Étienne Balibar- Devlet ve ortaklık arasında (2): Kamu hizmeti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Krizde siyasetin ne hâle geldiğini sorduktan sonra, filozof Étienne Balibar burada, kamu hizmetinin işleyişi üzerinden devlet ile ortaklığın mantıkları arasındaki gerilimi sorguluyor. Böyle bir siyasal çehre tarihte kökten yeni bir şey değil; özellikle de kriz döneminde; ama bugün kuvvetli bir biçimde tekrar ortaya çıkıveriyor.

AOC Media’da yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi:

Étienne Balibar

Başta söylediğim gibi ele alacağım ikinci nokta bu. Bana git gide daha fazla, krizle yaşadıklarımızın stratejik bir boyutu gibi görünen kısmının tasviri söz konusu; krizin açtığı dönemde “siyasal”ın dokusunu oluşturacak alternatifleri ve çatışmaları tahlilde kullanacağımız teorik aygıt üzerinde bu tartışmanın ancak büyük sonuçları olabilir (özellikle de Devlet’e ve onun toplumla ilişkisine bakışımızda). Varsayımsal olarak, bu dönemi gerçekten uzun bir geçiş evresi gibi görüyorum; bunun başlangıç koşullarını gözlemleyebiliyoruz, ama gelecekteki gidişatını öngöremiyoruz.

Pandeminin gelişmesinin ve onun toplumsal sonuçlarının azar azar gün ışığına çıkardığı “sıkıntı noktaları” ve “sapma noktaları” konjonktürünün teşhisine (Foucault’nun dediği gibi) bu kadar önem atfetmem bundan. Tespit edilmesi gereken ilk araz, kriz içinde kriz diye adlandıracağımdır: Kamu hizmetleri’nin (başta kamu sağlığı, ama bir tek bu söz konusu değil) hiçbir zaman olmadığı kadar, bireysel ya da kolektif bekamızın, hatta “insanca” yaşamaya devam etmek için aramızda kurduğumuz ilişkilerin ana koşulları olarak belirmeleridir (ya da yeniden belirmeleri). Ama aynı zamanda bunların, istikrarsız, çelişki dolu, birbiriyle bağdaşmaz mantıklara bağlı işleyişlere sahip kurumlar oldukları ortaya çıkmıştır.

Oysa bu mantıklar sâfi teknik ya da yönetimsel mantıklar değildir; savunucularıyla taşıyıcılarını bölen, sözcüğün tam anlamıyla siyasal mantıklardır: öznesi devlet olan kamusal eylemin mantığı; temsilcilerinin idaresi için devlet kasalarından finansmanı mantığı; bireylerin “Leviathan” Devlet tarafından korunması ve bunun sonucu olarak devlet yönetimi tarafından bireylerin davranışlarının disiplinci denetimi mantığı; ya da yararlanılmasında fayda olduğunu düşündüğüm, Michael Hardt ile Antonio Negri’nin (genel olarak “yeni-komünistler” başlığı altında toplanabilecek başka çağdaş düşünürlerin de) güncelledikleri eski modellerden yola çıkarak hazırlanan kategoride, yatay toplumsal dayanışma mantığı, eşitlikçi işbirliği ve hizmet karşılıklılığı mantığı: Ortaklığın mantığı (Common, Commonwealth). Bu gerilim bazen kendini çok keskin biçimde hissettirmektedir, ama kolay kolay çözülmemektedir: Niçin böyle olduğunu, aynı zamanda da ne bakımdan tarihsel yenilenme taşıyıcısı olabildiğini kısaca açıklamak istiyorum1.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Fransa (“Assistance Publique” ve “Centres Hospitaliers Universitaires” ile) ve Büyük Britanya (“National Health Service” ile) gibi ülkeler, her biri kendi tarzında, önceki özel ya da ortaklığa dayalı kurumların yerine daha yüksek düzeyli kamu sağlığı hizmetlerini işler hâle getirmekten gurur duymaktaydı. Hem tıbbî harcamalara “evrensel sağlık güvencesi” verilen bir rejime, hem de herkesin erişebildiği çok yoğun bir kurumlar ağına sahiplerdi — buna bağımlı olan, tıpta ve biyolojide temel araştırma ve uygulama kurumlarını unutmadan.

Bugün krizin göbeğinde hissettiğimiz ise, bir âciliyet durumunda sağlık kurumunun topluma “hizmet vermek” için elinde bulunan olanakların, kamu sağlığında özelleştirme, düşük yatırım politikaları ve hastane işletmelerinin kârlılık peşindeki “modern” işletme kurallarına (new public management) tâbi kılınmasıyla vahim bir hasara uğramış olduklarıdır kuşkusuz. Özel olarak Fransa örneğinde, bu yaklaşım hastanelerdeki yatak, solunum cihazı, virolojik test ve koruyucu maske sayısında dramatik bir yetersizliğe yol açmıştır; üstelik devlet yalanlarıyla araştırma programlarının yok edilmesini de eklemek gerekir buna2.

Aynı anda, yurttaşlar krizin ne boyutlarda olduğunu anlayıp sağlık personelinin taleplerini desteklemekteydi.

Bununla birlikte sağlık kurumu şoka dayandı ve yerinin doldurulmaz olduğu ortaya çıktı: Binlerce hayatı kurtardı ve halkı sözcüğün tam anlamıyla “tedavi etti”3. Bu tedavi kapasitesini, devlet tarafından yönetilmesi (“kamu görevi” kapsamında olması) nedeniyle kamu hizmetinin özel çıkarlardan nispeten ayrı tutulup piyasa ve rekabet mantığından korunuyor olmasına mı (ki hastane uygulamasında durumun her zaman böyle olmadığını biliyoruz), yoksa hükümetin çelişkilerini ve hatalarını telafi etmeye zorlanan sağlık personelinin, yurttaşların da güvenmesi ve dayanışma göstermesiyle desteklenen özerk inisiyatif kapasiteleriyle hayata geçirdikleri dayanıklılık ve yaratıcılığın hesabına mı yazmak gerektiği açıkça belli değildir. Aydınlatmak gereken nokta budur; ama bunun için önceden bazı saptamaları yapmak gerekiyor.

Her birinin kendine özgü işlevleri ve tarihleri olan (ve ülkeden ülkeye daha da farklılaşan) çok sayıda kamu hizmetinin bulunduğunu gözden kaçırmayalım. Bazı kamu hizmetleri merkezden yönetilmez ve yereldir (bilhassa belediyelere bağlı olduklarında)4, bazı hizmetler ise aksine gayet merkezîleştirilmiştir — en azından şeklen (sağladığı hizmette tekeli yoksa da, Fransa Milli Eğitim Bakanlığı gibi). Çok farklı anlamlarda, bazen aralarında zıtlaşarak “hizmet” ederler kamuya: kaynak, bilgi ve yardım sağlarlar, ya da kaideler, disiplin kuralları dayatırlar. Bu krizde, ikisinin birbirini nasıl tamamladığını gördük; çünkü hem eve kapamak hem de tedavi etmek gerekmekteydi.

Dolayısıyla iki ideal tipten söz edilebilir: bir uçta polisin kamu hizmeti, diğer uçta ise eğitim ve kültür5 … Bununla birlikte, bütün bileşenleriyle düşünüldüğünde kamu sağlığı hizmetinin başka türlü eşsiz bir örnek arz etmesine yol açan, gerçekte tek bir yönetim hiyerarşisine dayanmamasıdır. Toplumsal işlevini tamamen yerine getirebilmek için, kamu hizmeti burada tüm toplumla eşkapsamlı muhtelif görev ve mesleklerin muazzam bir ağını bir araya getirip örgütlemelidir. Statüleri ve ücretlendirilmeleri kuşkusuz çok eşitsiz her tür görevliyi bağlantıya sokar: hekimler, akademisyenler, araştırmacılar, idareciler, ama aynı zamanda hastabakıcılar ve hemşireler, yemek ve temizlik personeli, ambülansçılar ve evlere tedaviye giden sağlıkçılar, sosyal yardım çalışanları, vb..

Her birinin yeri belli olan ve gerektiği anda ötekilere güvenebilmesi gereken bütün bu görevliler, nitelik farklarıyla, sınıf, cinsiyet ve ırk karşıtlıklarıyla bir nevi ufaltılmış toplum görüntüsü oluşturur. Kamu hizmetlileri yelpazesi, “büyük” bulaşıcı hastalıklar uzmanından temizlikçi kadına kadar uzanır… Hastane krizinin doruk noktasında, bütün Fransa, her zaman görmeyi istemediği şeyin bilincine vardı: Ünlü “ayak işleri”ne bakanların stratejik işlevinin bilincine —bunların içinde çok sayıda kadın, güvencesiz ve düşük ücrete çalışan emekçi vardır; çoğu da eski sömürgelerdendir ya da göçmendir (oturma ve çalışma izni olmayanlar da vardır). Onların da kamu hizmetlerinin temel bir bileşeni olduğunun farkına varılmıştır.

Neo-liberal politikaların azdırdığı sınıf, cinsiyet ve ırk farklarını Fransa’da kurumlaştırmış olan uzun bir tarih nedeniyle kamu hizmetinde yaşanan insanî çatışmaların ne ölçüye vardığı anlaşıldı. Fakat ortak tıbbî âciliyet baskın çıktığı zaman bu çatışmaları “ılımlılaştırma” ya da “askıya alma”nın mümkün olduğu da anlaşıldı. Aynı anda, hastaları ve çevrelerini, ama onların işverenlerini de kapsayan yurttaşlardan oluşan tüm bir halk, krizin ciddiyetini anladı ve kamu hizmetlerindeki hareket yeteneğinin bütünüyle bir elden geçirilmesi, ayrıca da daha yaygın ve daha eşitlikçi bir sosyal güvenliğe ulaşılması yönünde sağlık personelinin taleplerini benimsedi.

Birçok yurttaş için o sırada şu olgu besbelli bir hâle geldi (en azından bizim “ileri” sanayi toplumlarımızda, geçen yüzyılda yaşanan iki devrimden sonra: Önce, “vahşi” kapitalizmin yerine ulusal ve imparatorluğa dayalı bir çerçeve içinde bir Refah Devleti’nin kurulması, daha sonra da sosyal politikaların insan sermayesini “serbest” rekabete uyarlama politikalarıyla bunun tersyüz edilmesi): Devlet’in planlayıcı, kurucu, istihdam edici, mali kaynak sağlayıcı, toplumsal eşitsizlikleri düzeltici (en azından teorik olarak) sürekli etkinliği ve “ortak varlık” olan sağlığa herkesin erişimine kefaleti olmaksızın kamu hizmetleri yerine getirilemez. Ayrıca, bir çırpıda kârlı olmayan (bazı aşılar gibi) ama bir vâdede hayat memat meselesi olan araştırma ve geliştirme etkinliklerini sadece Devlet, doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyebilir.

“Devlet” adı altında hep aynı şeyden söz etmiyoruzdur belki. Yoksa krizde birbirinin antitezi mantıklar arasında bölünen bizatihi Devlet mi?

Kamu hizmetini desteklemek için müterakki vergiler, sağlık ve ecza normları, vb. gerekmesi de demektir bu. Bütün bunların bugün Avrupa’da ve dünyada hâkim olan neo-liberalizm uygulamalarına ve ideolojisine tamamen zıt olduğu ortaya çıkmaktadır; bu uygulamalar, kamu hizmetini içeriden yıkmaya girişerek, Devlet’in gücünü kendi toplumsal işlevlerine karşı döndürmeye varmıştır bir nevi. Ama kamu hizmetlerinin sadece “care” (bakım) uygulamalarından ibaret olabildiğine inanıldığı izlenimi veren muayyen bir “ortaklık” ütopyasının (burada daha ziyade ideoloji diyeceğim) düşlediğinin tersidir de — bu bakım uygulamalarında halk yığınları, general intellect’in (ortak akıl) yönlendirmesi altında; ya da yerel düzeyden ulusal, hatta uluslararası düzeye, eşitlikçi yurttaş meclisleri aracılığıyla kendiliğinden düşünme, öngörme ve dayanışma ile işbirliğini örgütleme kapasitesiyle, kendi kendini tedavi etmektedir…

Bazı dostları kızdırmak pahasına açık konuşmak gerekiyor. Ama bütün bunlar, pandemi bâdiresinin ışığında apaçık belirmiş olan, aşırı risklerle (yarın başka pandemilerde veya ekolojik felâketlerde de olacağı gibi) yüz yüze kalan ve mensupları arasında yeterli eşitlik olmaması yüzünden uzlaşmaz kesimler üzerinden hiziplere ayrılma riskini yaşayan bir toplumun, özellikle “âcil durum” zırhına bürünmüş olsa bile bir Devlet’e kendini bütünüyle havale edemediğini, başka deyişle bütün kendini yönetme kapasitesini Devlet’e ve onun yöneticilerine (Bourdieu’nün “Devlet soyluları” diye adlandırdıkları) bırakamadığını hiçbir şekilde gözlerden gizleyemez. Gotha Programının Eleştirisi’nde (1875) Marx’ın ulusal eğitim konusundaki müstehzi cümlesini hatırlayalım: “Eğitimcileri kim eğitecek?” Bugün bunu şöyle uyarlayabileceğimizi düşünüyorum: Şu veya bu sınıf ya da saygınlık politikasına tâbi kılmak yerine, kendi kamu hizmetlerine hizmet etmeye Devlet’i kim zorlayacak?

Her iki durumda da cevap aynıdır: Yapılması gereken, meslek erbabını ve kullanıcıları, yani sıradan yurttaşları bir araya getiren demokratik bir denetimdir. Daha iyisi ise, kamu hizmetinin ortak çıkar’ın hayata geçirilmesiyle bir olduğu fikrindeki, düşünüp taşınan ve harekete geçen bir “çokluk”tur — ki uygulamada, sıradan insanlar kitlesinin çıkarından çok farklı değildir bu. Servislerindeki olanakların yetersizliğini ve hükümetin gafletini telafi etmek için hekimler ve hastabakıcılar (çoğu hemşiredir) tarafından ortak alınan kararlardan, evlere erzak ve maske dağıtmak, çocuklara öğrenim desteği götürmek ve moral vermek için dernekler ya militan grupları tarafından az gelirlilerin yaşadığı mahallelerde örgütlenen ağlara kadar, kriz sırasında gelişen dayanışma ve işbirliği girişimlerindeki içeriği ve niyeti tam da bu oluşturmuyor muydu? Bunların hepsinde nevi şahsına münhasır topluluk davranışları görüyorum; hatta bizatihi krizin yol açtığı ve telkin ettiği pratik komünizm anları derim. Her zaman olduğu gibi bu anlar, hem kavga (ya da direniş) hem de icat (kolektif hayalgücü) anlarıdır.

Bunun sonucunda, Devlet hem bir başvuru mercii, bir koruyucu etken, hem de bir eleştiri nesnesi olarak belirmektedir; karşısında ve bizatihi bağrında eğreti ve sorunlu da olsa tavır alarak yerine bir başkasını koyabilmek, “karşı-davranışlar” ve “karşı-iktidar”larla itiraz etmek gereken bir güç… Devlet var – Devlet yok (État – non État) diyordu eski teorilerimiz… Ama belki de, gerçekte, “Devlet” adı altında, her zaman aynı şeyden bahsetmiyoruzdur? Ya da krizde, bizatihi Devlet zıt mantıklar arasında bölünüyordur; bir “yukarı devlet” bir de “aşağı devlet” varmış gibi; yoksa topluma tahakküm eden bir Devlet ile toplumun bir uzvu, bir aygıtı ve bir siyasal beden olan bir Devlet mi? Bu muammanın (siyaset felsefesinin uzun zamandır uğraştığı, ama yeni terimlerle tekrar ortaya çıkan) mümkün bir çözümü için tartışmanın tersyüz edilmesine bağlı olduğunu telkin edeceğim: Aslında bizatihi  “kamu hizmeti” mefhumu çelişik bir mefhumdur; bağrındaki iki mantık arasında bir çatışma ve işbirliği diyalektiği içeren “etkin” (ve evrimsel) bir ilkedir; bu mefhumlar siyasalın iki kavramına bağlanabilir: Devlet yetkesinin mantığı (burada, “egemenlik/hükümranlık” daha isabetli bir terimdir) ve dayanışmacı ve eşitlikçi topluluk (ya da ortaklık) mantığı

Roma hukukundan gelen isminin inandırabildiğinin aksine, “kamusal”, aslında karmaşık bir mefhumdur; olağanüstü bir biçimde çokanlamlıdır; kamu mülkiyeti, kamu erkleri ve kurumların demokratik anlamda “kamu” önünde sorumluluğu, yani kendi çıkarları üzerine tartışan yurttaşlar çokluğu arasında yer değiştirir. Dolayısıyla birleştirilmiş bir merci, “Devlet’in maddi bir içeriği”6 değildir; bu iki mantık arasındaki yüzleşmenin ve rekabetlerindeki hedefin bizatihi mekânıdır. Tabiatıyla, böyle bir siyasal çehre tarihte köklü bir yenilik değildir — özellikle de kriz döneminde. Bugün kuvvetli bir biçimde tekrar ortaya çıkıvermektedir. Tanım itibariyle istikrarsızdır da. Toplumlarımızı nereye vardıracağını göreceğiz. Esas olarak, kapitalizmin güncel biçiminin evrimine krizin nasıl etki edeceğine bağlı olacak bu.

(Yazı dizisi sürecek. İlk yazıya buradan ulaşabilirsiniz).

Bu metin, 3 Temmuz 2020’de Londra’daki Birkbeck College, Institute for the Humanities’in Londra Eleştirel Teori Yaz Okulu 2020 Sanal Programı’ndaki konferansımın geliştirilmiş Fransızca uyarlamasıdır. Beni ağırladıkları için teşekkür ettiğim AOC tarafından üç bölümde yayınlanacaktır.

Étienne Balibar, Université de Paris-Nanterre eski profesörü (ahlâk ve siyaset felsefesi), halen Londra’daki Kingston University’deki Anniversary Chair of Modern European Philosophy bölümündedir. Aynı şekilde ABD’de (Columbia, UC Irvine), Cezayir, Hollanda, Meksika, Arjantin ve İtalya’da ders vermiş ya da vermektedir.
Eserleri arasında, Lire le Capital (L. Althusser, P. Macherey, J. Rancière, R. Establet ile birlikte) (François Maspero, 1965) ; Race, Nation, Classe. Les identités ambiguës (I. Wal­lerstein ile birlikte) (Editions La Découverte, 1988), ve daha yakında: Des Universels. Essais et conférences, Editions Galilée, 2016 ; Spinoza politique. Le transindividuel, Presses universitaires de France, 2018 ; Libre parole, Editions Galilée, 2018 ; Ecrits I : Histoire interminable. D’un siècle l’autre, Editions La découverte, 2020 ; Ecrits II : Passions du concept, Editions La découverte, 2020.
En çok ilgilendiği konular siyaset teorisi, sosyal bilimler epistemolojisi, felsefi antropolojidir. İnsan Hakları Birliği’nin (Ligue des Droits de l’homme) üyesidir. Aynı zamanda 2017’de Bremen Belediyesi ve Heinrich Böll Vakfı tarafından, siyasal düşünce için verilen Hannah Arendt Ödülü’nü almıştır.

Türkçede yayımlanan eserleri ise şunlar: Althusser İçin Yazılar (çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, İletişim Yay., 1991); Irk Ulus Sınıf (çev.: Nazlı Ökten, Metis Yay., 6. bas. 2017); Marx’ın Felsefesi (çev.: Ömer Laçiner, Birikim Yay. 5. bas. 2014); Dersimiz Yurttaşlık (çev.: Turhan Ilgaz, Kesit Yay., 1998); Spinoza ve Siyaset (çev.: Sanem Soyarslan, Otonom Yay., 2016); Kapital’i Okumak (çev.: Işık Ergüden, Nora Kitap, 2017); Biz, Avrupa Halkı (çev.: Kutlu Tunca, Aralık Yay., 2018); Şiddet ve Medenilik (çev.: Sevgi Tamgüç, İletişim Yay., 2014); Şiddet, Siyaset ve Medenilik (Ahmet İnsel ve Pınar Selek’le beraber, İletişim Yay., 2014).


1 Burada, Pierre Jacquemain yönetiminde Le Diable Vauvert yayınevi tarafından Eylül 2020’de yayımlanacak olan “Bana Bir Pangolin Çiz” (Dessine-moi un pangolin) kitabındaki makalem “L’État, Le Public, Le Commun: trois notions à l’épreuve de la crise sanitaire” (“Devlet, Kamu, Ortaklık: Sağlık Krizi Zamanında Sınanan Üç Mefhum”) başlıklı makalemde daha önce geliştirmiş olduğum fikirleri özetleyip inceleştirerek tekrar ele alıyorum. Bu makalem Mediapart tarafından da yayınlanmıştı (bkz.: https://blogs.mediapart.fr/etienne-balibar/blog/270520/l-etat-le-public-le-commun-trois-notions-l-epreuve-de-la-crise-sanitaire ).

2 Virüsbiliminde araştırma programları için bkz. Bruno Canard’ın tanıklığına bkz.: http://www.sauvonsluniversite.com/spip.php?article8685 .

3 Bununla birlikte, uzun süre elden geldiğince gizli tutulmaya çalışılan hakiki bir kırımın yaşandığı, büyük ölçüde özelleşmiş huzurevleri ve yaşlı yurtlarını ayrı tutmak gerekir. Bir de sığınmacıları ve mahpusları…

4 Almanya’yla karşılaştırmayı ne yerim ne olanaklarım olduğundan burada kenarda bırakmak zorundayım: Bununla birlikte, salgının doruk evresinde bu ülkenin Fransa’ya nazaran bütüne bakıldığında daha iyi olan “performansı”nın nedenleri hususunda, sağlık hizmetlerinin Länder tarafından ademimerkezîleştirilmesinin olumlu etkisi çok vurgulanmıştır. Sosyal mesafeye teşvik ve koordinasyon konusunda federal hükümetin oynadığı rolü engellememiştir bu.

5 Şu yazdığım sırada, Avignon Festivali’nin yöneticisi Olivier Py, Le Monde’da, kriz ve hükümetin kriz idaresinin (ya da daha doğrusu idare edememesinin) tehlikeye attığı kültürde kamu hizmeti’nin sarsıcı ve dokunaklı bir savunmasını edememesinin) tehlikeye attığı kültürde kamu hizmeti’nin sarsıcı ve dokunaklı bir savunmasını yayınlıyor.

6 Kamu hizmeti konusunda büyük Fransız teorisyeni, « dayanışma yanlısı » hukukçu Léon Duguit’nin tanımıyla (1925).

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus