Işın Eliçin ile Dünyanın Gidişi (73): Kovid-19’la küresel savaş – İsveç modeli daha mı iyi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayın metni:

Merhaba, bugün 12 Mayıs Salı. Tüm dünyada testle doğrulanmış Kovid-19 hastalarının sayısı dört milyonu geçti. Hayatını kaybedenlerin sayısı ise 300 bine yaklaşıyor. Türkiye’de de resmi verilere göre test sonucu Kovid-19 pozitif olanların sayısı 140 bine yaklaşıyor. Hayatını kaybedenlerin sayısı ise 3841. Bugün 10 milyon nüfuslu, demokrasi endekslerinde üst sıralarda yer alan Kuzey Avrupa ülkesi İsveç’in Kovid-19 pandemisiyle mücadele stratejisinden bahsedeceğim. İsveç’te kişi başına düşen milli gelir 53 bin dolardan fazla. Diğer İskandinav ülkeleri gibi sağlık hizmetleri ve üniversite eğitimi ücretsiz. Dünyadaki ortalama insan yaşam süresinin uzun olduğu ülkelerden biri.. Bunları hatırlattıktan sonra salgınla nasıl baş ettiklerine bakalım:

İsveç’te sokağa çıkma yasağı yok; kafeler, restoranlar, jimnastik salonları, berberler kuaförler de ülkede ilk doğrulanmış Kovid-19 vakasının görüldüğü 19 Ocak’tan bu yana kapanmadı. İlk ve ortaokullar da açık. Ama liseler ve üniversiteler internet üzerinden, çevrimiçine geçerek devam ettiler eğitime. Hükümet kimseye maske takmasını ya da başkalarıyla bir araya geldiklerinde aralarına fiziksel mesafe koymalarını da dayatmadı. Sadece 50’den fazla kişinin bir araya geleceği etkinlikler yasaklandı ve yaşlıların kaldığı bakımevlerine ziyaretler kısıtlandı. Onun dışında, zaten önlemleri belirleyen ve kamuoyuna duyuran siyasetten bağımsız bir devlet kurumu olan Ulusal Sağlık Ajansı. Bu kurum İsveçlilere hastalığın yayılmasını önlemede el yıkamanın ve fiziksel mesafe önlemlerinin önemini anlattı; olanağı olanların evde kalmasında fayda olduğunu söyledi ve herkesten uyarı ve tavsiyelere gönüllü olarak uymaları istendi; sağlık konusunda herkes bireysel sorumluluk almaya teşvik edildi. Hepsi bu…

Kovid-19 pandemisiyle ilgili İsveç’te uygulanan bu strateji “sürü” ya da daha doğru bir tabirle “toplum bağışıklığı” stratejisi olarak adlandırılsa da, yetkili bilim otoriteleri bunu reddediyor ve Batılı ülkelerin çoğunda ve Türkiye’de de uygulanmakta olan “salgın etkisini azaltma stratejisi”nin son derece gevşek bir versiyonunu uygulamakta olduklarını savunuyor.

İsveç devletinin resmi epidemiyoloğu, Ulusal Halk Sağlığı Ajansı’nın yöneticisi Doktor Anders Tegnell’in verdiği mülakatlardan birinde bu konudaki ifadesini aynen aktarayım:

Toplum bağışıklığını sağlayacak bir oranı yakalama peşinde değiliz. Çeşitli yöntemlerle bulaşma oranını mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışıyoruz… Toplum bağışıklığının uzun vadede bize yardımcı olacağını düşünüyor ve aramızda bunu konuşuyoruz, ama bazı medya kuruluşları ya da bilim insanlarının uydurduğu gibi toplum bağışıklığını sağlama hedefi gütmüyoruz. Eğer hedefimiz bu olsaydı, hiçbir şey yapmaz ve koronavirüsün toplum içinde rasgele dolaşmasına izin verirdik. Oysa bulaşmayı düşük tutmaya çalışıyoruz. Okullara ya da sağlık hizmetlerini zora sokmadan makul önlemler aldık. Biz sürdürülebilir olan, büyük değişiklikler yapmak zorunda kalmadan yıllarca değilse bile aylarca uygulamaya devam edebileceğimiz bir stratejiyi hayata geçirdik. Sınırları ve dükkanları kapatarak bu hastalıktan kurtulabileceğini sanan ülke varsa, büyük ihtimalle bir aşamada yanıldığı kanıtlanacak. Bu hastalıkla yaşamayı öğrenmek zorundayız.

Yine Anders Tegnell’in bir başka mülakatından alıntıyla devam ediyorum:

Ne İsveç’in ne de bir başka ülkenin salgından kurtulacak şekilde toplum bağışıklığına ulaşabileceğine inanmıyorum, çünkü bu hastalık bitmeyecek. Birçok ülke aşı bulunana kadar virüsü baskılayabilmeyi umuyor, ama en iyi senaryoda bile bir aşı geliştirilmesi ve tüm nüfuslara uygulanır hale gelmesi yıllar alacak. Dolayısıyla aşı bulunana dek bekleyelim doğru bir yaklaşım değil, üstelik bulunacak aşının ne kadar iyi çalışacağını da bilmiyoruz. Uzun süre devam edeceğiniz bir stratejiyi seçmek için, işte bir neden daha.

Özetle ne diyor İsveç’in baş epidemiyoloğu, ben anladığımı söyleyeyim:

Aşı bulunana dek, aylarca, belki bir yıl belki iki yıl, herkesi hücreye tıkamıyacağınıza, yeryüzündeki bütün insan aktivitelerini durduramayacağınıza göre, bu virüsün bulaşmasını da yüzde yüz durduramazsınız; Kovid-19’u yüzde yüz ortadan kaldıramazsınız. Ancak ve ancak aşı bulunup yaygınlaştıktan sonra o da ancak kızamık gibi, Kovid-19’u elimine etmeniz mümkün. Kızamığa hâlâ yakalanan, az da olsa ölen insanlar var. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 2018’de tüm dünyada 140 bin kişi ölmüş kızamıktan gerçekten de. Dolayısıyla, Anders Tegnell diyor ki, bu hastalık insandan insana bulaşmaya, hastalığı kimi semptomsuz, kimi hafif, kimisi ağır geçirmeye ve birileri de ölmeye devam edeceğine göre, aşı bulunana kadar, insan doğasına ve toplumsallığına –Afrika’dan çıktı çıkalı 200 bin yıldır yürüyen bir canlı türüne ‘Artık dolaşma!’ demek ne demektir? Güven ilişkisini birbirini tımar ederek kuran bir canlı türüne ‘Artık dokunma!’ demek ne demektir? İmkânsız emirler uygulanabilir mi?“-, demokratik teamüllere aykırı düşmeyen, bilgi sahibi bireylerin özgür seçimlerine saygılı, ekonomik açıdan sürdürülebilir bir stratejiyi seçmek yeğdir.

Anders Tegnell dünya çapında bir bilim insanı, ne dediğini, ne yaptığını gayet iyi biliyor. Siyasetçi değil, halkı kandırmaya ihtiyacı yok. Görev yaptığı ülke dünyanın demokratik standartları en yüksek ülkelerinden biri; devlet için çalışan bilim insanlarının siyasi iktidara biat etme zorunluluğu yok; aksine çalıştığı kurum bağımsız; çalışanlarının kamu yararını gözetmeleri, liyakatlı olmaları gerekiyor; bunun dışına çıkıp çıkmadıklarını izleyen denetim mekanizmaları var, kamuya karşı sorumluluk, şeffaflık ve hesap verirlik yürürlükte. Yani “yok efendim, çaktırmadan sürü bağışıklığı peşindeler” vs. demenin alemi yok. Bunu yapan medya kuruluşları, siyasi çevreler vs. var maalesef. İsveç’in yaklaşımına katılmayan uluslararası bilim insanları yok mu, peki? Var. Ama bu kişiler, İsveç’in aldığı riskin büyük olduğunu yahut Yeni Zelanda örneğinde olduğu gibi kendi seçtikleri eliminasyon stratejisinin daha iyi sonuç vereceğini savunsalar da, İsveç’in stratejisini bilimsel olarak yanlışlayamadıkları için yine bilimsel çerçevede kendi argümanlarını savunuyorlar ve Tegnell’e de saygıda kusur etmiyorlar…

Anders Tegnell’den önce aynı görevi yapmış olan, Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’nin (ECDC) 2004-2015 yılları arasındaki ilk baş bilimcisi, halen Dünya Sağlık Örgütü’nün Starejik ve Teknik Danışma Kurulu üyeliği devam eden Johan Giesecke’nin açıklamalarını da nazarınıza getirmek istiyorum.

Giesecke de Tegnell gibi diyor ki; “Bu salgınla mücadelede, hastalığın bulaşmasını önlemede işe yaradıkları bilimsel olarak kanıtlanmış sadece iki yöntem var: Bir, 176 yıldır bilinen yöntem olan el yıkamak; iki, fiziksel mesafeyi korumak. Diğer her şey, seyahat yasakları, ekonomik faaliyetleri askıya almak vs. o önlemler şu aşamada deneysel, yüzde yüz garantisi yok, sürdürülebilir de değil. Yani bu yasakları kaldırdığınızda yahut gevşettiğinizde salgın yeniden alevlenecek, virüs yine insandan insana bulaşıp toplum içinde yayılacak ve yine ölümler olacak; ve salgını önleyeceğiz bahanesiyle insanları aylarca, bir yıl, bir buçuk yıl evlerine kapatamazsınız. En azından bunu demokratik ülkelerde yapamazsınız, yapmamalısınız.”

Dolayısıyla Giesecke, Tegnell’den bir adım ileri giderek Batılı ülkelerin uyguladığı yöntemleri, sadece bilimsel açıdan değil siyasi açıdan da eleştiriyor. Diyor ki; insanlar aptal değil, onlara gerçeği, bilimin ışığında hastalıkla ilgili bilebildiklerinizi, bilemediklerinizi, kendilerini, sevdiklerini ve toplumu korumak için ne yapmaları gerektiğini anlaşılır ve şeffaf bir dille anlatırsanız, insanlar durumu anlar ve büyük çoğunluğu da gerekeni yapar. Başlarına polis dikmeye, yasalar koyup uymayanı cezalandırmaya vesaire gerek yok. Olmaz, olmamalı..

Gerçekten de İsveçliler’in büyük bölümünün, en başından, ocaktan itibaren salgının yayılma hızını düşük tutacak şekilde, gönüllü olarak davranışlarında, alışkanlık ve yaşam biçimlerinde değişikliğe gittikleri, en çok vakanın görüldüğü başkent Stokholm’de toplu taşıma kullanımının en az üçte bir oranında azaldığı, gün içinde şehir merkezindeki bariz kalabalıkların yok olduğu, koşulları elverenlerin evlerinden çalıştığı gözlendi ve haberleştirildi. Büyük ölçüde tavsiyeleri dikkate alıyorlar yani.

Gönüllülük Türkiye’de işlemez, bizim insanımıza uymaz derseniz; devlet ile, iktidar ile kurduğumuz ilişki, toplum olarak birbirimizle kurduğumuz ilişki, İsveçliler’inkinden farklı olduğu için itirazınızı kabul ederim. Ama bu kabul aynı zamanda, kendi sağlığımızı, sevdiklerimizin sağlığını ve içinde yaşadığımız toplumun sağlığını korumak için başımıza bir devlet baba gerektiğinin, yetişkin bireyler olamadığımızın, hadi sürü bağışıklığı benzetmesinden gidelim, başımıza bir çoban gerektiğinin örtük kabulü de demektir. Ben farklıyım, siz de farklısınız ama bu toplumda babaya/çobana ihtiyaç duyan “başkaları”, “ötekiler” var anlatısına sığınmak olasıysa da, halk eğriyi doğruyu ayırt edemez seçkinciliğine girer öylesi, ben almayayım.

Soruyorlar mülakatta Giesecke’ye, peki neden başka demokrasilerdeki iktidarlar sizin yöntemi uygulamıyor diye? Onların da danışmanlık aldıkları bilim insanları, bilim kurulları, aptal olmayan vatandaşları var, ne de olsa… Giesecke, direkt gerekçe “siyasi” diyor. O ülkelerde politikacıların kararlılık göstermeye, aksiyona geçmeye, kısaca şov yapmaya ihtiyacı var diyor. İsveç’te yok mu? Benim anladığım kadarıyla yok zira salgın konusunda hangi iktidar olsa Ulusal Halk Sağlık Ajansı’nın tavsiye ve kararlarına uymaktan başka seçeneği yok. Bilimi, bilim insanlarını siyaset yönlendirmiyor İsveç’te; kamu sağlığı sözkonusu olduğunda bilim yön veriyor siyasete büyük ölçüde… Kurumlar görevini yapıyor, halk da kişilere değil kurumlara güveniyor.

Ayrıca güçlü bir sosyal devlet geleneği ve esnek olmayan emek piyasası var ülkenin. İktidar vatandaşlarına tavsiyelerini iletirken, ekonomik olarak da destekleyici önlemler alıyor. İsveç’in Kovid-19 görece gevşek mücadele stratejisinin kurumsal ve kültürel altyapısına ilişkin biri Amerikalı ikisi İsveçli üç akademisyenin yazdığı bir makale var, detaylı olarak bilgilenmek isteyenler için linkini yayın metniyle birlikte internet sitemizde paylaşacağım.

Buraya kadar rakamlardan, istatistiklerden bahsetmedim. Gerçek şu ki bir milyon kişi başına düşen toplam ölü sayısı diğer tüm komşularından daha fazla İsveç’in. Ya da İsveç’te, hastalığın yayılmasını daha sıkı önlemler alarak yavaşlatmaya çalışan komşusu Danimarka’dan daha fazla ölüm var. Özellikle de yaşlıların kaldığı bakımevlerinde. Yaşlılarını korumakta başarılı olamadıkları söylenebilir. Fakat, Johan Giesecke’nin Lancet dergisinde yayımlanan yazısında da vurguladığı üzere, ölüm oranı İspanya, İngiltere ve Belçika’dan düşük. Diyor ki, oralarda uygulanan sıkı önlemler de bakımevlerindeki yaşlıları korumadı. Ölüm oranlarını da düşürmedi. İsveç’in baş epidemiyoloğu Anders Tegnell ve ekibine göre zaten, gerçek rakamları, gerçek oranları dolayısıyla gerçek karşılaştırmayı şu anda yapmak imkansız. Uzun vadede ise epidemiyolojik açıdan ülkeler arasında hastalığa yakalananlar ve ölüm oranları konusunda, sağlık sistemleri, milli gelir ve demografi gibi konularda denk ülkelerle aralarında büyük farklar olmayacağı iddiasındalar.

Yayının sonunda kişisel olarak İsveç’in stratejisi ile ilgili kişisel çekincemi de not düşmek isterim. Henüz Kovid-19 hakkında bilmediklerimiz bildiklerimizden daha fazla. Bir önceki yayınımda, koronavirüsün vücudumuzda çok sayıda organa etkisinden bahsetmiştim. Hastalığın hafif seyretiğinde dahi insan vücuduna verdiği zararlar konusunda, bu zararların kalıcı olup olmadığı konusunda yeterli bilgiye sahip değiliz. Dolayısıyla İsveç’inkinden biraz daha fazla temkinli davranmayı telkin eden bilim insanlarına kulak vermeye eğilimliyim.    

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus