Slavoj Žižek: “En zoru şimdi başlıyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Neo-liberal dünya düzeninin yerine ne konabilir? “Salgın varoluşsal bir tartışma açtı,” diyor tahlilinde Slavoj Žižek. Felsefede dünya starı olan Slovenyalı düşünür, Fransa’da 1 Temmuz’da “Virüs Fırtınası İçinde” (Dans la tempête virale, Actes Sud, Temmuz 2020) kitabını çıkardı. Le Nouvel Observateur’e verdiği söyleşinin tam metnini Haldun Bayrı çevirdi.

Slavoj Žižek

L’OBS: Her kişinin gerçek bir distopyaya dalış gibi yaşadığı evlere kapanmadan ziyade, siz evlerden çıkılmasından kaygılananlardan mısınız?

Evet. Basit ve açık bir nedenle bu. Hakiki bâdire, kapanma ve tecritten ziyade toplumlarımızın tekrar uygun adım işlemeye koyulmasındadır. Kovid-19 salgınının dünya kapitalist sistemi üzerindeki etkisini, Tarantino’nun filmi Kill Bill 2’nin son sahnesinde kadının başvurduğu, “kalbi patlatan beş parmak ve avuç içi tekniği”nin etkisiyle karşılaştırıyorum. Darbeyi yiyen düşman elbette nefes almaya ve konuşmaya devam edebilir, fakat bir milim kımıldamamak şartıyla. Yerinden kalkıp birkaç adım atması bile kalbinin patlamasına yeter… Pandemi küresel kapitalizmin bu tipine mukadder bir darbe indirmedi mi?

Bizi daima daha fazla yeni nesneler üretmeye iten durmak bilmez kapitalist dürtünün tam aksi, yararsız nesnelerin, hurdaya çıkmış araba ve bilgisayarların o büyüyen tepecikleridir — Kaliforniya’da Mojave Çölü’ndeki o ünlü uçak mezarlığı gibi. O dürtü istirahate alınınca, cansız ve işlevsiz “madde”nin daima daha çok şaşırtan o yığılmaları karşısında şaşakalmaktan başka şey yapamayız. Karantina boyunca, gündelik olarak başvurduğumuz mekânların ve nesnelerin –mağazaların, kafeteryaların, otobüslerin, trenlerin ve uçakların– her türlü işlevden yoksun kaldıklarını; orada, gözümüzün önünde kapandıklarını görebildik. Bu épochè (kesinti) türü, sosyal yaşamımızı böyle askıya almanın dayatılması, bildiğimiz o mutad eski sisteme dönmenin zahmete değer olup olmadığını kendimize sorar hâle getirdi bizi.

Eve kapanmaya tahammül etmek nispeten kolaydır; geçici bir önlemin söz konusu olduğunu iyi biliriz. Sorunlar kendimize yeni bir varoluş şekli icat etmemiz gerektiği zaman ortaya çıkar, çünkü “normale dönüş” olmayacaktır: Uzun vadeli bir çıkış planı yok. Başka deyişle, hakiki zorluklar ŞİMDİ başlıyor.

Ekonomiyi yeniden canlandırmak için “çalışmak ve daha fazla üretmek gerekecek” diye beyan etti Emmanuel Macron yakınlarda. Böyle bir söylem sizde ne uyandırıyor?

Fransa’da salgın doruk noktasına vardığında Emmanuel Macron’un dayanışma diliyle konuştuğundan haberdarım. Ama o parantezin kapandığını düşünüyorum. Yeniden ekonominin tüm diğer mülahazalar karşısında önceliğinden yana seçim yapıyor –bugün toplumlarımızdaki genel tavır bu–, sorulması gereken tek soruyu sormaktan kaçınmayı tercih ediyor: Ekonomimizi, her dayanışma atılımının önünü kesmeyecek şekilde nasıl yeniden düzenleyebiliriz? Niçin ikisi arasında seçim yapmak gerekmektedir ki? Sahte bir seçimdir bu. Şayet varkalması için binlerce ölüm gerekiyorsa, ekonomimizle büyük bir sorunumuz var demektir.

Zihinsel sağlığımız bakımından ise, ikinci bir salgın dalgası hâlinde bir psikolojik çöküş tehdidini de hesaba katmadık daha. Böyle bir tehdidin belirtileri şimdiden çoğalıyor. Bazı röportajlara bakılırsa, Kuzey İtalya’daki yetişkin erkeklerin yüzde 70’i salgından beri zihinsel sorunlar yaşıyor; İspanya’da, kentsel bölgelerde yaşayan çocukların yarısı kâbus görüyor; ABD’de doğrudan pandemiye bağlı olarak on binlerce intihardan çekiniliyor… Bu bizi çok da şaşırtmamalı: Gündelik yaşamlarımızın temel koordinatları yok olmakta…

“Suyun Altındaki Ay”da (The Moon Under Water), George Orwell ideal reklamda tahayyül ettiği atmosferi tasvir ediyordu – Orwell’e göre reklamlar, halk sınıflarının sosyalleşmesindeki belirleyici unsurdu; kaidelerin ve paylaşılan göreneklerin sürdürülmesini garanti eden yerlerdi. Bu yerleri bizim tanımış olduğumuz hâliyle gelecekte bulacağımız şüpheli… Yaşam tarzının çöktüğünü görmek, aksitesirlerini asla küçümsememek gereken altüst edici bir tecrübe. Kendimizi ufak düşkünlüklerimize ve uçukluklarımıza kaptırdığımız vakit, paylaşılan âdet ve göreneklerin oluşturduğu sağlam arka-plana güveniriz daima; onları alaya aldığımızda bile — özellikle de alaya aldığımızda. Sahici bir vatansever daima ülkesiyle dalga geçmeye hazırdır. Jacques Lacan bu paylaşılan görenekler mekânını, “Büyük Öteki”, yani varoluşlarımızın simgesel özü diye adlandırıyordu; psikotik çöküş ise ancak bu Büyük Öteki’nin dağılmaya başlamasını gözetler: Paylaşılan görenekleri alaya alma şekillerimizde değildir dehşet; göreneklerimizin yok olma yolunda olduğunu anladığımızda, üzerinde yürüyebileceğimiz sağlam bir zeminimiz kalmadığında çıkar bütün şiddetiyle ortaya.

Michel Houellebecq mayıs başında, “Evlere kapanmadan sonra yeni bir dünyaya uyanmayacağız: Aynısının biraz beteri olacak” derken doğru mu görmüştü öyleyse?

Şeyleri böyle görmenin (aynı şekilde filozof Peter Sloterdijk de bu görüşü paylaşıyor) hayli fazla iyimser olduğunu düşünüyorum. Yeni bir yaşam tarzı icat etmezsek, gelecek dünya sadece “biraz beteri” olmayacak: Hayli beteri olacak.

Kovid-19 salgınının kazaya benzer hiçbir tarafı olmadığını, bunun sert bir tezahür olduğunu, küresel kapitalist mantığın doğrudan bir sonucu olduğunu söyleyen Bruno Latour’a tamamen katılıyorum; onun sözüyle, bizleri bekleyenin bir “genel prova”sı bu… Bu salgını denetim altına alabilsek bile, başka salgınların ve başka çevre felâketlerinin olacağı muhakkak. Sibirya’daki Norilsk’te kısa süre önce vuku bulan feci hidrokarbon kirlenmesi örneğini alalım: Termik bir santral kaynaklı devasa yakıt kaçağı, iklimdeki ısınma ve donmuş toprağın (permafrost) erimesi nedeniyle oldu bu. Eskiden donmuş olan zemin haznenin altına çöktü. Donmuş toprağın artık serbest bıraktığı bakterileri ve virüsleri aklımıza getirelim yeter!

Bir kez daha, bu Kovid salgını bizi her şeyi yeni baştan düşünmeye mecbur edecek bir çağı haber veriyor; bir insan varlığının anlamını düşünmek de dahil buna. Fiiliyat düşünceyi izlemek zorunda olacak. Belki de Marx’ın Feuerbach üzerine XI. Tezi’ni tersyüz etmemiz gerekecek: 20. yüzyılda, dünyayı fazla hızlı bir biçimde dönüştürmeye kalkıştık; artık önemli olan, onu yeni bir biçimde yorumlamaktır.

Pandemi sadece bizi varoluşlarımızın kırılganlığının bilincine vardırmakla kalmadı. Gündelik yaşamımızın temelleri telakki ettiğimiz şeyleri uygulamaktan kaba bir biçimde alıkoydu bizi. Bir de buna varoluşlarımızın tam bir dijitalleşmesi perspektifini eklersek, işin içine beyin-makine arayüzü ya da doğrudan nöronal arayüz (“wired brain”) girerse, ya da zihinsel süreçlerimizin dijital ağlarla doğrudan bağlantıya sokulması girerse, o zaman hakikaten insan-sonrası bir çağa yaklaştığımızı ileri sürmek mümkün olur: Yakında bugünkü anlamda insan varlıkları olmayacağız artık. Gelecek kitabımın konusu bu, “Beyin-makine arayüzünde Hegel”.

Sağlık krizinin tam ortasında yazdığınız bu denemede, yürütülecek “otantik bir felsefî devrim”den de söz ediyorsunuz…

Salgınla ilgili tahlillerimde, sık sık buna eşlik eden tamamen sıradan sorunları zikrediyorum. Bu koşullarda tehlikeye düşecek olan sadece tarım hasatları ve dağıtım değil: Bizatihi bitkilerin büyümesinde neler olacak? Doğu Afrika’dan Hindistan’ın batısına kadar çekirgeler artık hasatları tahrip ediyor, ayrıca kuraklık dalgaları tehlikesi de var… Özetle, vahim yiyecek kıtlıkları, hatta düpedüz açlık tehdidiyle karşı karşıyayız — hem de sadece Üçüncü Dünya ülkelerinde değil. Dolayısıyla sorun, her zamanki çilek sepetimizi alışılandan pahalıya alacak olmamız değil… Bunu söylerken, pandemiyle beraber filozofluk etkinliğimin bittiğini düşünenlerin (içlerinde dostlar da var) kıkırdamalarını işitir gibiyim: Varoluşlarımızın bizatihi temellerinin sarsıldığı bir anda Hegel’in Lacancı bir okumasıyla kim ilgilenebilir ki? Kaldı ki ben de hasatlar kadar bayağı hedefler üzerine yazmakla meşgulüm…

Bunu düşünenlerin hepsi artık daha fazla yanılamazlar. Bu salgın, ortalığı kasıp kavurmadıkları zaman bir nevi gölgede kalan toplumsal ve ekonomik çatışmaları gün ışığına çıkarmakla kalmadı; bu salgın bizi sadece muazzam ekonomik ve politik zorluklarla yüz yüze bırakmakla kalmadı. Salgın muhtelif toplum anlayışlarını karşı karşıya getiren otantik bir çatışmaya da mahal vermekte. Vahim bir varoluşsal çatışma söz konusu burada; maske takmayı reddedenleri alaya almakla yetinilemeyecek noktada vahim. Teksas’taki bir talk-show sunucusu, Brenden Dilley, maske takmayı neden reddettiğini şöyle açıkladı: “Bu rüküşlüğü takmak yerine, gebereyim daha iyi. Evet, tam olarak böyle düşünüyorum. Öyle salak gibi görünmek yerine, hemen öleyim daha iyi”. Dilley’in bir maske takmaya karşı çıkması, onun gözünde sokakta bir maske takmanın, en temel insan onuru hakkındaki fikrine aykırı olmasındandır.

Bir filozofun aynı zamanda hasatları da ele alması gerekmesi bundandır: Bu sorunla yüzleşme şeklimizin eninde sonunda insan yaşamı nazarında temel konumlanmamıza bağlı olacağından. Biz de bir Dilley gibi bireysel özgürlüklerin ayaklar altına alınmasına kategorik biçimde karşı çıkan özgürlük yanlıları mıyız? Çoğunluğun ekonomik refahı adına binlerce hayatı feda etmeye hazır faydacılar mıyız? Bizi ancak sıkı bir devlet denetiminin ve düzenlemesinin kurtarabileceğine kani olmuş, muayyen bir otoriterlik taraftarları mıyız? Pandeminin, doğal kaynakları utanmazca sömürme şeklimizden dolayı çarptırıldığımız bir ceza, doğanın bize bir uyarısı olduğuna kanaat getirmiş, New Age tarzında bir maneviyatçılığın müritleri miyiz? Yoksa Tanrı’nın, işin sonunda bize bir çıkış yolu göstermek için yardım etmeden önce “son bir test” yaptığına mı inanıyoruz? Bu konumlanmaların her biri, bir insan varlığı olmanın ne anlama geldiği üzerine hayli kesin bir bakış üzerine kurulur — bir anlamda hepimizi filozof yapan bir sorgulama düzeyi.

Bir nevi yol ayrımına geldik. Şöyle yazıyorsunuz: “Yeni ‘normal’ eski varoluşlarımızın yıkıntıları üzerine inşa edilmelidir, aksi takdirde yeni bir barbarlığa gömüleceğiz”. İlk belirtilerini tespit ettiğiniz bu yeni barbarlığın çehreleri neler?

Çok sayıda liberal, karantina ve sosyal mesafelenme gibi önlemlerin otoriter bir denetimin kilometre taşlarını oluşturmasından çekiniyor; ben bu endişeyi paylaşmıyorum. Devlet aygıtları iletişimlerimizi kayda almak için Kovid’in çıkmasını beklemediler; bu durum gerçek riskler içeriyorsa da, hiç değilse şimdi bunu açıkça, “bizim iyiliğimiz için”, tek kıstas olarak yer değiştirmelerimize bakarak yapıyorlar. Beni çok daha fazla kaygılandıran ise, bizi yönetenlerin duruma ve bütün kendi tutarsızlıklarına hâkim olmadaki aczleri. Çizgi-filmlerde tehlikeden kaçan kedi gibi, boşlukta koşmayı sürdürüyorlar.

Durumumuz gayet siyasîdir, çünkü bu geldiğimiz noktada, neo-liberal dünya düzeninin yerini hangi toplum biçiminin alacağına karar vermemiz gerekecek. Ve geleceğimiz için bu mücadele şimdiden ortalığı kasıp kavuruyor. İşin içinde çok sayıda taraf var. Her şeyden önce, bir sağlık felâketiyle aynı anlama gelse bile eski normale dönmek isteyen barbar popülistlerimiz var (Bolsonaro ve Trump gibi): Aslında, vebaları ve salgınları yaşamlarımızın mukadderatı gibi gören ve yaşlılarla en savunmasızları feda eden modern-öncesi bir barbarlık biçimi bu… Ondan sonra bir de Naomi Klein’ın “Screen New Deal” diye adlandırdığı, yani insanlarla temasın asgariye indirildiği ve ihtiyaçların web ile ya da dronlarla sağlandığı bir toplum vizyonu var. “İnsan çehreli barbarlık”tır bu. Bunun savunucuları, kamusal özgürlüklerimizi garanti altına almak istediklerini iddia ediyor ve Çin’de uygulandığı hâliyle otoriter devlet denetimine kategorik biçimde karşı çıkıyorlar; Trump ile Bolsonaro’nun aksine, hiç kimsenin feda edilmeyeceğini ya da yolda bırakılmayacağını ileri sürüyorlar. Fakat iki şeyi unutuyorlar: Varoluşlarımızın en ufak ayrıntılarının devlet aygıtları ve bazı özel konsorsiyumlar (Microsoft ve Google gibi) tarafından ne şekilde kayıt altına alınacağı ve denetleneceği hakkında hiçbir şey söylemiyorlar; çabuk tarifiyle, kişilere hizmet veren (evlere servis, bakıcılık), gerçek yaşamda bütün tehlikelere göğüs gererek çalışmayı sürdürecek olan, bizim harikulade tecridimizi mümkün kılmak için bizzat varoluşlarına kadar sömürülen yeni bir insan sınıfından da söz etmiyorlar.

Geleceğimiz bu iki projenin bir bileşiminden ibaret olacak gibi görünüyor. Ama bence, üçüncü bir mümkün seçenek var; bunu biraz kışkırtıcı biçimde “komünizm” diye adlandırıyorum. Küresel ölçekte dayanışma (özellikle sağlık ve gıda alanında bir uluslararası işbirliği) ile, yerel düzeyde tehdit altında olan toplulukların kendi örgütlenmelerini (yardımlaşma) ittifaka sokacak bir seçenek.

Bazı göstergeler böyle bir seçeneğin uygulanabilir olduğuna tanıklık ediyor; bu göstergeleri tespit etmek de kolay. Mesela İspanyol dostların dediğine göre, Barselona ve Madrid’de, salgının doruk noktasında, şehir sâkinleri kusursuz biçimde özerk olarak en yerel düzeyde örgütlenmişler ve muhtaç durumdakilerin yardımına koşmuşlar. Sao Paulo ve Rio de Janeiro favela’larında bile, çoğunlukla o mıntıkaların denetimi için birbirleriyle didişen çeteler, aralarında barış anlaşmaları yapmış ve yaşlı kimselerle engellilere yardıma koşmuşlar.

Peki o zaman, yelpazenin diğer ucunda, Trump’ın ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü’nden çıkardığını, ulusların havaalanı pistlerinde cerrahi maske hırsızlığı yaptıklarını, ya da aşıya erişim için gözü dönmüşçe bir rekabet yürüttüklerini gördüğümüzde, o “uluslararası işbirliği”ni nasıl tahayyül edebiliriz?

Tabii ki bildiğimiz hâliyle dünya düzeni bir parçalanıp ufalanma sürecinden geçiyor. Bazı ülkeler Dünya Sağlık Örgütü’yle ya da başka uluslararası örgütlerle her tür bağı kesiyorlar; eskiden üzerinde mutabakata varılmış silahsızlanma anlaşmalarının üzerine de bir çizik atılıyor. Çin Tayvan’a bir askerî istilanın mümkün olduğundan bahsediyor. Putin, kendisine konvansiyonel silahlarla saldırılmış olsa bile Rusya’nın nükleer silaha başvurabileceğini beyan etti… Dolayısıyla milliyetçi popülistlerin Kovid-19 salgını fırsatından yararlanarak ülkelerini “yabancı düşmanlar”a karşı kafa tutmaya kararlı mücerret yurtluklara dönüştürmeleri beklenebilir. Ama işe yaramadı bu: Heyheylenmeleri sadece güçsüzlüklerini ve bâriz bir ehliyetsizliği gösterdi. Gazeteci Angela Dewan’ın açıkladığı gibi, “Trump, Putin ve Bolsonaro o popülist stratejik küçük hesaplarının koronavirüs karşısında hiçbir işe yaramadığını gördüler”.

Pandemiyle Trump’ın tutarsızlıkları gün gibi âşikâr oldu. İrticalen yaptığı konuşmalardaki büyük karışıklık büyük ölçüde tespit edildi: Önce, aldığı önlemlerden dolayı Çin’e şükranını belirtti; sonra o da tıpkı Demokratlar gibi, Çin’i ABD’nin başına gelen belaların kökeninde olmakla suçladı. Bütün bunlar ise kişisel zibidilikler ve mümkün şifa yolları üzerine süflî yorumlar ve çabucak normale dönme çağrılarıyla iç içe geçti…

Müstehcenlik, siyasî paranoya ve halktaki sözüm ona sağduyu bulamacı zırvası, yeni sağdaki popülizmin derin doğasını kusursuz gösteriyor; ama aynı zamanda, geleneksel “totaliter” popülizm ile yeni sağın bu popülizmi arasındaki farklılığı da gösteriyor. Her popülizm gibi bu popülizm de, doğrudan halk adına konuştuğunu iddia ederken siyasî temsil fikrinden adamakıllı çekiniyor: “Derin devlet” tarafından, finans establishment’ı tarafından elinin kolunun bağlanmasından yakınıyor. Bununla birlikte, filozof Yuval Kremnitzer’in gösterdiği gibi, biçimsel-temsilî demokrasiyi kolayca lağvetmeye ve yeni bir düzeni zor kullanarak kabul ettirmeye yatkın olan (faşizm gibi) eski otoriter popülizmin aksine, bugünkü popülizmde, yeni bir düzenin ne olabileceği hususunda mâkul bir vizyon yok: İdeolojisinin ve politikasının içeriği, “bizim kendi” yoksullarımızı yolsuzluğa alıştırmaya, en zenginlerin vergilerini azaltmaya, nefreti göçmenlere ve ülkedeki sanayinin başka yerlere gitmesi vb.’den yana yozlaşmış sözüm ona seçkinlere çevirmeye yönelik önlemlerin tutarsız bir yaptakçılığı’ndan ibaret. Günümüzdeki popülistlerin “yerleşik” temsilî demokrasiden kurtulmayı da tüm iktidarı almayı da gerçekten temenni etmemeleri bu yüzden: Atıp tutmalarını mümkün kılan liberal düzenin “engeller”i olmasa, o zaman harekete geçmek zorunda kalırlardı; bu harekete geçme gerekliliği ise programlarının içinin ne kadar boş olduğunu iyice bâriz kılardı. Günümüzdeki popülistlerin belirleyici özelliği budur: Varsayılan hedeflerini ilanihaye erteleyerek, liberal establishment’ın derin devletiyle zıtlaşarak işleyebilirler.

Slavoj Žižek

Krizin başlamasından beri, sizce pandeminin su yüzüne çıkaracağı “yeniden icat edilmiş bir komünizm”den söz ettiniz ve bu yüzden çok eleştirildiniz.

Biliyorum, epey alay edildi benimle. Çok sayıda sol teorisyen bile [Alain Badiou da dahil] pandeminin bir komünist perspektif açacağı yolundaki kanaatimi ellerinin tersiyle ittiler; bunun klasik Marksist gerekçesi ise, devrimci bir parti olmaksızın, ne istediğini açık seçik bir şekilde bilen örgütlü bir güç olmaksızın bir devrimin mümkün olmaması, günümüzde de böyle bir gücün bulunmaması oluyor. Ama bu eleştiri güncel durumdaki eşsiz iki özelliği ihmal ediyor.

Önce, bizatihi durumun vahameti olgusu, piyasa mekanizmalarının askıya alınmasını ve Marx’ın “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” özlü sözünün kusursuzca özetlediği önlemleri icap ettiriyor.

Ama yine de burada, benim “komünizm” kavrayışımın 20. yüzyıldaki komünist rejimlerle katiyetle alâkası olmadığını vurgulamak isterim. Ütopik bir vizyon da söz konusu değil. Trump gibi muhafazakâr politikacıların bile bir “temel gelir” biçimi yerleştirmeye zorlandıklarını düşünün!

En nihayetinde, küresel kapitalist sistem, ekonomik krizin ekolojik krizle, uluslararası çatışmalarla ve ırkçılık-karşıtı başkaldırılarla (sadece Amerika’yla sınırlı kalmayacak şekilde) iç içe geçeceği bir “mükemmel fırtına”ya [çok ender olarak görülen meteorolojik etkenlerin birleşmesi üzerine, bu etkenlerin basit toplamıyla karşılaştırılamayacak kadar büyük bir enerjinin boşalması, Fr.Y.N.] tutulma noktasında. Bu mücadelelerin birleşmesi, bunları birleştiren içsel bağın bilinci, muazzam bir özgürleştirme potansiyeli barındırıyor.

Sağlık ve ekonomi kriziyle ABD’de George Floyd’un ölümünden sonraki ırkçılık-karşıtı gösteriler arasında nasıl bağlar kuruyorsunuz?

Floyd’un son sözleri –“Nefes alamıyorum”–, Covid’den ölen kimselerin çokça telaffuz ettiği son sözler de değil mi? İki kriz arasındaki bağ bâriz: Polis şiddetinden olduğu gibi Kovid enfeksiyonlarından da en çok etkilenenler siyahlar oluyor.

Şu sırada yaşanmakta olan, hayat memat meselesi ideolojik ve siyasî çarpışma, doğrudan üç alan arasındaki ilişkiyle ilgili: Kovid-19 salgını, ekolojik krizler, ırkçılık. Yerleşik düzen bu üç alanı her ne pahasına, hatta aralarındaki gerilimlere vurgu yaparak ayrı tutmaya çabalıyor. Sık sık, “Bizim ana ödevimiz ekonomiyi tekrar işletmekten ibaret” dendiğini işitiyoruz; göründüğü kadarıyla bu, ekolojik sorunları az biraz ihmal etmeyi gerektiriyormuş. Irkçılık-karşıtı karmakarışık gösterilerde sosyal mesafe talimatlarının ihlâl edildiğini ve bu yüzden virüsün yayılmasının kolaylaştırıldığını da işitiyoruz….

Bu tür akıl yürütmelere karşı, şu üç alanın temeldeki birliğini vurgulamak gerekir: Gitgide çoğalan salgınlar doğal çevremizle kaçıkça ilişkimizin ayrılmaz parçalarıdır; sadece bir sağlık sorununu temsil etmezler; ırkçılık-karşıtı gösterilerin böyle bir başarıya ulaşmış olması, ırksal azınlıkların beyaz çoğunluğa nazaran çok daha fazla pandeminin tehdidi altında olmalarındandır; bu toplulukların mensuplarının çoğunun kendilerini tecrit etme ve iyi koşullarda tedavi görme imkânları yoktur. Dolayısıyla küresel kapitalizm dinamiğinin anları olarak patlayan krizlerle karşı karşıyayız: Her üçü de –sağlık krizi, ırksal kriz, ekolojik kriz– sadece öngörülebilir değil, on yıllardır bizimle beraber yürüyen süreçlerdi.

Adalet ve eşitlik talebiyle gelişen bu sokak başkaldırısına siyasî tepkileri nasıl yorumluyorsunuz?

George Floyd’un öldürülmesine karşı protestolar sağlık kriziyle birleştiğinde, Trump kendini bir çıkmazda buldu ve görevinin hakkını veren bir devlet başkanı gibi davranmaktan âciz olduğunu gösterdi. Köşe yazarı Robert Reich’ın yazdığı gibi, “Sözlü saldırıları her zamankinden çok gürültü çıkarıyor, ama Donald Trump artık ABD’nin başkanı değil”. Protestocuları ezmek için “sonsuz kuvveti”ni kullanarak Amerikan kentlerinin caddelerine orduyu göndermekle tehdit ederek, bir iç savaş aktörü ve teşvikçisi hâline geldi.

Ama bu savaş da ne ki? Yeterince vurgulanmayan hayatî bir noktanın altının çizilmesi gerek; protestoları besleyen tatminsizlik duygusu, “siyaseten düzgün” liberal solun ve popülist neo-con’ların yürüttüğü “kültür savaşı” alanında kendini ifade edebileceği hiçbir yer görmüyor.

Liberal solun bu başkaldırılar nazarındaki tutumu şöyle: “Ağırbaşlı bir biçimde yürütülen barışçıl gösterilere evet; ifrata kaçılmasına ve tahripkâr yağmalara hayır”. Çok basit bir anlamda bu tutum elbette haklıdır; ama o şiddet aşırılıklarındaki derin anlamı es geçmektedir: İlerlemeci liberal yöntemlerin başarısızlıklarına ve sistemli ırkçılığın sürmesi olgusuna bir tepkidir bunlar. Siyaset sahamızda yeterli derecede temsil edilmeyen bir öfkedir bu. Trump’ın protestoculara karşı saldırganlığını açıkça eleştiren bu kadar çok establishment temsilcisi (liberaller, ama muhafazakârlar da) çıkması bu yüzdendir: Bu establishment’ın umutsuzca temennisi, protestoları ezeli “ırkçılıkla mücadele”nin geleneksel koordinatlarına yönlendirmektir. Ama aslında engellemek istedikleri, protestocuların daha fazla şiddete kayarak hızla radikalleşmelerinden ziyade, liberal establishment’tan açıkça ayrılan bir programla donanan özerk bir siyasî hareketin ortaya çıkmasıdır.

Şiddet gösterileri neo-liberal toplumlarımızda bastırılanın dönüşüdür: Liberal çokkültürcülüğün söz dağarcığıyla dile getirilemeyene kendini ifade etme olanağı sağlayan bir belirtidir. İnsanlar genellikle harekete geçmekten ziyade konuştukları için eleştirilir. Günümüzdeki gösteriler tam olarak ters yönde işliyor: İnsanların şiddete meyletmeleri, şikâyetlerini doğrulukla ifade etmelerine imkân veren sözcüklerin tasarruflarında olmamasındandır.

Sekiz yıllık Obama başkanlığının ABD’deki ırksal soruna anlamlı bir cevap verilmesine neden yetmediği kendisine sorulduğunda, Spike Lee şöyle dedi: “Bu çok iyi bir soru. Ama ırklar arasındaki ilişkilerin bozulmasının, Beyaz Saray’da siyah bir başkanın ağırlandığı o sekiz seneye doğrudan bir cevap teşkil ettiğini anlamalısınız.” Niçin? Obama “yeterince siyah olmadığı” için değil; liberal solun hoşlandığı ve savunduğu hâliyle siyah Amerikalı çehresini cisimleştirdiği için: Liberal oyunun kurallarına tamamen riayet de ederek başarmış olan bir siyah Amerikalı. Protestolar, “Şimdi siyah bir başkanınız da olduğuna göre, daha ne istiyorsunuz?” sorusuna sert bir cevaptır. Bizim görevimiz de tam olarak “daha ne” istediğimizi dile getirmek olmalı. Obama’nın sekiz yıllık başkanlığı boyunca, son onlarca yıldaki genel eğilimin sakin sakin sürdüğünü hatırlayalım yeter: Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum daha da büyümüş ve büyük sermaye kuvvetlenmiştir. “The Good Wife”tan sonraki “The Good Fight” dizisinin bölümlerinden birinde, kadın kahraman bambaşka bir gerçeklikte uyanır; o dünyada, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump’a karşı Hillary Clinton kazanmıştır. Ama bu durumun feminizm için paradoksal olduğu ortaya çıkar: O dünyada “Me Too” hareketi de, Weinstein’a karşı kitle gösterileri de olmayacaktır; bütün bunlar ise, –Clinton’ı tekrar seçtirebilecek– erkek seçmenleri kaybetmekten korkan liberal establishment’daki ılımlı feministlerin, erkek tâcizine karşı fazla güçlü bir harekete dürtü sağlama korkularından olacaktır. Clinton’ın seçim kampanyasının önemli bağışçılarından birinin de Weinstein olduğundansa söz etmedik daha… Aslında Obama’nın başına da buna benzer bir şey gelmedi mi?

Zihinsel haritalarımız çökmüşken ve çok sayıda ulus kendi içine kapanmayı seçerken, umut etmek için hangi nedenler var sizce?

İnsanların hâlâ çok sayıda baskı yapma yolu var. “Coğrafi-toplumsal sınıf”ın mensupları –hastane personelinden evlere sipariş götürenlere kadar bütün kişi hizmetleri profesyonelleri– salgın vesilesiyle, dünyanın onlarsız dönemediğini gördüler. Onlar örgütlenmeye başladıklarında ne olacak? Varoluşlarımızın denetimi ve düzen altına alınması ancak biz buna katılırsak işler. Bartleby’nin düsturu, “Yapmamayı tercih ederim”, hiç olmadığı kadar güçlü bugün.

Sizi belki şaşırtacak bir örnek vereyim. İçinde New York Polisi’nin başındaki Terence Monahan’ın da bulunduğu bazı polis âmirlerinin protestocuların yanında bir dizlerinin üzerine çökmelerinden çok etkilendim. “Take a knee” uygulaması onlarca yıl önce Amerikan atletleri tarafından, altın madalyalarını aldıkları törendeki ulusal marş sırasında başlatılmıştı. Bu davranış, memleketlerinde yürürlükte olan ırksal adaletsizliğe dikkat çekmeyi hedefliyordu; ulusal marşa karşı bir saygısızlık işareti olduğu ölçüde, bu hareketi yerine getiren kişi, ABD’yle tamamen özdeşleşecek durumda olmadığını bu yolla göstermekteydi — “burası benim ülkem değil” demekti. Dolayısıyla Çin medyasının Amerikan gösterilerini, Hong Kong’daki gösterilerin provası addederek bol bol vermiş olmaları şaşırtıcı değil – Çin yetkililerinin kısa süre önce oylanan ulusal güvenlik yasasında da bulunan ve önde gelen isteklerinden biri, Hong Kong’un Çin ulusal marşına ve diğer devlet simgelerine saygısız muameleye izin vermemesidir.

Dolayısıyla bir dizinin üzerine çökmek başka bir anlama da bürünmektedir; özellikle de bu hareket kamu gücünün temsilcileri tarafından yerine getirilirse: Öyleyse protestoculara bir saygı işaretidir; bu harekette, pişmanlıkla alâkalı bir şeyi bile ayırt etmek mümkündür. Eğer bu anlamı, temel mesaj olan “(adına hareket etmekle yükümlü olduğum) bu Amerika benim ülkem değil” ile birleştirirsek, o zaman bu davranışın tam anlamına kavuşuruz: Klasik Amerikan aleyhtarlığı değil, yeni bir başlangıç, bir başka Amerika talebi.

Dolayısıyla CNN’in kısa süre önceki analizinin başlığını “keskinleştirmek” gerek: “ABD hâlâ dünyanın manevi lideri mi? Trump’ın geçen hafta sonu yapıp ettiklerinden sonra, artık değil.” ABD’nin böyle bir liderliğe hiç gelmemiş olduğunu, çünkü bugün kendini dayatan köklü etik-politik yenilenme gerekliliğinin liberal soldaki hoşgörü kavrayışını hayli aştığını iyi görüyoruz artık.

Kitaplarımda sık sık, merhum Doğu Alman Cumhuriyeti’nin eski bir fıkrasını aktarmışımdır: Bir Alman işçi Sibirya’da iş bulur; yazdığı bütün mektupların sansür tarafından açılacağını çok iyi bildiğinden, arkadaşlarına şöyle der: “Aramızda bir kod belirleyelim: Benim alelade mavi mürekkeple yazmış olduğum bir mektup alırsanız, söylediklerim doğru demektir; kırmızı mürekkeple yazılmış bir mektup alırsanız da, içindeki hiçbir şey doğru değil demektir.” Bir ay sonra, arkadaşları ilk mektubunu alırlar, mavi mürekkeple yazılmıştır: “Burada her şey harika: Mağazalar ağzına kadar malla dolu, hele gıda maddeleri gani gani; daireler büyük ve mükemmel ısıtılıyor; sinema salonlarında Batı filmleri gösteriliyor. Tek bir şey eksik: Kırmızı mürekkep.” Protesto hareketinin araması gereken budur: Mesajını uygun şekilde dile getirmesini sağlayacak olan “kırmızı mürekkep” — ya da, büyük siyah şair Amiri Baraka’nın oğlu, Newark Belediye Başkanı Ras Baraka’nın beyan ettiği gibi: “Biz siyahlar tüfeklerle kazanamayız; bir kazanma şansına sahip olmak için kitaplara başvurmalıyız.”

1949 Ljubljana doğumlu olan Slavoj Žižek radikal solun en etkili filozoflarından biridir. Hegel, Marx ve Lacan’dan etkilenmiştir; önemli bir külliyatın yazarıdır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus