Koronavirüs ve sanayi uygarlığının akıbeti – Paul Arbair ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

20 yıldan uzun bir süredir başlıca Avrupa Birliği kurumlarına yönetim ve politika yapımı konusunda danışmanlık veren ve bu nedenle makalelerini mahlas ile kaleme alan Paul Arbair (@PaulArbair) ile koronavirüs krizinin olası siyasi, ekonomik ve toplumsal sonuçlarına dair e-mail üzerinden bir söyleşi yaptık. Arbair karamsar bir gelecek tablosu çiziyor, sanayi uygarlığının çöküşünün yakın olduğunu, ekonomik büyümenin sınırına geldiğimizi anlatıyor. Yani Arbair, koronavirüs kriziyle girdiğimiz bu son tünelin ucunda ışık görmüyor açıkçası ama, kendi ifadesiyle söylersek, “bu tünele gözlerimiz açık girmek, yanlış inançlarla ve yanıltıcı beklentilerle girmekten yeğdir” diye düşünüyor. Okuması görece uzun sürecek ama fikir çelici, hatta kışkırtıcı bulacağınızı umduğum bir söyleşi oldu:

Işın Eliçin: Size bu soruyu iletirken dünya genelinde doğrulanmış Kovid-19 vakalarının sayısı üç buçuk milyonu, ölümlerin sayısı da çeyrek milyonu bulmuştu. Bunların hepsi dört ay gibi kısa bir zaman diliminde olup bitti. Bu sayılar size ne düşündürüyor? Yaşadığımız dünya hakkında ne anlatıyor?

Paul Arbair: Öncelikle, bu sayıları değerlendirirken, üzerlerine yorum yaparken ihtiyatlı olmak gerek. Vakaların da ölümlerin de, hem sayımında hem de bildirimde ülkeler arasında uyumsuzluklar var. Bazı ülkelerin sayım ve bildirim açısından güvenilirliği tartışmalı. Doğru mu açıkladıkları sayılar bilemiyoruz. Bu nedenle, bu küresel salgının boyutları ve şiddeti hakkında –hele de küresel salgın devam ederken- kesin yargıya varmak ve bu yargıları paylaşmak için henüz çok erken.

Yine de elimizdeki bu kısmi, geçici ve takribi sayılara iki şekilde bakabiliriz. İlk olarak bu sayılar, koronavirüsün zorlu bir düşman olduğunu doğruluyor gibi. İnsanlığın yarısının sokağa çıkma yasağına tâbi olduğu ya da en azından hareket etmelerinin ve faaliyetlerinin kısıtlandığı düşünülürse, salgına bu kadar sert bir küresel yanıt verilmesine rağmen, hastalığın bu kadar hızlı yayılabiliyor olması, bu kadar çok can almayı başarabilmesi, kamu sağlığı için çok ciddi bir tehdit olduğunu gösteriyor. Yani yakın zamana kadar bazılarının iddia ettiği gibi “ağır bir grip”ten çok daha ciddi bir tehditten söz ediyoruz. Ama öte yandan, bu sayılar geçen yüzyılın küresel salgınlarındakilerle karşılaştırılınca daha düşük. Örneğin 1918-1919 arasında, o zamanki dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri, 500 milyon civarında kişi İspanyol gribine yakalandı ve içlerinden en az 50 milyon kişi de hayatını kaybetti. 1957-1958 arasındaki Asya gribi küresel salgını en az bir milyon kişiyi, hatta bazı tahminlere göre dört milyon kişiyi öldürdü. 1968-1969 Hong Kong gribi de dünya çapında bir milyon can almıştı. Dahası, son birkaç aydır pek çok kişinin tekrar tekrar dile getirdiği gibi, her yıl mevsimsel grip nedeniyle 250 bin ila 500 bin kişi ölüyor.

Buna mukabil, bu salgınların hiçbiri Kovid-19’un tetiklediği gibi bir krize ve küresel işleyişte kesintiye yol açmadı. Hatta çoğu süratle unutuldu. 20. yüzyılın en ölümcül olaylarından biri olan İspanyol gribi bile, yakın zamana kadar tarihçiler tarafından kapsamlı bir şekilde çalışılmamıştı. Mevsimsel gribe bağlı yıllık ölümlerin sayısı da genel olarak “normal” kabul ediliyor ve özel bir kaygı nedeni oluşturmuyor. Tarihsel olarak Kovid-19 krizi bugüne dek hiçbir pandemiye karşı alınmamış tedbirlerin alınmış olması, gösterilen tepkinin eşi görülmemiş olması bakımından dikkat çekici. Daha önce hiçbir kamu sağlığı krizi nedeniyle, şu birkaç aydır tanık olduğumuz gibi ekonominin şalteri indirilmemiş, insanlar evlerine hapsolmamış, temel hak ve özgürlükler kısıtlanmamıştı. Elbette SARS-CoV-2 yeni bir virüs, tehlikeli, çok bulaşıcı ve hâlâ hakkında pek az şey biliniyor; dolayısıyla ihtiyat prensibiyle hareket edilmesi kesinlikle anlaşılabilir. Ancak gösterdiğimiz tepki, yani bizden önceki kuşakların akıllarından dahi geçirmediklerini yapıp, pandemiyi kontrol edebilmenin en mantıklı yolu olarak neredeyse her şeyi kapatmayı düşünür hale gelmemiz, son 20-30 yılda risklerle, ölümle ve cefa ile baş etme becerimizde keskin bir gerilemeye işaret ediyor.

Bu değişime neyin yol açtığını, risk karşısındaki tutumumuzun neden bu kadar keskin değiştiğini söylemek zor. Refah düzeyinin artması, yaşam koşullarının iyileşmesi ve genel olarak ekonomik, sosyal ve teknolojik ilerleme, -belli bir süre evde kalmak, uzaktan çalışmak, çevrimiçi sosyalleşip eğlenebilmek ve izindeyken veya işten çıkarılma durumunda bile belli miktar para almak gibi- önceki kuşaklar için imkansız olanı yapabilmemizi sağladığı için olabilir. Ama bu durum, kısmen, internet çağında enformasyon -ve dezenformasyonun- çok hızlı yayılıyor oluşundan ve sosyal medyaya egemen olan çevrimiçi aktivizm ve öfke kültürünün politika-yapıcılar üzerindeki inanılmaz baskısından kaynaklanıyor da olabilir. İtalya mart başında ülke çapında sokağa çıkma yasağı uyguladığında, diğer Avrupa ülkelerindeki liderlere yönelik (sosyal) medya baskısı, başka bir yolu seçmelerini neredeyse imkansız hale getirdi (Elbette hiçbiri kitlelerin ölüm emrini veren bir katil gibi teşhir ve rezil edilmek istemedi). Neredeyse bütün Avrupa’da sokağa çıkma yasakları uygulanmaya başlandıktan sonra da, dünyanın geri kalanının aynı şeyi yapmaktan başka çaresi kalmamıştı.

Kamu sağlığı uzmanlarının yıllardır yaptıkları uyarılara rağmen, ülkelerin çoğunun pandemi riskine karşı hiç hazırlıklı olmadıklarını böyle dramatik bir şekilde anladığımızda, bu eşi benzeri görülmemiş önlemlerin gerekli olduğunu savunmamız anlaşılabilir. Aynı şekilde, bu önlemlerin “salgın eğrisini düzleştirdiği”, bu önlemler alınmasaydı salgının kontrolden çıkmış olacağı da savunulabilir. Gerçekten de sözkonusu eğri ABD ve Rusya hariç pek çok ülkede düzleşmeye başlamış görünüyor. Yine de bu düzleşme sokağa çıkma yasaklarının tek seçenek olduğu anlamına gelmiyor.  İsveç gibi, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda ülke sokağa çıkma yasağı uygulamasından ya da geniş kapsamlı kısıtlamalara gitmekten kaçındı ve aksi uyarılara rağmen şu ana dek hastalığın altında ezilmiş gibi de durmuyorlar. Doğru, İsveç’te komşularındakinden daha fazla pozitif vaka ve daha fazla ölüm kayıtlara geçti. Ama orada da diğerlerindeki gibi eğri düzleşti. Belki İsveçliler pandemi riskine diğer ülkelerden çok daha hazırlıklıydılar ya da onlar için ‘sosyal mesafe’yi korumak başka insanlara göre daha doğal bir davranış. Her halükârda İsveç örneği ayrım gözetmeksizin, genel uygulanan sokağa çıkma yasaklarının hastalığın yayılmasını önlemenin tek çaresi olmayabileceğine, hatta en iyi çaresi bile olmayabileceğine işaret ediyor.  

Sokağa çıkma yasakları sürdürülebilir önlemler değil. Alınan eşi görülmedik derecede kısıtlayıcı önlemlerin ekonomik, sosyal, politik, jeopolitik, kültürel ve hatta sağlıkla ilgili sonuçları, onları uzun süre uygulamayı imkansız kılıyor. Salgının eğrisi düzleşmiş olabilir ama küresel ekonomininki de öyle. Nihayetinde alınan önlemler, toplumlarımız ve dünya için hafifletmeye, azaltmaya çalıştığımızdan daha büyük riskler üretiyor olabilir. Muhtemelen önümüzdeki birkaç ay içinde bunu daha iyi anlayacağız.

Dahası, sokağa çıkma yasakları yağ yangınında, yanan yağın üstünü örtmek gibi. Yangının yayılmasını önleyebilir ama ısı kaynağını kesmedikçe yangını söndürmüş olmazsınız ve kapağını açtığınızda patlama yaşanabilir. Sokağa çıkma yasaklarını sona erdirmek de, yeni salgın dalgalarına yol açabilir. Kısıtlamaları aşamalı olarak kaldırmaya başlayan ülkelerin deneyimleri henüz net bir tablo koymuyor ortaya. Önlemleri erkenden alıp kararlılıkla uygulayan Danimarka ve Avusturya’da kısıtlamaların kaldırılması şu ana dek soruna yol açmadı ama Almanya ve Güney Kore’de yeni enfeksiyon kümeleri baş gösteriyor. Çoğu ülke için bu süreç inişli çıkışlı olacak ve gidişata göre anlık ve zorlu kararların alınması gerekecek gibi görünüyor.

Küresel vaka ve ölüm sayıları ile ilgili değinmek istediğim son bir husus da, salgının şu ana kadarki seyrinin küresel açıdan ne denli eşitsiz olduğu ile ilgili. Hastalığın neden Avrupa ve Amerika’da Çin’dekinden daha fazla yayıldığı henüz tam anlaşılamadı. Belki de Vuhan’da ilk ortaya çıkan virüs, bazı çalışmaların da işaret ettiği gibi, çok sayıda mutasyona uğrayıp daha tehlikeli bir hale geldi. Salgın dünyanın en zengin iki bölgesini, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’yı kırıp geçirirken, sağlık sistemlerinin kapasitesi ve hijyen koşulları bakımından daha kırılgan olan gelişmekte olan ülkelerde ise hastalığın etkisi görece sınırlı kaldı. Afrika ve Hint yarımadasında korkulan kadar büyük bir felaket –en azından şimdilik- yaşanmamış görünüyor. Bu durum elbette geçici olabilir. Ya da vaka ve ölümlerin sayımında ve bildiriminde bu coğrafyalarda bazı sorunlar olduğu anlaşılabilir. Yine de gelir düzeyi yüksek ülkelerde salgın şu ana kadar sanki daha şiddetli seyrediyor. Ülkelerin kendi içlerinde bile bölgesel farklılıklar var; örneğin İtalya’da zengin kuzey salgını yoksul güneyden çok daha ağır yaşadı.

Bütün bunlar ise bu virüs hakkında, virüsün doğası ve bulaş mekanizması hakkında henüz çok şey bilemediğimizin ispatı. Hastalığın klinik sonuçları ve uzun vadeli etkileri konusunda da bilinmeyenler bilinenlerden daha fazla. Bu kadar bilinmeyen varken de, bir aşının geliştirilmesi pek çok kişinin umduğundan daha uzun süre alabilir. Bazı bilim insanları etkin bir aşının geliştirilebileceğinden bile kuşkulu – şu ana kadar diğer koronavirüs türleri için onaylanmış aşı zaten bulunmuyor. Dahası, diğer koronavirüs türlerine ilişkin kanıtlanmış olgular, hastalığa yakalanan kişilerin kalıcı olarak bağışıklanamayabileceğine işaret ediyor. Sonuç olarak, bu aşamada pandemiyi sonlandırmanın tek etkin yöntemi kitle bağışıklığına ulaşmak gibi görünüyor. Fakat bu kitle bağışıklığına ne zaman ulaşılabilir, hatta acaba ulaşılabilir bir hedef mi gerçekten, bu hastalık özelinde böyle bir şey mümkün mü, bu da bilinmiyor.  Dolayısıyla çok ama çok uzun bir süre, hatta belki de daima, Kovid-19 tehdidi ile yaşamayı öğrenmek zorunda olabiliriz. Bir başka deyişle, Kovid-19 öncesi dünyaya –en azından mesafesiz sosyal etkileşimler bağlamında- bir daha hiç dönme şansımız olmayabilir. Biz yine de böyle bir yazgıdan kaçabileceğimizi ümit edelim.

Işın Eliçin: Avrupa Birliği (AB) krizin başında çok yavaş davrandığı ve ardından mali destek konusunda eşgüdüm sağlayamadığı için eleştirildi. Sizce bu eleştiriler adil miydi?  

Paul Arbair: Evet. Kriz AB içindeki mevcut çatlakları pek çok açıdan görünür kıldı. AB üyesi ülkeler, başlangıçta, sanki bu krizin yönetiminde Avrupa çapında bir uyum ve işbirliği gerekmiyormuş gibi davrandılar; tepkileri büyük ölçüde eşgüdümden yoksundu. Sonra da, somut, koşulsuz ve kamusal bir dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulduğu sırada, AB İtalya’nın yardımına koşmadı. Hatta bazı ülkeler koruyucu ekipman ihracatını, tam da o ekipmana İtalyan hastanelerinde en çok ihtiyaç duyulduğu zaman yasakladılar ya da sınırlama getirdiler. Bu kararlar sonradan geri alındı ve AB üyesi ülkelerin çoğu İtalya ve diğer ihtiyaç duyan ülkelere yardım yapmaya başladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB adına bu başlangıç tutumu yüzünden “gönülden özür” de diledi ama, imaj ve algı açısından çoktan olan olmuştu. Çin ise, İtalya ve salgının vurduğu diğer Avrupa ülkelerine yaptığı yardımların reklamı konusunda çok başarılıydı. Sonuçta AB’nin kurucu ülkelerinden biri olan İtalya’da AB karşıtlığı yükselişe geçti.

Bir de mali dayanışma meselesi var. Bu konuda da üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları, epey zarar verici bir şekilde görünür hale geldi. Nihayet nisan ayında krize ortak yanıt verilmesi konusunda uzlaşma sağlandı ama üye ülkelerin çeşitli unsurları nasıl hayata geçirecekleri hâlâ belli değil ve öyle görünüyor ki, her ülke uzlaşılan şey konusunda aynı görüşe de sahip değil. Güney ülkeleri daha güçlü bir mali dayanışmadan yana, Kuzey ülkeleri ise başkalarının borç yükünü taşımak istemiyor. Nihayetinde uzlaşılacak nokta kimseyi tatmin etmeyecektir ve dolayısıyla ya kuzeyde ya güneyde, muhtemelen de her iki tarafta da popülistlerin ve Avrupa karşıtlarının ekmeğine yağ sürülecektir.

AB canlandırma paketinin yürülüğe girmesine en iyimser tahminle daha aylar var. Bu arada birliği bir arada tutma ve ekonomik ve mali bir erimeden kaçınma işi ise, büyük ölçüde, varlık alımı programını önemli ölçüde hızlandıran Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) sırtında. Ancak Almanya Anayasa Mahkemesi’nin ECB’nin alımları ile ilgili geçtiğimiz günlerde aldığı karar, hem bütün programı hem de muhtemeldir Eurozone’un istikrarını riske atıyor. Ortaya çıkan belirsizlik, eğer sürecek olursa, bir aşamada Avrupa tahvil piyasasında oynaklık tetikleyebilir. Hatta İtalya’yı borç krizine sürükleyerek AB için bir başka euro krizine de yol açabilir.

Sonuç olarak, bu salgın AB’nin fırtınalı günler için donanımdan yoksun bir “iyi gün dostu” siyasi yapı olduğunu bir kez daha gösterdi. Dönüşmeyi umduğu gibi siyasi bir birlik olamadı AB; üye ülkelerin ihtilaf ve çatışmalarını karşılıklı fayda sağlayarak, barışçı şekilde çözmelerini mümkün kılan siyasi bir sistem olmaktan ileriye gidemedi. Erdemi çok da olsa –ki AB için bu böyle- hiçbir siyasi sistem her biri egemen paydaşlarının farklı çıkarlarını ilelebet uzlaştırmayı başaramaz. “Herkes için işleyen”, tüm paydaşların uzlaştığı mekanizmalar bir yere kadar bulunabilir. AB’nin her kriziyle böyle bir mekanizmanın artık bulunamayacağı noktaya da giderek yaklaşıyoruz. Brexit, AB anlaşmalarının kaderinin -imzalayarak ya da çekilerek- egemen üye ülkeler tarafından belirlendiğini, herkese hatırlatmış oldu. Almanya Anayasa Mahkemesi’nin kararı da, AB’nin hukuki ve siyasi düzenine bir başka darbe daha indirmiş oldu. Bu anlamda, bazı Doğu Avrupa ülkelerinin AB’nin durduramadığı bir şekilde liberal değerlerden uzaklaşmaya başlaması da cabası.

Dolayısıyla mevcut durum AB için “varoluşsal” bir krize dönüşme potansiyaline sahip. Birliğin bu krizden nasıl ve ne halde çıkacağı belli değil. 

Işın Eliçin: Son makalenizde bu sağlık krizinin “aşırı ağır” ekonomik ve mali sonuçlara gebe olduğunu belirtmiş ve “SARS-CoV-2 ‘Herşey Balonu’nu patlatan iğne oldu” diye yazmışsınız. Açar mısınız?

Paul Arbair: 2010’ların ikinci yarısındaki baskın anlatı küresel ekonominin nihayet ‘Büyük Finans Krizi’nden ve onu izleyen yavaş büyümeden çıkmaya başladığı şeklindeydi. Ama bu sadece lafta böyleydi, gerçek farklıydı. 2008-2009 finans krizinin ve izleyen ‘Büyük Resesyon’un üstesinden hiç gelinemedi, sorunlar çözülmedi; geçici çözümlerle idare edildi. Dünyanın belli başlı merkez bankaları tarafından yürütülen, olağanüstü boyutlara varan parasal genişleme bu geçici çözümü sağladı. Merkez bankaları bunu hem faizleri bastırarak hem de ‘Miktarsal Genişleme’ olarak bilinen, finansal sisteme muazzam oranlarda likidite verilmesi anlamına gelen yöntemle yaptılar. Bu eşi görülmedik parasal maceraperestlik ise, finansal krizin ortaya çıkardığı altta yatan sorunların hiçbirine çözüm üretmedi. Onun yerine, borçla beslenen küresel ekonomik sistemin payandalandığı çeşitli varlık sınıflarını yeniden şişirdi. Böyle yaparak da, -2008’de ramak kalmıştı- çöküşü erteledi, sistemin ayakta kalmasını sağladı. Borçla beslenen bu sistem, krizden önce ne yapmakta idiyse hızla aynısını yapmaya, yani ekonomiyi borç biriktirerek büyütmeye başladı.

Küresel borçlar ekonomiden daha hızlı büyümeye devam etti. Sonuç olarak hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerin borç oranları arttı. Bu arada küresel finans sistemine muazzam boyutlarda para enjeksiyonları da aralıksız devam etti – bu arada finans piyasalarında tehlikeli boyutlarda stress ve oynaklık yarattığı için, para politikalarını ürkekçe de olsa “normalleştirme”ye dönük girişimler de derhal terk edildi. Bu kesintisiz parasal genişleme, kimilerinin “Herşey Balonu” diye adlandırdığı ve küresel ekonominin finansal belkemiği haline gelen bir dizi çoklu, iri ve bileşik varlık balonunun şişmesine yol açtı. Bu “Herşey Balonu” nun şişmesi son yıllardaki ekonomik büyümenin başlıca iki motorundan biridir. Diğer motor da, Çin’in insanlık tarihinin en hızlı borç akümülatörüne dönüşmesidir. Çin’in bu dönüşümü aşırı-yatırım dalgasını ve delilik düzeyinde bir aşırı-kapasite birikimini tetiklemiştir.

Geçen on yılda, küresel ekonomik ve finans sisteminin kendisinin asıl balon haline geldiği de söylenebilir. Ama diğer tüm balonlar gibi, ‘balonların balonu’ da eninde sonunda patlamaya yazgılıdır. Kovid-19 pandemisi öncesinde de zaten o noktaya çok yaklaşmıştık. Avrupa Merkez Bankası varlık alımlarına 2019 Eylül’ünde yeniden başlamak zorunda kaldı. Aynı dönemde bankalararası re-finansman piyasasındaki anormal durum ve finans sistemindeki beklenmedik likidite sıkıntısı nedeniyle, ABD Merkez Bankası da muazzam likidite enjeksiyonlarına başlayacaktı. Küresel finans ve ekonomi sistemi geçen yılın ikinci yarısında zaten çatırdamaya başlamış, “Herşey Balonu” da patlamaya çok yaklaşmıştı.

Bu koşullarda, Kovid-19 küresel salgınından kaynaklanan küresel arz ve talep şokları patlamaya hazır hale gelmiş bu balon için iğne görevi görecek gibi. Elbette dünyanın belli başlı merkez bankaları, onca yıldır dizip devrilmesin diye uğraştıkları iskambil kağıtlarının bir nefeslik canı olduğunun farkına vardılar ve finans krizi ertesinde yapılanları devede kulak durumuna indirgeyen muazzam bir parasal canlandırma işine “hep birlikte” girmeye karar verdiler. Sadece son iki ay içinde küresel finans sistemine enjekte edilen paranın miktarı akıllara durgunluk veriyor. Merkez bankaları, alabilecekleri hemen herşeyi satın alarak bilançolarını görülmedik hızla büyütüyorlar. Devlet borcunun doğrudan monetizasyonu artık tabu olmaktan çıktı. Yakında İngiltere’de de bunun olmasını bekleyebiliriz. 

Bu yeni ve muazzam parasal teşvik programının kepenk indirmekte olan küresel ekonomiyi canlandırmaya faydası yok. Fakat finansal yatırımcılara, merkez bankalarının finansal çöküşü önlemek için her şeyi yapmaya hazır olduğuna dair güven verdi. Wall Street’in geçen nisanda, bir ay önceki gelmiş geçmiş en büyük piyasa düzeltmesinin hemen ertesinde, üstelik Amerikan ekonomisi çöküşe, işsizlik ise görülmemiş bir tırmanışa geçmişken, son yılların en iyi dönemini geçirmesinin nedeni bu.

Bu merkez bankası müdahaleleri sayesinde, finans piyasaları ile reel ekonomi arasındaki kopuş ise tamamına erdi. Ama finans piyasaları bu gerçekle yüzleşmeyi “askıya almış” durumda. Önümüzdeki haftalar ve aylarda, ekonomik yıkımın boyutları daha net ortaya çıktığında, çok ağır bir hesap kesilecek. “Herşey Balonu” çoktan patladı. Merkez bankalarının yaptığı yama balonun sönmesini daha fazla geciktiremez.

Işın Eliçin: Yine aynı makalede “ekonomik büyümenin sınırlarına nihayet gelindi. Koronavirüs bunun açığa çıkmasını sağladı” yazmıştınız. Açıklar mısınız ne kastettiğinizi?

Paul Arbair: Ekonomik ‘büyümenin sınırları’ herkesçe bilinen ama iyi anlaşılamamış bir tezdir. 1972’de yayımlanmasından sonra genellikle yanlış anlatılıp, yanlış yorumlandı. Temel olarak yeryüzündeki sistemin ekonomi ve nüfus bakımından sürekli bir büyümeyi desteklemediği, dolayısıyla er ya da geç bu büyümenin sınırlarına gelineceğini anlatır. Tezin üzerine inşa edildiği sistem dinamikleri modeli, büyüme koşullarını ve birbirleriyle etkileşimlerini belirlemek üzere çeşitli faktörleri inceler ve 2100 yılına kadar gezegendeki alternatif büyüme modellerini farklı varsayımlara dayalı farklı senaryolarla ele alır. Senaryoların hepsinde de bilgisayar modeli başlıca göstergelerdeki büyümenin 2015 ile 2050 arasında duracağını ve düşüşe geçeceğini öngörür. Nüfus ve üretimin 70’li yıllarda öngörülebildiği kadarıyla “aynı tas aynı hamam” devam ettiği senaryoda, model, ekonomik büyümenin 21. yüzyılın başında yavaşlayacağını ve düşüşe geçmeden önce, 2015-2020 arasında bir yerde bir ‘büküm noktası’na ya da dönüm noktasına ulaşılacağını gösterir. O günden bu güne dünyanın gidişatının ana hatlarıyla bu “aynı tas aynı hamam” senaryosuyla uyumlu olduğuna işaret eden çok sayıda çalışma yayımlandı. Eminim pek çok kişi de, son 10 yılda küresel sistemin geçirdiği evrimin, dünyanın böyle bir büküm/dönüm noktasına geldiği ya da çok yaklaşmakta olduğu öngörüsüyle uyumlu olduğunda hemfikirdir.  

Kovid-19 salgını kendi başına “Büyümenin Sınırları” tezinin doğruluğunu kanıtlamıyor. Salgının uzun vadede küresel büyümeye spesifik olarak nasıl etki edeceğini şimdiden kestirmek de zor. Ama Kovid-19’un düşüşe geçme öncesinde olan bir dünyanın ekonomik durumunu, gözardı edemeyeceğimiz bir şekilde ortaya çıkardığı aşikâr.

Doğrusu dünya epeydir büyümenin sınırlarını zorlamaktaydı ve daha da zorlamak için ihtiyaç duyduğu enstrüman ve kapasitelerde yetersizlik çekiyordu. Küresel ekonomik büyümenin doğası, gerçekten de 1970’lerden itibaren değişmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında petrol çağıyla başlayan “organik” büyüme dönemi sona erdikten sonra ise, dünya artık büyümeyi sürdürmek için başka yöntemlerden yararlanıyor: Payandalardan biri, liberalleşme, küreselleşme ve “teknolojikleşme” aracılığıyla gelen verimlilik artışı. Bir diğeri, 2008 krizinin müsebbibi borçla beslenen finansallaşmada aşırılığa kaçılması. Üçüncü olarak da muazzam bir parasal genişlemeye yüklenildi. Ama dünya ekonomisini önce bir “balon makinesi”ne çeviren, sonra da bizzat kendisini koca bir balona dönüştüren bu tip ‘numaralar’ın, şapkadan çıkarılacak tavşanların sonuna gelindi. Pandemiye bağlı ekonomik şoklar başlayıca, büyümenin limitlerini daha da zorlamak için atılacak başka mermi kalmadığı görülüyor. Tek yapılabilecekleri, ki yapacaklar da, parasal maceraperestliği yeni ve daha muazzam boyutlara taşımak olabilir.

“Büyümenin Sınırları” tezinde asıl ilginç olan -enformasyon teknolojisi ve verilere erişim açısından döneminin yetersizliklerine rağmen- öngörülerini büyük bir kesinlik ve güvenilirlikle tutturmuş olmalarından ziyade, buradaki yaklaşımın ekonomik büyümeyi dinamik bir sistem olarak kavramsallaştırması ve bu sistemin dinamik bir şekilde nasıl evrildiğini modellemiş olması. Bu sayede “Büyümenin Sınırları”, insan ekosisteminin, yapabilirse ve yapabildiği için, kaynakları giderek artan bir hızla silip süpüreceğini ve çevreyi giderek daha fazla kirleteceğini; tam da bu nedenle -doğal çevrenin kapasitesi sınırlı olduğu için- kaçınılmaz olarak sınırlarının sonuna geleceğini göstermiştir. Bir başka deyişle “Büyümenin Sınırları” insan ekosisteminin yükselişinin ve düşüşünün altında yatan süreçlerin aynı olduğunu göstermiştir.

Amerikalı antropolog ve tarihçi Joseph Tainter’ın toplumların sorunlarını çözmek için inşa ettikleri karmaşık sosyo-politik sistemleri inceleyerek, tarihteki uygarlıkların yükseliş ve düşüş süreçlerini açıklamak için geliştirdiği modelde de, toplumların yükseliş ve düşüşlerinin altında aynı süreçlerin yattığı görülür.

Bir toplumu ya da uygarlığı başarılı kılan bu süreçler, aynı zamanda kaçınılmaz olarak başarısızlığı da beraberinde getirir: Sistem karmaşıklaştıkça getirisi azalır ve nihayetinde üretmiş olduğu karmaşıklık düzeyini sürdüremeyecek hale gelir. Büyüme ve karmaşıklık ile ilgili bu iki perspektif birbiriyle ilişkili ve her ikisinde de bir dönüm noktasına, büküm noktasına gelmiş olduğumuzu savunabileceğimiz veriler mevcut.

Yükselme ve çöküş dinamiklerinin altında aynı süreçlerin yatıyor olması, toplumların başlarına geleni anlayamamalarını da açıklar. Böyle durumlarda doğal tepki, daha önce işe yaramış olan, başarılı olmuş reçeteyi, niceliği artırarak yine uygulamaktır. Ama tam da bu nedenle aynı reçete bu kez başarısızlığı hızlandırmış olur. Kanımca bizlerin, ‘sanayi uygarlığı’nın geldiği yer burası. Ne olduğunu anlayamıyoruz ve muhtemelen bu noktadan sonra sorunlarımızı çözmek için başvuracağımız yöntemler, yapacağımız tercihler, kaçınılmaz çöküşü hızlandıracak. 

Işın Eliçin: Dört yıl önce Medyascope’ta da çevrisini yayımladığımız popülizmin yükselişine dair bir yazınızda, yine bu sona, ‘Batı Uygarlığı’nın sonuna yaklaşmakta olduğumuz uyarısı yapıyordunuz.

Paul Arbair: Aslında kastettiğim ‘Batı Uygarlığı’ndan ziyade onunla ilişkili ama eşanlamlı olmayan “sanayi” uygarlığı idi. Gerçi bu arada Batı uygarlığı da çöküş yolunda olabilir. Evet, sanayi uygarlığının, yukarıda bahsettiğim büyüme ve karmaşıklık açısından nihayetine yaklaşmakta olduğuna işaret ediyordum. Popülizmin yükselişi, o zaman da şu anda da dünyanın bir dönüm noktasına geldiği teziyle uyumlu. Böyle bir noktaya gelen bir dünyada, gerçekten de ekonomik büyüme yavaşlar, büyük çoğunluk için yaşam standartlarında gerileme başlar, gelir ve varlık konsantrasyonu ile eşitsizlik artar, finansal istikrarsızlık ve oynaklık çoğalır, sosyal ve politik gerilimler ve kutuplaşma tırmanır ve keza, siyasi/jeopolitik parçalanma riski büyür. Bugün bunların hepsine tanık oluyoruz. Üstelik Kovid-19’dan önce başlamıştık tanık olmaya.

Son birkaç yıl içinde tanık olduğumuz popülizmin yükselişi olgusu, sanayileşmiş toplumların sosyo-politik karmaşıklık düzeylerini tutturmakta zorlandıklarının bir başka göstergesi. Daha yerel ekonomiler, yönetişimin yeniden ulusallaşması, daha homojen toplumlar gibi taleplerle daha az karmaşık çözümlerin olduğu düzeye geri dönülmesini isteyen güçlü aktörle var ve bu aktörlerin sesleri önümüzdeki aylarda daha gür çıkabilir.  

 Işın Eliçin: Yine son makalenizde salgının “Doğa Ana’nın geri tepmeye başlamış olabileceği”nin göstergesi olduğuna dair bir ifadeniz var. Bilim insanları ve son dönemde özellikle gençler de epeydir iklim değişikliği ve çevresel tehditleri ciddiye almak gerektiği konusunda uyarı yapıyorlar. Bu salgından sonra insanlar hükümetlerini bu tehdidi ciddiye almaya zorlayabilecekler mi, bu konuda iyimser misiniz?

Paul Arbair: İyimser olmayı çok isterdim ama korkarım olamam, değilim. Birçok kişinin Kovid-19 sonrası dünya için büyük umutlar beslediğinin, bu salgının daha adil toplumlar ve daha sürdürülebilir bir ekonomi inşa etmek için fırsat sunduğuna inandıklarının farkındayım. Modeli değiştirmek ve örneğin “yeni yeşil anlaşma”yı hayata geçirmek için fırsat olduğunu düşünenler var. Ama ben bunların gerçek olabileceğini, hatta bu umutların çok uzun süre daha beslenebileceğini dahi sanmıyorum. Salgın devam ediyor. Önümüzdeki haftalarda ise işin sağlıkla ilgili boyutundan ziyade ekonomik sonuçları daha fazla konuşulmaya başlanacak ve muhtemelen sosyal patlamalara tanık olacağız. Alınan sıkı önlemler, sokağa çıkma yasakları kaldırıldığında ekonominin de aşağı yukarı eskisi gibi dönmeye başlayacağını sanmak yanıltıcı olur. Uygulanan kısıtlamaların boyutu ve süresi şimdiden ağır sonuçlar verdi; çok sayıda insan yoksulluğa düştü, çok sayıda işyeri iflas etti edecek, tedarik zincirlerinin birçoğu zarar gördü, yatırımlar batıyor ve uzun süreli faaliyetsizlik nedeniyle üretim kapasitesileri yitiriliyor. Birçok sektör, fiziksel mesafe kuralları uygulanamayacağı için bir süre daha faaliyetlerine geri dönemeyecek. Diğerleri açılacak belki ama, yeni kurallara uymaları gerekecek ve maliyet artışları ile kazançları arasındaki denge bozulacak. Bireysel ve kurumsal iflas dalgasının başlaması kaçınılmaz. Hükümetler ve merkez bankaları kurtarılması gereken çok fazla kişi ve kuruluş olacağından, herkesi kurtarmayı başaramayacak.

Yaşadığımız sağlık krizi tam olarak “çözülemeyeceğinden”, muhtemelen tüm kısıtlamalar da tam olarak kaldırılamayacak. Dolayısıyla ekonomik düşüş muhtemelen çok uzun sürecek, çok derin olacak ve çok ağır hasar verecek. İşsizlik ve yoksuzlukta patlama olası. Batılı orta sınıfların gerilemesi hız kazanacak. Politika-yapıcılar ise hasarı kontrol etmeye çalışmaktan daha iyi bir dünya inşa etmeyi ne düşünebilecek ne de yapabilecek kanımca. Jeopolitik gerilimlerin artması ve çatışmalara dönüşmesi de olası. Daha iyi, daha adil bir gelecek, daha sürdürülebilir bir dünya inşa edilebileceğine inanları, bunun için sadece “siyasi irade” gerektiğini düşünenleri, korkarım çok sert bir uyanış bekliyor. 

Mart ayında yazdığım makaledeki ‘Doğa Ana’nın geri tepmesi’ne dair ifademle ilgili olaraksa şunları söylemek isterim. Bu virüsün insan yapımı olabileceğine dair, yani genetik olarak bir laboratuvarda üretilip, kaza ile ya da bilinçli olarak serbest bırakıldığına dair iddialar var. Elbette virüsün kökeni önemli, çünkü insan yapımı ise uluslararası ilişkiler açısından çok büyük, çok önemli sonuçları olur. Fakat kişisel olarak bu bana pek makul bir olasılık gibi gelmiyor. Ama öyle olsa bile, bu salgının doğayla ilişkimiz açısından belli başlı sorunları açığa çıkardığı gerçeğini değiştirmez. Zoonotik kökenli yani hayvanlardan insanlara geçen bir virüs ise, diğer canlı türleri ile ilişkilerimiz de tehlikede demektir. Gezegendeki diğer canlılara alan bırakmayacak şekilde çoğalıyor yayılıyoruz. Zoonotik hastalıkların kaynağı da zaten işte böyle, doğada yaptığımız bu değişiklikler. Biyoçeşitliliği yok ediyor oluşumuz. Gelecekte bu tür hastalıklar artacak. Yok eğer virüs laboratuvar üretimi ise, o zaman da doğal dünyaya müdahale konusundaki bu baskılanamayan ihtiyacımızı sorgulamak gerek. Modern bilim ölümcül patojenlerin genetik kodları ile oynamak dahil, “büyücünün çırağı” gibi doğayla oyun oynamamıza olanak tanıyor; yani şimdi değilse bile gelecekte bu oyunda kaza ile ölümcül bir patojeni üretip doğaya salmak mümkün.

‘İlerleme’ adını verdiğimiz olgunun iki göstergesi, dünya üzerindeki egemenliğimizi sürekli genişleterek diğer türleri yok oluşa sürükleme eğilimimiz ve gezegenin yaşam ağını bilim ve teknoloji ile manipüle etme konusundaki bastırılamaz ihtiyacımız. Temel olarak insan ilerlemesi, sanayileşmiş uygarlığımızda algıladığımız biçimiyle, tek bir amaca hizmet eder: insanın özgürleşmesi ve doğanın bize dayattığı fiziksel ve biyolojik kısıtlamalardan, zincirlerinden kurtulması. Ama burada da bizi başarıya götüren süreçlerin yine bizim sonumuzu da hazırladığını görüyoruz. Dünyayı, gezegeni diğer canlılar için yaşanılmaz kılıp sadece kendi türümüzle doldurmaya devam ettiğimizde, nihayet kendi varoluşumuzu tehdit eder hale geliyoruz. Yani her şekilde, doğanın geri tepeceği noktaya çok yaklaşmış durumdayız.

Işın Eliçin: Son olarak, Joseph Tainter’ın ifadesiyle uygarlıklar karmaşıklık düzeylerini sürdüremediklerinde çökerler. Ya da tarihsel olarak uygarlıklar ‘gelirler ve giderler’. Gitme noktasına geldik mi? Kötümser misiniz? Tünelin ucunda ışık görebiliyor musunuz?

Paul Arbair: Gitme noktasına yaklaştığımıza –hatta vardığımıza- dair birden fazla işaret var. Anlatmaya çalıştığım üzere, ben bir dönüm, bir büküm noktasına geldiğimizi düşünüyorum. Toplum ve uygarlık olarak bizi başarılı yapan süreçlerin, başarısız olmaya başladığı, aynı yöntemlerin artık sistemik hata ürettiği bir noktaya geldik. Yine belirttiğim gibi, sistemin dinamikleriyle değil, münferit parçalarla uğraştığımız için bunu göremiyoruz. Sorunlara çözüm için eskiden başarı getirmiş yöntemleri, ikiye katlayarak, nicelik olarak çoğaltarak uygulayacağımızı öngördüğüm için ve bunu yaparak sonu hızlandıracağımızı düşündüğüm için, iyimser değilim. Kovid-19’un yol açtığı ekonomik çöküşe çare, anlattığım yöntemlerle büyümeyi katlamak olmayacak. Umarım yanılırım.

Uygarlığımız için dönüm noktasına gelmişken, yapmamız gereken tam aksi. Bilinçli olarak, gönüllü olarak, kararlılıkla ve metodik bir şekilde, ekonomik ayak izimizi, yaşamak ve varolmak için muhtaç olduğumuz yeryüzü sistemi tarafından sürdürülebilecek bir düzeye doğru “küçültmeliyiz”. Bilinçli olarak, gönüllü olarak, kararlılıkla ve metodik bir şekilde, sosyal, politik ve teknik sistemlerimizi, beklentilerin çok daha düşük tutulacağı yeni bir çağa uygun olarak “basitleştimeliyiz”.

Bu olur mu? Sanmıyorum. Elbette bazı bireyler ya da gruplar bir tür “gönüllü basitleşme”yi seçebilirler ve ekonomik ayak izlerini küçültebilirler ama bu muhtemelen marjinal bir olgu olarak kalacaktır. Küçülme ve basitleşmenin demokratik rejimlerde yapılabilecek ve sürüdürülebilecek bir tercih olduğunu da sanmıyorum. Çünkü, öncelikle Batı’da anlaşıldığı biçimiyle bunun gerekleri bireysel özgürlük kavramıyla bağdaşmaz. İkinci olarak, nüfusun çoğunluğu için zarar verici sonuçları olduğunda sosyal gerilimler ve kavgalar artacaktır. O zaman da bu tercihlerden geri dönmek gerekir. Bu arada önümüzdeki aylarda Kovid-19’un tetiklediği ekonomik depresyon, Batılılar’ın çoğunun daha azıyla yaşama ihtimaline hiç de sıcak bakmayacağını daha net bir şekilde gösterecek. Üçüncü olarak da, uluslararası ilişkilerin başlıca prensibi rekabet olmaya devam ettiği için, herhangi bir toplumun “küçülmeyi” seçmesi halinde, bundan yararlanmak isteyecek ve mutlaka ekonomik ayak izi merdiveninden tırmanmaya çalışacak başka toplumlar olacaktır. 

Benzer şekilde, herhangi bir gelişmiş toplumun gönüllü olarak sorun çözümünde karmaşıklık düzeyini azaltmayı tercih edeceğini sanmıyorum. Zira zaten karmaşıklaşmadaki ustalıkları onları bu noktaya getirdi. Üstelik kanımca, sorunları giderek daha karmaşık sistemlerle çözme yetisi, insan türünün evrensel olarak ve süresiz ehilleştirilebilecek bir yönelimi değil. 

Dolayısıyla, tünelin ucunda ışık gördüğümü söylemeyi çok istesem de bunu yapamıyorum. Şimdi tam da tünele giriyoruz… Bu her şey birdenbire darmadağın olacak demek değil ama sanayi uygarlığı tarihinin yeni bir evresine, düşüş evresine giriyoruz. Siz de “uygarlıklar gelirler ve giderler” dediğinize göre, bu durum sizi de şaşırtmıyor olmalı. Gerçekten de bütün uygarlıkların doğum, gelişme, duraklama ve düşüşten oluşma bir döngüsü var. İnsanlık tarihinin kendisi böyle zaten. Mevcut sanayi uygarlığımızın sürdürülebilir olmadığı giderek netleşiyor ve sürüdürülebilir olmayanın sürdürülemeyeceği de aşikâr. Karmaşık bir insan uygarlığı, hiçbiri, ilelebet sürmez. Karmaşık bir insan uygarlığı, kendi sonunu getirecek olanın tohumlarını da içinde barındırır. Bir başka deyişle, karmaşık bir insan uygarlığı, doğası gereği kalıcı olamaz.

Gelmiş geçmiş en karmaşık, en başarılı ama en sürdürülemez uygarlığın düşüş döneminde yaşıyor olmamız büyük talihsizlik. Yine de bu tünele gözlerimiz açık girmek, yanlış inançlarla ve yanıltıcı beklentilerle girmekten yeğdir. En azından ben öyle olmasını ümit ediyorum. Elbette yanılıyor olmayı da öyle…

Söyleşinin İngilizce orijinalini Paul Arbair’in blogundan okuyabilirsiniz: https://paularbair.wordpress.com/

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus