paul Benkimoun, « Coronavirus : comment la Chine a fait pression sur l’OMS » [Koronavirüs: Çin DSÖ’ne nasıl baskı yapıyor”], Le Monde, 29 Ocak 2020.

[10] Antoine Flahault, zikreden Corinne Bensimon. Epidemiyolojist/Salgın hastalıklar uzmanı Antoine Flahault Inserm’in “Sentinelles” [“Nöbetçiler”] araştırma ekibini (UMR-S 707) yönetmiştir; aynı zamanda hastalıkların elektronik gözetiminde DSÖ’yle işbirliği yapan merkezi yönetmiştir. DSÖ ile birlikte FluNet adı verilen gribin küresel gözetim sistemini geliştirmiştir; 2006’da ise chikungunya hastalığı araştırmalarının eşgüdümünü sağlayan dallar-arası bir hücre oluşturmuştur.

[11] Jean Yves Nau et Antoine Flahault, « le coronavirus, sans précédent dans l’histoire des épidémies » [“Salgınlar tarihinde benzeri bulunmayan koronavirüs”], Slate, 28 Şubat 2020.

[12] Bilim Kurulu’na 11 Mart’ta atanmıştır ve önerileri sonunda hükümetin olur vermesiyle büyük ölçekte denenmektedir.

[13] Pierrick Baudais, « Coronavirus. Pénurie de masques : comment en est-on arrivé là ? » [“Koronavirüs. Maske kıtlığı: Buraya nasıl geldik?”], Ouest-France, 20 Mart 2020 .

[14] 29 Ekim 1929’daki düşüş 12,6 olmuştur.

[15] Müslümanların aleyhine düzenlemeler içeren vatandaşlık hakkı reformu.

[16] Giorgio Agamben, « Coronavirus et État d’exception », Acta-Zone, 26 Şubat 2020 [Türkçe’de: https://terrabayt.com/dusunce/covid-19-gerekcesiz-bir-acil-durumun-yarattigi-istisna-hali/ ].

[17] Maxime Combes, « Nous ne sommes pas en guerre, Nous sommes en pandémie. Et c’est déjà bien assez » [“Savaşta değiliz, Pandemi yaşıyoruz. Ve bu yeter de artar”]. Médiapart », 20 Mart 2020.

[18] Naomi Klein, 2008, La stratégie du choc. La montée d’un capitalisme du désastre, Toronto : Léméac/Actes Sud [Türkçe’de: Şok Doktrini. Felâket Kapitalizminin Yükselişi, çev.: Selim Özgül, Agora Kitaplığı, 2010].

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus