Pablo Servigne: “Bahis konusu hakikaten hayatımız olunca, dayanışmaya oynarız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’ta daha önce bir başka yazısını yayınladığımız ekolojik geçiş uzmanı tarım mühendisi Pablo Servigne’e göre, Kovid-19 krizinden sonra, ekonomik sistemin suretine uygun olarak bugünkü aygıtlara özelliğini veren rekabet ruhundan ziyade, kendiliğinden yardımlaşma biçimlerinden yana yeni kurumsal aygıtlarla donanmak gerekecek. Servigne ile Nicolas Celnik’in Libération için yaptığı söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

1 Mayıs’ta Montreuil’de en muhtaç kimselere gıda dağıtımı yaptıkları sırada haklarında zabıt tutulan bir “halk dayanışma livası”nın üyeleri.

Nihayet evlerden burnumuzu çıkarır gibi olduk işte. Ama kutlama zamanı değil hakikaten: Sevinçli bir tasasızlığa kavuşmamız yerine, sinir bozucu bir endişe bize karşı pusuya yatmış gibi. “Sonun başlangıcı mı bu?” diye sorarken yakalıyoruz kendimizi. O zaman, uygarlığımızdaki çöküntüleri inceleyen “çöküşbilim” (kollapsoloji) kavramını popülerleştirmiş olan, Pablo Servigne ile Raphaël Stevens’ın denemesi “Her Şey Nasıl Çökebilir?”i (Comment tout peut s’effondrer, Seuil, 2015) okuyor ve yakın geleceğimizi düşünerek yeriniyoruz. Sonra, Pablo Servigne ile Gauthier Chapelle’in “Yardımlaşma: Balta Girmemiş Ormanın Diğer Yasası”na (l’Entraide, l’autre loi de la jungle, LLL, 2017) dalıyor ve felâket zamanlarında diğerkâmlığın rekabetten öncelikli hâle geldiğini açıkladıklarını görüyoruz. Şimdi Yggdrasil (Kuzey mitolojisinde Dünya Ağaç — Ç.N.) dergisini yöneten tarımcı yazara göre, rekabet ancak bolluk zamanında göze alabildiğimiz bir lükstür. İşin püf noktası da burada: Bolluk bir uyuşturucudur ve bundan arınmak uzun ve acılı bir süreç olacak. Yola donanımlı bir halde koyulsak iyi olur. 

2015’te yayımlanan kitabınızla, çöküş risklerinin herkesin anlayacağı şekle sokulmasına katkıda bulundunuz. Sağlık krizi dünyamızda bir çöküşün yakınlığını doğrular gibi görünüyor mu size?

Bizim çöküşler üzerine çalışmalarımızın ana mesajı, sisteme bağlı riskleri bâriz olarak göstermekti bilhassa: Sistemin tamamı savunmasızdır, diğerlerinden mücerret bir alanı değil sadece. Sağlıkta, ekonomide, jeopolitikte ya da iklimde kriz: Bunların hepsinin iç içe dolanmış olduğunu görüyoruz bugün. Yaşamış olmadan tahayyül etmekte zorluk çekilen bir şey bu. Ama bugün, doğal büyüklükte tecrübe ediyoruz bunu. Karmaşık denen ve muayyen bir bozulma eşiği aşıldığında domino etkisiyle tepki veren sistemler (toplum, ekosistemler, vb.) içinde yaşıyoruz; bu eşik aşıldığında da her şeyi denetim altında tutmak zorlaşıyor. Bugünkü sorun, bütün bu önemli krizlerin aynı zamanda başımıza gelmesi! 

Bu sistemler devrilirse, geriye dönülemez. “Normale dönüş” illâki başka bir yoldan yapılır: Bir orman yandığında, “oksijensiz bırakıp söndüremezsiniz” onu; yeni bir orman olabilir, ama uzun bir yeniden canlanmadan sonra gelecektir bu; farklı da olacaktır. Bunun için durumu bir kalp kriziyle karşılaştırmak ilginç geliyor bana: Bakım çalışmalarına başlanmadan geçen her hafta, devrilme ihtimalini ve durumun geri dönüşsüzlüğünü artırıyor. Organizmayı çalıştırmak gereken bir âciliyet ânı vardır; bir de, yeni atak risklerini en aza indirmek için daha sağlıklı bir yaşama kavuşmanın gerekeceği daha uzun bir nekahet dönemi. Asıl ilginç olan, uzun vâdeli önlemlerdir. 

Alınacak ilk önlemler neler peki? 

O kadar çok ki! Ben mesleğim gereği beslenme sorunlarına daha duyarlıyım: Beslenme güvenliği hususunda ciddi riskler var; tedarik zincirlerinin kesilmesi gibi. Aude bölgesi eski genel danışmanı Stéphane Linou’nun önerdiği gibi beslenme sorununu hızla bir ulusal güvenlik hedefi telakki etmek bir önlem olur. Bugün sadece stratejik petrol ya da silah stokları düşünülüyor… Ama vaktiyle, beslenme önemli bir hedef telakki edilmekteydi — ki hâlâ öyle! Bugün ekilebilir toprakların yüzde 2’sinin tahsis edildiği bostanların alanı yüzde 12’ye çıkarılabilir.

Ama işin özü uzun vâdeyle ilintili. Ve bu noktada, Dominique Bourg’un bir “Gelecek Odası” kurma fikri ilginç. Ulusal Meclis ile Senato arasında, aklımızın tek bir şeye saplanıp kalmaması için, siyaset yapma tarzımızda, uzun vâde ile karmaşıklığı bütünleştirecek bir Anayasal Oda söz konusudur. Her siyasî kararda, bunun ekosistemler üzerindeki, kaynakların sonluluğu üzerindeki, iklim vb. üzerindeki etkilerini bağdaştırmak demektir bu. 

Buradan da bir başka önlem çıkıyor: Bireysel kotalar, yani bir nevi karne uygulaması getirilmesi — ki üç avantajı vardır: herkesin asgarî geçimini temin etmek, zenginlere ve israfa bir tavan koymak, ve gezegenin sınırlarını hesaba katmak. 

Tüketim kotalarının dayatılması muayyen sayıda çekince uyandırmaksızın yapılamayacaktır. Buna kulak asmayabileceğimizi düşünüyor musunuz? 

Sık sık arınma mecâzını kullanıyorum: Hepimiz müptelâyız — kâr, GSYİH, petrol, konfor, ücret, iktidar, vb. müptelâlarıyız. İnsanların çoğunu kaldıkları yerden sürdürmeye iten budur. İptilâlarımızdan mahrum kalmak çok çetindir… McDonald’cılar yeniden açıldığında önlerinde oluşan kuyrukların da tanıklık ettiği gibi. Öyleyse evet, gelecek haftalarda tüketimde bir kabarma olması, çektiğimiz yoksunluğun bir nevi rövanşının alınması beklenebilir. Ama buna karşı aşırı katı hükümde bulunmamak gerek: Bir arınma süreci üç günlük iş değildir; aylar, seneler, çabalar, tökezlemeler, özellikle de yardımlaşma ve bakım gerekir. Evlere bu kapanma döneminde yaşamış olduğumuz bilinçlenmenin hafızalarımızda kazılı kalacağını düşünüyorum: Bir süreliğine, asıl neyin önemli olduğuyla ilgili berrak fikirler edindik. Hafızamızdakileri korumak ve harekete geçmeyi sürdürmek şimdi bize kalmıştır. 

Mümkün mertebede en az zararla bir yeni başlangıç, bir “depreşme” nasıl sağlanabilir? Kitabınızın adı uyarınca, “balta girmemiş ormanın diğer yasası” olan yardımlaşmaya güvenerek mi? 

Kolektif tahayyülümüz felâket zamanlarında bencilliklerin öne çıkmasını bekliyor. Yanlış bu: Olağanüstü biçimde toplum yanlısı davranışların, kendiliğinden yardımlaşma ve örgütlenmenin su yüzüne çıktığı görülüyor. Bununla birlikte, felâket geçerse ya da tersine fazla uzun sürerse bu davranışlar dağılıp gidebilir. Dolayısıyla bunları istikrarlı kılmak, kuvvetlendirmek, teşvik etmek gerek. Oysa bugünkü kurumlarımız, toplum karşıtı davranışları teşvik eden neo-liberal ideoloji tarafından biçimsizleştirilmiş. 

Bunun iki nedeni var. Önce, İkinci Dünya Savaşı bittiğinden beri esas olarak petrol sayesinde bolluk içinde yaşıyoruz; oysa bolluk rekabeti destekliyor, çünkü komşusunun yardımı olmadan yaşama kararı alınabiliyor. Sonra, rekabet habercileri için hiçbir hayatî risk yok! Traders [Borsa tüccarları] gibi sonunda daima kazanıldığı zaman, mücadele etmek gerektiğini söylemek fazla kolay. Black Friday (Kara Cuma) indirimli satışında bir Blu-Ray oynatıcı için birbirine girişen (kelimenin gerçek anlamında) kimseler için de aynı şey geçerli; bu bir hayat memat meselesi değil, eğer öyle olsaydı, inanın bana, sıra kapmaya çalışmazlardı! Bahis konusu hakikaten hayatımız olunca, dayanışmaya oynarız, zira tersi fazla risklidir. 

Yani bolluk döneminde toplum yanlısı davranışları destekleyen kurumlar mı yaratmak söz konusu? 

Aslında Kovid-19’dan sonra, kriz sırasında su yüzüne çıkmış olan kendiliğinden yardımlaşma biçimlerini destekleyen kurumsal aygıtlarla donanmak gerekecek. Yardımlaşmayı desteklemenin iki şekli var: Bir grubun mensuplarının duyduğu hisler ve grup önlemleri. Önce, herkesin kendini eşitlik, güven ve emniyet içinde hissettiği bir ortamı sağlamak elzem. O zaman yardımlaşma doğal bir biçimde belirir; kendinizi emniyetsizlik ya da adaletsizlikle karşı karşıya hissederseniz de derhal ortadan yok olur. Anahtarlardan biri bu. 

Dolayısıyla diğer anahtar da grupla ilgilidir: Toplum yanlısı davranışları ödüllendiren ve toplum karşıtı davranışları cezalandıran önlemleri kuvvetlendirmek söz konusudur. Bunlar zaten sahip olduğumuz, kaldı ki bütün kültürlerde var olan ahlâkî değerlerdir. Dolayısıyla bu toplum yanlısı kaideleri kurumlarda değişmez kılmak gerek. Siyaset budur. 

Bu fikir paylaşılsa da paylaşılmasa da, Libération gazetesinde kısa süre önce krizden istifade etme bağlamında neo-liberallerin sola nazaran daha iyi örgütlenmiş olduğunu açıklayan ekonomi tarihçisi Philip Mirowski’ye göre, bu neo-liberal yaklaşım kendini dayatma noktasında. Yardımlaşma buna karşı ne gibi bir rol oynayabilir? 

Analizine epey katılıyorum: Kriz sayesinde neo-liberal siyasetlerin vahimleşmesi riski çok büyük. Bunun nedeni çok basit: Ortak varlıklarımızdan yana siyasî hareketler birçok konuda gecikmeli geliyorlar. Öncelikle, iktidar kaldıraçları neo-liberallerin elinde — toplum-karşıtı kaideler yerleştirmelerine olanak veren mevkiler elde ettiler. Bunun üzerine de, güçlünün kazandığı bir mitoloji içinde yüzüyoruz —insanların çoğu insan varlığının derinlemesine kötü ve bencil olduğuna kanaat getirmiş durumda. Yardımlaşma üzerine kitabımızda bu zehirli tasavvuru tahlil ettik

Bir başka engel ise, on yıllardır nüfusun büyük bir bölümünün gezegeni tahrip eden ekonomik üretim yapılarına bağımlı kılınmasıdır. Çok sayıda insan, var kalmak için abur cubura, arabaya, süpermarkete, nükleerle üretilen elektriğe bağımlı… Bütün bunları birkaç haftada silip atamazsınız! Dolayısıyla, bir var kalma sorunu olarak, zararlı olduğunu bildiğimiz bir sisteme en azından kısmen geri dönmek gerek. Sisteme bağlı bu krizler dönemine bu sanayi altyapıları bağımlılığıyla girmek, hakikaten prangaya vurulmuş olmak gibi. 

Özgürleşme siyasetlerinin ufuklarından birinin de özerklik olduğunu iyi gösteriyor bu bize: Üretimimizi tekrar elimize almak, birbirimize tekrar daha fazla muhabbet beslemek, zararlı şeylere bağımlı olmamak. Bir ufuktur bu: Ailede, mahallede, kentte, bölgede, ülkede, bütün ölçeklerde daha fazla bireysel ve kolektif özerkliğe yönelmek… 

İlk bakışta, özerklik ve yardımlaşma pek el ele gitmez sanki? 

Bilâkis, eğer tek başımaysam muayyen bir özerkliğe doğru gidemem! Yerele doğru kötü bir dönüş kendi içine kapanmak olurdu; ama özerklik, ufak ölçeklerin birbirine bağımlılığıdır, büyük ölçeklere bağımlılık değil. Özerklik bir grubun kendi kurallarını (“autonomos”u) koyabildiğini gösterir. Bu da karar vermek demektir; eylem kaldıraçlarına sahip olmaktır, iktidarların merkezîleşmesini azaltmaktır ve hayatımızı bizleri başından savan yapıların eline devretmeyi kesmektir. Alain Damasio’nun dediği gibi, “kendiliğinden hareket kabiliyeti”ne (“empuissantements”) kavuşmaktır. Bütün bunlar siyasete yeniden tat verir; çünkü onda, Spinoza’nın “bir harekete geçme gücü” diye tanımladığı sevinci buluruz.

Toplumsallık karşıtı kurumlarla yüz yüzüyken, bu özerklik nasıl su yüzüne çıkarılır?

Güç dengelerinde ağırlık koyabilmek için yeniden kolektiflik ve stratejik ittifaklar kurmaktan başka seçenek yok. Etkili olmayı ve çok çabuk eylemi hedeflememeye, öncelikle kolektifliklere özen göstermeye dikkat etmek gerek. Kolapsonotların [bu çöküş tahayyülüyle örgütlenen kimseler – Fr.Y.N.] birbirine kulak verilen çemberler oluşturdukları sık görülür. Bunun da elzem olduğunu ve olacağını düşünüyorum: Herkesin yüreğine ağırlık eden ne varsa boşaltmaya ihtiyacı olacaktır; çekincelerini, kuşkularını, savunmasızlıklarını, yaslarını, öfkelerini, fikirlerini anlatmaya… İyi niyetli ve samimi bir çerçevede, büyük hedefler üzerine duygularını paylaşmak, birbirine bağlanmayı, ortak çok şeyimiz olduğunun farkına varmayı sağlar… nefret etmeye alıştığımız bir komşuyla bile! (Gülüşmeler) Sonra da daha güçlü ve etkili olmayı sağlar. “Dosdoğru hedefe yönelmeden önce şöyle bir etrafına bakınmak gibi” diyor bir kız arkadaşım.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus