Étienne Balibar- Siyasalın dönüşümü (1): Krizde devre arası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Pandeminin yayılması sürerken, Étienne Balibar “kriz” kavramını üç aşamalı biçimde ele almayı öneriyor. Başlangıç olarak, krizde siyasetin ne hâle geldiğini kendine sorarken, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) devlet ırkçılığına karşı beklenmedik gösterilerin ortaya çıkışını ve “Black Lives Matter” (“Siyahların Hayatı Önemlidir”) sloganının, pandeminin pençesine düşen dünyanın her tarafında yankı uyandırmasının anlamını tanık gösteriyor.

AOC’de yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

Etienne Balibar

Anlama zamanı

Jacques Lacan

Kriz: Yaşamakta olduğumuz genellikle böyle adlandırılıyor. Ama bu ne demek? Kaldı ki, mesleklerimizden, yaşımızdan, cinsiyetimizden ya da ırkımızdan, yaşadığımız ülkeden ve en nihayetinde dünyadaki yerimizden bağımsız olarak herkes için aynı anlamı ifade edebilir mi bu sözcük? Acaba klasik Yunan düşüncesinin krisis’i büyük bir tıp ve siyaset kategorisi hâline getirdiğinden beri sürekli olarak yenilenen önceki tarihsel kullanımların ona yüklediği anlamı bugün de muhafaza etmekte midir?

Hiç kesin değil, ama –hemen burada kayda geçilmesi ilginçtir ki– aralarında, bir karar alınmasını gerektiren âciliyet fikrine bağlı bir benzeşmenin hüküm sürdüğü, kökendeki iki kullanım, bugün tek bir çehrede adeta kaynaşmak zorunda görünmektedir. Bu konferansın hedeflerinden biri, krizin esas itibariyle tamamlanmamış, yani özünde çapraşık bir tecrübe olmasından istifade sağlayarak (ama aynı zamanda bunun riskine de girerek) “kriz” diye adlandırdığımızın ne anlama geldiğini masaya yatırmak olacaktır. Başımıza geleni düşünmeye uğraşmak bizim için esasî ve hayatî bir önem arz etmesine rağmen, Lacan’ın deyişiyle “karara bağlama ânı”nın gelmediği ortada. Bununla birlikte, bu noktayı soyut bir biçimde uzatmak istemiyorum ve daha ziyade, buna ulaşmak için gerekli dolambaçlara saparken bana vazgeçilmez görünen birkaç belirlemeyi ortaya çıkarmayı deneyeceğim.

Her seferinde genel bir soru ile günümüzdeki tekil ve olumsal tecrübemizin belirginleşmesiyle öne çıkan bir hattın hatırlatılmasını birleştirerek, art arda üç noktayı inceleyeceğim. Sondan başlayacağım: ABD’de ve başka yerlerde devlet ırkçılığına karşı beklenmedik gösterilerin ortaya çıkışını ve “Black Lives Matter” (“Siyah Hayatları Önemlidir”) sloganının, pandeminin pençesine düşmüş dünyanın her tarafında yankı uyandırmasına verilebilen anlamı tanık alarak, krizde siyasetin ne hâle geldiğini bilmek. Bunun her şeyi değiştirdiğini söylemiyorum, ama yine de… Bunun devamında, sağlık krizi vesilesiyle yeniden keşfettiğimiz “kamu hizmetleri”nin (elbette özellikle de kamudaki sağlık hizmetlerinin) önemini tartışarak devam edeceğim; sağlık krizi vesilesiyle bu hizmetlerin yeniden keşfedilmesi ve bu konuda herkesin hemfikir olması, göründüğü kadarıyla iki yönlendirici “fikir” arasında, Devlet ve Ortaklık fikirleri arasında ilke ve kural düzeyinde bir karşıtlığı yine de örtmemektedir.

Son olarak, salt ekonomik olmaması ölçüsünde şiddeti daha da büyüyecek ekonomik kriz sorununa doğru döneceğim ve kısmen ortak öncüllerden gelmelerine rağmen birbiriyle çatışan öngörülere konu olan “neo-liberal” kapitalizmin geleceği hususunda eleştirel düşünce çevrelerinde gelişen tartışmayı zikredeceğim. Bu soruların her biri elbette, yeri burası olmayan, karmaşıklıklarına saygılı uzun tartışmaları niyaz edecektir. Bu sorular benim gözümde keyfî biçimde seçilmemiştir, ama bütünü kapsadıkları da hiçbir şekilde ileri sürülemez. Bu konularda tam bir yetkinlikte olduğum bile kesin değil. Ama hepimizin paylaştığı ve sanal “sempozyum”umuzun programını bir nevi dayatan âciliyetten kaçmak istemiyorum. Dolayısıyla, riskleri ve tehlikeleri göze alarak, bazı tahlillerin taslağını çıkarmayı ve bir yorumlama çerçevesi çizmeyi deneyeceğim.

*

Daha önce de birçok vesileyle söylemiş olduğum gibi, şu anda tüm düşünme çabalarımıza ve önermelerimize komuta eden, içinde bulunduğumuz durumda sonunun yakın olmadığını her şeyin bize gösterdiği mutlak belirsizliğin bilinci gibi görünüyor bana. Bu bilinç, tanım itibariyle küresel bir “pandemi”nin bizatihi doğasına uygun olarak şeyleri gezegen çapında görmek istememiz ölçüsünde dayatmaktadır kendini. Dünyada, hemen yakınımızda da çok uzağımızda da (“taşıyıcı” olup olmadığını pek bilmeksizin Çin’den ya da Brezilya’dan birkaç saatte gelinmeye başlandığından beri bu mesafelerin, gerçekten ziyade, simgesel bir anlamı vardır) Kovid-19’un gelişmesi sürüyor, azami noktasına varmadı bile. Bulaşıcılığın şöyle böyle denetim altına alınmış olduğu yerlerde (çoğu zaman çok yüksek bir insanî bedelle), virüs dolaşmaya devam ediyor ve nüksederek kışkırtıyor. Başka yerlerde ise, enfeksiyon tam bir artışta.

Yeniden oluşturulan ya da tahkim edilen sınırların, yayılmakta olan enfeksiyona karşı ancak kusurlu ve geçici engeller teşkil ettiği belli oluyor. İlaçlar ve aşılar (şimdiden haşin bir rekabete ve reklam anonsları yarıştırılmasına mahal veren) görünürde yok hâlâ. Bütün bunlar belirsizliğin ve endişenin sürmesine neden oluyor. Ama belirsizlik de endişe de, çok şiddetli olacağından hiç kimsenin kuşku duymadığı ekonomik krizin (dünyanın bazı bölümleri, bazı etkinlikler ve bazı toplumsal sınıflar şimdiden darbe yemiş durumda), henüz özelliklerinin açığa çıkmamış olmasından geliyor aynı zamanda1.

Özellikle Avrupa’da (Büyük Britanya’yı hâlâ içinde saymaya devam edeceğim), para ve finans politikasında bir sürü “istisnaî” önlemin alınmasıyla (daha sonra döneceğim buna) bu kriz durduruluyor — fakat ne kadarlığına?‍ Ticarî operasyonların kesilmesi ve değer zincirlerinin kopması akabinde çığ gibi yağan “sosyal programlar”ın ve iflasların tehdit ettiği ulusal ekonomiler tarafından bu önlemlerin nasıl taşınabileceği ya da telafi edilebileceği sorunu şimdiden ortalığı kasıp kavuruyor… Bunun bir anlamı da, milyonlarca kimse için, bu sefer varoluş olanakları anlamında, belki kuşku dahi duymadığımız ahlâkî ve siyasal sonuçlarla, yaşamın daha belirsizleşeceğidir. Bütün bu nedenlerden dolayı, örnekleri ortalıkta kaynaşan, “krizi erkenden çözme” alıştırmaları diye adlandırabileceğimiz yaklaşımlara muazzam şüpheyle yaklaşıyorum.

Diğer yandan (ama aslında bu, aynı fikrin daha spekülatif koşullardaki halidir), durumumuzun in tempore reali (gerçek zamanda) her yorumunun, eşzamanlı olarak ortaya çıkan çelişik belirlenmeleri hesaba katması ve bunlar arasındaki çatışmaları yatıştırmaktan sakınması gerektiğine kaniyim. Bir yandan krizi yaşarken, aynı zamanda onun gelişmesini de gözlemlerken; hem yedekteki teorik kaynakları seferber etmeye, hem de bunlardan nasıl yararlanabileceğimizi bizatihi krizden öğrenmeye uğraşırken; zıt yönelimler arasında ne tarafa gideceğini bilmez bir halde buluyoruz kendimizi. Mesela, büyük bir salgın bir toplumu, etkinliklerini askıya almaya ve o toplumun üyelerini evlerine kapatmaya zorladığı vakit (hele tüm dünyayı da zorlarsa) tekrar ortaya çıkıverenin, eski, hatta çok eski bir geçmiş olduğunun ayırdına varıyoruz; tarihçiler ve antropologlar da bunun için bizim tepkilerimizi Kara Veba ya da “İspanyol” Gribi zamanındaki insanların tepkileriyle karşılaştırmaktadır. Karşılaştırma gezegenin her yeri üzerinden yapılır, ama tarihin tüm akışı (en azından Batı tarihinin akışı) üzerinden de yapılır2.

Kriz psikolojimizi derinlemesine etkilemektedir. Durumumuzu nesnelleştirmeye daha da mecbur bırakmaktadır bizi.

Ama aynı anda, sürmekte olan ekolojik felâketin şimdiden geri dönüşsüz biçimde dönüşüme yol açmış olduğu bir bağlamda, pandeminin kökeninin çok muhtemelen “türler arasındaki engeller”in aşılmasında olduğunun, virüsün gezegendeki el değmemiş son alanların tahrip edilmesinin sonuçlarından böylelikle yararlandığının keşfi, bilhassa ziraî ve sınaî prodüktivizmin yol açtığı sonuçlarla varoluşun daha da zorlaşacağı, gelmekte olan bir dünyada şimdiden yaşadığımızı sezdiriyor bize. Bir de bize o dünyanın umumileşmiş “uzaktan çalışma”nın (ve uzaktan bilgilenmenin) dünyası olacağı (en azından bazıları için) söylenmektedir — ki pandemi de bu tür çalışmayı sıkı biçimde teşvik etmektedir… Yani geçmişe bir dönüş mü yaşıyoruz, yoksa geleceğe mi intisap ediyoruz? Bununla birlikte derhal, bu “küresel” olaylar hakkında her hükmün sâfi Avrupalı ve Avrupa-merkezli bir bakış açısı tarafından çarpıtılma riskiyle karşı karşıya olduğunu düşünmek zorunda kalıyoruz.

Afrika’dan bakılırsa, bu arkaizm ve fütürizm bileşimi muhtemelen bu kadar paradoksal görünmez; çünkü ölümcül zoonosis’lerin [tür sınırlarını aşarak hayvanlardan insanlara geçen hastalık yapıcılar – Ç.N.] gelişmesi Afrika’da yeni bir şey değildir ve zaten uzun zamandır yaşanan bu tecrübe, o kıtada, tıbbî donanımın sefilliğine rağmen, bir ahaliyi koruma yolları hakkında bizim elimizde olmayan bir kolektif bilgi geliştirmiş gibi. Hiç şüphesiz kriz yerel ve kültürel farklılıkları silmiyor; ama Bruno Latour’un diyebileceği gibi söylersek, küresel bulaşıcılıklar ile bölgelerin yarattığı sonuçları şiddetli bir biçimde üst üste bindiriyor. Son olarak da milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı tepkilerinin, sınırları ve güzergâhları yeniden şekillenen “hemcinsimiz”le komşuluk ve dayanışma duygularının yoğunluğunda tökezlediklerini görüyoruz. En nihayetinde (buna sonuç bölümünde dönmeyi deneyeceğim), kriz biz insan öznelerinin psikolojisini derinlemesine etkiliyor; savunmasızlık bâdiresini, karşılıklı bağımlılığın ve uyuşmazlıkların bâdiresi hâline de getiriyor. Fakat durumumuzu nesnelleştirmeye de o kadar mecbur ediyor bizi.

Özel olarak da, birbirimizi bir ve aynı insan türü’nün üyeleri gibi görmeye yöneltiyor: Bu mefhum sonunda iyiden iyiye bir manevi varlığa ya da genetik mirasımızın soyut bir benzerliğine işaret eder oldu; gerçekten de birleştirilmiş bir ahali’ye ya da bir çokluğa işaret etmeye vardı. Bununla birlikte, bu çokluğun siyaseti ve etiği, dolayısıyla da kendi kendini ne şekilde yönetmesi ya da çıkarına olarak kendini evrensel ya da küresel herhangi bir otorite tarafından yönetilmeye bırakması gerektiği, bütünüyle bir muamma olarak kalmaktadır3. Bu öncülleri aklımda tutarak, şimdi başta belirttiğim üç sorunu sırayla ele almayı deneyeceğim.

1. Siyaset beklenmediği şekilde dönüyor

Hemen söyleyeyim; benim için ABD’de, George Floyd’un öldürülmesinin akabinde Siyah yurttaşların kurbanı oldukları polis şiddetine ve cezalandırılmayan cinayetlere (devletin örtbas ettiği) karşı, dilini ve dürtüsünü “Black Lives Matter” hareketinin sağladığı isyan, yerel hiçbir tarafı olmayan bir olaydır. Günümüzdeki en anlamlı toplumsal hareketlerden biri olmakla kalmayıp, sağlık krizini ve bunun ortak yaşam mekânımız üzerindeki aksitesirlerini anlama tarzımızı gerçek zamanda tamamen değiştiregelen bir olaydır.

Benim dilimde (üzerinde tekelim bulunmayan) bu hareket bir ayaklanma’nın karakterine sahiptir: Sıradan yurttaşların, kurumlarda ve temsil mekanizmalarında kök salmış dayanılmaz bir toplumsal düzene karşı, toplumun tesisinde köklü değişiklikler (hem “mânevî” hem “maddî”) talep etmek için kitle hâlinde başkaldırısı. Artık kuşaktan kuşağa, kimi yurttaşların sistem ve “yönetişimsellik” tarafından başkalarının horgörüsüne ve şiddetine maruz bırakıldığını görmek istemiyorlar. Bu isyan, yol aldıkça belirginleşen hedeflerine erişemeyebilir elbette; haşin bir biçimde bastırılabilir: Başka etkenlerle birlikte, bizatihi krizin gelişmesinin yaratacağı şartlara bağlı olacak bu. Ama bu isyanın gücü, yerleşik temsilleri ve uygulamaları paramparça etti. Amerikan uygarlığının tarihinde bir 2020-öncesi ve bir 2020-sonrası olacağı (ve bütün dünyayı etkileyeceği) kesin. Harekete katılanların, sözcüğün tarihsel ve siyasal anlamında “âsîler” olduğunu bunun için söylüyorum.

Bunun birçok veçhesi bizi hemen etkilemeli. İlki, bu hareketin esasen şiddete başvurmayan karakteridir (zira polisin gaddarlıklarına cevaben gösteriler sırasındaki bazı gaddarlıkları, bunları kitlesel biçimde kınayan hareketin bir parçası telakki etmiyorum; özellikle de kişilere karşı şiddet uygulamalarıyla karşılaştırılması yakışıksız, maddi mülklere verilen tahribatı ve “yağmalar”ı gaddarlık telakki etmiyorum). Birkaç yıl önce kullandığım bir terminolojiyle, bu yurttaş (civique) hareketinin aynı zamanda bir medenîlik (civilité) ispatı da olduğunu söyleyeceğim; çünkü gayesi, polis güçlerinin Siyahlar’a, daha genel olarak da beyaz olmayanlara karşı ölümcül eylemlerinin cisimleştirdiği sistemli şiddetin önünü başka yollarla kesmektir.

Bernard Harcourt’un tahlillerini izleyerek burada, Amerikan polisinin askerîleşmesinin son dönemde yeni derecelere ulaştığını hatırlatabiliriz: Bunun içindir ki, göstericilerin yaptığı, ırkçı polis birimlerinin “fesh” edilmesi çağrısı (köleciliğe karşı tarihsel mücadeleye havale eden abolition ([köleliğin] kaldırılması) sözcüğüyle dile getirilmektedir artık), aynı zamanda daha genel olarak tüm toplumdaki eşitsizlikler ve ayrımcılıklarla somutlaşan aşırı şiddet yapılarını hedef almaktadır 4. Benim varsayımım, bu medenîlik ya da şiddete başvurmama politikasının, her tarafta yapısal şiddet görülen günümüz dünyasındaki en devrimci politikalardan biri olduğudur.

Ama hareketin başka yönlerinin devrimci bir kapsamı vardır. Toplumlarımızı, sömürgecilikten ve kölecilikten ayrılmaz olan kendi tarihlerini, büyük anlatıları ve resmî simgeleri, eğitimdeki göndermeleri ve “yerleşik” iktidar ilişkilerinin ve hiyerarşilerinin meşruluğunu tekrar incelemeye zorlaması anlamında (tıpkı feminizm gibi), birçok yönüyle 60’lı yıllarda (“68”) dünyanın her tarafındaki dalgayı düşündüren bir “kültürel devrim” söz konusudur enikonu. Burada tamamen doğal olarak hareketin halktaki (populaire) boyutuna geçiyoruz (“popülist” demiyorum): İsyan özgül olarak ırksal baskıyı hedef alıyor, dolayısıyla öncü gücü de doğal olarak artık bu duruma tahammül etmeyen Afrika kökenli Amerikalı gençlik oluyor; ama Beyaz-olmayanlar kadar Beyazlar’ı da (gerçekte, her renkten ve çok değişik toplumsal tabakalardan bireyleri) bir araya getirip seferber ediyor. Ortaya bir halk çıkarıyor.

Bir de (68’le aradaki bir diğer benzer unsur) Amerikan sınırlarının ötesinde de “bulaşıcı” olduğu ortaya çıkıyor bunun; her tarafta coşkuya yol açıyor ve kendi tarihsel özgüllükleri olmakla birlikte (Adama Traoré vakasının simgesel bir biçimde George Floyd vakasıyla paralel görüldüğü, ABD örneği kadar çatışmalı olan Fransa örneğini düşünüyorum elbette; kimileri bunu bir istismar olarak gördüler, fakat bence, boyut farklılığını gözden kaçırmazsak bu paralelliği kurmak meşrudur), benzer durumlar yaşanan dünyanın başka yerlerinde de ona öykünülmesine kışkırtıyor. Bütün bunların yanlış olmadığı, ama pandemiyle bağının aslında bir tesadüf sonucu olduğu söylenecek: ABD’deki (ve başka yerlerdeki) ırk çatışmasının çok daha eski başka sebepleri olduğu ve pandeminin dramatik karakteriyle ona eninde sonunda daha büyük bir mânevî ve siyasal yankıya yol açma fırsatı sağladığı söylenecek. Amerikalı Siyahlar bir nevi, görünür şekilde, “iki ölüm arasındaki bölge”de buldular kendilerini5. Belki, ama daha sıkı bir bağlılaşımın teşhis edilebileceğine inanıyorum. Bunun için iki kanıt vereceğim:

İlkin, krizle isyanın eşzamanlılığının bizatihi krizdeki derin bir antropolojik yapı’yı fâşettiğini söyleyebiliriz. Hemen gördük –“Hepimiz eşit ölçüde tehdit altındayız, dolayısıyla birlik içinde, hatta oybirliğiyle cephe olmalıyız” tipindeki beyanlara rağmen– bu kitlesel olayda (istatistikî ve sosyolojik tahlil tarafından da artık doğrulandığı gibi) sağlık krizinin bütün insan gruplarını aynı şekilde etkilemediğini kitlesel olarak saptadık : Bilakis, her türden ekonomik, bölgesel, meslekî eşitsizlikleri, ve bilhassa cinsiyet ve ırk eşitsizliklerini saptadık (bu eşitsizlikler birbirinden bağımsız değildir, fakat sistemli bir biçimde “kesişirler”).

Pandemi sisteme itiraz hareketlerinin bir “federasyon altında” birleşmeleri ya da aralarında “eşdeğerlik zincirleri” kurmaları lüzumunun duyulduğu şartları yaratıyor.

Virüsün bulaşıcılığının ve öldürücülüğünün toplumsal konumun belirleyiciliğinde “eşlik eden hastalıklar”a (comorbidités) bağlı olmasından ileri geliyor bu; eğreti yaşam koşullarına, yoksulluğa, bazı mesleklerle iştigale, kentteki sürülmüşlüğe işaret eden hastalıklar bunlar. İlkesel meşruluğuna burada karşı çıkmanın söz konusu olmadığı, koronavirüsün virülansını “durdurmak” ve “etkisiz hâle getirmek” için ahaliye dayatılan koruyucu önlemlerin bütün gruplara aynı şekilde uygulanmaması ve onları eşit biçimde korumamasından da ileri geliyor bu durum 6. Hatta bu önlemler, var olan “yapısal” ayrımcılıklara “konjoktürel/duruma özel” yeni ayrımcılık biçimleri katma eğiliminde.

Nüfusun bir bölümü “evlerine kapanıp” uzaktan bağlantıyla çalışırken, çalışmaya ve riske maruz kalmaya zorlananlar kimler? Hastabakıcılar, çöp toplayıcılar, aşçılar, evlere sipariş servislerinde çalışanlar, temizlik görevlileri… ki büyük kısmı ayrımcılığa maruz kalan azınlıkların mensubudur. Virüsün daha kolay dolaştığı, iç içe yaşanan sağlıksız meskenlerde kim oturuyor? Aynı insanlar elbette. Burada hiç basit bir istatistik hâdisesi görmüyorum (koronavirüsten ölen Siyah Amerikalılar’ın oranının nüfusun artakalanının dört misli olduğu bilinmektedir). Daha ziyade, gözlerimizin önünde, farklı toplumsal eşitsizlik tipleri ve derecelerinin “eğreti yaşamlar”a (Judith Butler) dönüştüğünü ve hastalıkla, ölümle, varkalmayla ilişkisinde insanlık durumunu alt-bölümlere ayırageldiği’ni söyleyeceğim.

Bunu başka bir yerde, antropolojik farklılık diye adlandırdım (insanlık ile diğer türler arasındaki farklılık anlamında değil; insan türünün bağrında, hem silinmesi hem haklı gösterilmesi mümkün olmayan bir farklılık anlamında). Üstelik ırksal ayrımcılıkların (ya da neredeyse ırksal: Hindistan’daki Müslümanlar’ın durumunu düşünelim) zaten bu anlamda antropolojik farklılıklar oldukları açıktır; öyle ki, krizin sağlıkla, ekonomiyle ve antropolojiyle ilgili veçheleri birbirine aracılık eder ve kendi kendine ayakta duran tek bir süreç doğurur.

İkinci olarak, sağlık krizi vesilesiyle, yerine göre çok muhtelif derecelerde olsa bile bu süreç, kamu sağlığı (ve de başka sosyal hizmetler: buna hemen geleceğim) konusunda yetersiz bir yönetimselliği fâşetmektedir7. Genel izlenim (ki bana haklı görünüyor), en azından bizim ülkelerimizde, bu krizin kökeninin neo-liberal politikalarda ve bu politikaların “68 ânı” sonrasında bizatihi kapitalizmde yol açtığı dönüşümde bulunduğudur; çünkü hedefleri, hem aşırı-bireyselleşmiş ve aşırı rekabete dayalı bir “insanî sermaye”yi maksimize etmek maksadıyla sosyal güvenlik sistemlerini ve sosyal hizmetleri gördükleri yerde dağıtmak, hem de nâmevcut ya da nüve hâlinde oldukları yerlerde gelişmelerini engellemek olmuştur (Margaret Thatcher’ın “toplum diye bir şeyin olmadığı”nı tekrarlamaktan bıkmaması, açıkça, ona vücut veren kurumları dağıtmak gerektiğini söylemekle aynı kapıya çıkmaktadır…).

Her halükârda bu politikalar her şeyi vahimleştirmiştir. Bunun açığa çıkması ise derhal bir düşünme çabasına ve siyasal sonuçlara yol açmıştır: Pandeminin, sisteme karşı itiraz hareketlerinin bir “federasyon altında birleşmeleri” (Fransa’da Ludivine Bantigny ve diğerleri tarafından başlatılan çağrıdaki gibi (bkz.: https://www.politis.fr/articles/2020/05/se-federer-41956/ ) ya da Ernesto Laclau’nun deyişiyle, aralarında “eşdeğerlik zincirleri” kurulması için gerekli (ama elbette yeterli olmayan) koşulları yarattığını düşünebiliriz. Bu da paradoksal bir biçimde, bireycilik ve teknokratik yönetişimin yükselişi tarafından “demokrasi-sonrası”na geçmiş ya da “apolitikleşmiş” olduğu söylenen bir toplumun yeniden siyasallaşmasında belirleyici olmaktadır.

Barışçı bir başkaldırı gözüyle bakmamızı önerdiğim Amerikan kökenli ırkçılık-karşıtı hareket bunun bir örneğidir. Elbette başka hareketler de vardır (bunların içinde ise, yine görülmesi gereken, gençliğin uluslar-ötesi ekolojik hareketi); fakat antropolojik belirleyiciliklerin (yaşamla ve ölümle ilişkilerimizin farklılığı ve belirsizlik) varoluş şekillerindeki bozulmaya karşı toplumsal protestolarla ve otorite ile yönetim şeklinin dönüşümü talepleriyle burada buluşması çok anlamlıdır.

(sürecek)

Bu metin, 3 Temmuz 2020’de Londra’daki Birkbeck College, Institute for the Humanities’in Londra Eleştirel Teori Yaz Okulu 2020 Sanal Programı’ndaki konferansımın geliştirilmiş Fransızca uyarlamasıdır. Beni ağırladıkları için teşekkür ettiğim AOC tarafından üç bölümde yayınlanacaktır.

Étienne Balibar
Étienne Balibar

FİLOZOF

Étienne Balibar, Université de Paris-Nanterre eski profesörü (ahlâk ve siyaset felsefesi), halen Londra’daki Kingston University’deki Anniversary Chair of Modern European Philosophy bölümündedir. Aynı şekilde ABD’de (Columbia, UC Irvine), Cezayir, Hollanda, Meksika, Arjantin ve İtalya’da ders vermiş ya da vermektedir.
Eserleri arasında, Lire le Capital (L. Althusser, P. Macherey, J. Rancière, R. Establet ile birlikte) (François Maspero, 1965) ; Race, Nation, Classe. Les identités ambiguës (I. Wal­lerstein ile birlikte) (Editions La Découverte, 1988), ve daha yakında: Des Universels. Essais et conférences, Editions Galilée, 2016 ; Spinoza politique. Le transindividuel, Presses universitaires de France, 2018 ; Libre parole, Editions Galilée, 2018 ; Ecrits I : Histoire interminable. D’un siècle l’autre, Editions La découverte, 2020 ; Ecrits II : Passions du concept, Editions La découverte, 2020.
En çok ilgilendiği konular siyaset teorisi, sosyal bilimler epistemolojisi, felsefi antropolojidir. İnsan Hakları Birliği’nin (Ligue des Droits de l’homme) üyesidir. Aynı zamanda 2017’de Bremen Belediyesi ve Heinrich Böll Vakfı tarafından, siyasal düşünce için verilen Hannah Arendt Ödülü’nü almıştır.

Türkçede yayımlanan eserleri ise şunlar: Althusser İçin Yazılar (çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, İletişim Yay., 1991); Irk Ulus Sınıf (çev.: Nazlı Ökten, Metis Yay., 6. bas. 2017); Marx’ın Felsefesi (çev.: Ömer Laçiner, Birikim Yay. 5. bas. 2014); Dersimiz Yurttaşlık (çev.: Turhan Ilgaz, Kesit Yay., 1998); Spinoza ve Siyaset (çev.: Sanem Soyarslan, Otonom Yay., 2016); Kapital’i Okumak (çev.: Işık Ergüden, Nora Kitap, 2017); Biz, Avrupa Halkı (çev.: Kutlu Tunca, Aralık Yay., 2018); Şiddet ve Medenilik (çev.: Sevgi Tamgüç, İletişim Yay., 2014); Şiddet, Siyaset ve Medenilik (Ahmet İnsel ve Pınar Selek’le beraber, İletişim Yay., 2014).


1 Adam Tooze : « We’ve never seen a shock like this on this scale, of this suddenness, of this sharpness, and this generality across the entire world economy. » (The Bridge söyleşisi [bkz. : https://www.mercatus.org/bridge/podcasts/06012020/adam-tooze-dollar-dominance-eurozone-and-future-global-finance ], 01/06/20).

2 Pandeminin başlamasından az sonra yayınlanan çok ilginç bir incelemede, Jérôme Baschet (Ortaçağ tarihi uzmanı ve Chiapas’taki “Zapatistalar”ın sadık bir yol arkadaşı), Conquistadores tarafından getirilen “Avrupa” tohumlarının Amerika kıtası ahalileri üzerindeki soykırımsal sonuçlarını da zikretmektedir: « Qu’est-ce qu’il nous arrive ? Beaucoup de questions et quelques perspectives par temps de coronavirus », Lundimatin, 13 Nisan 2020 (bkz.: https://lundi.am/13-avril ).

3 Monique Chemillier-Gendreau’nun kasten « ütopik » önerileri için bkz.: Pour un Conseil mondial de la Résistance [“Bir Dünya Direniş Konseyi İçin”], éditions Textuel, 2020.

4 Bernard Harcourt, The Counterrevolution: How Our Government Went to War Against Its Own Citizens, Basic Books, 2018.
Ülkeden ülkeye derece farkları vardır; ama polisin askerîleşmesi eğilimi her yerde saptanmaktadır; Fransa’da da, silahlanma ve göstericileri bastırma taktikleri düzeyinde görülmektedir bu.

5 Lacan’ın Antigone yorumundan alıyorum bu deyişi : Bkz. Jacques Lacan, Le Séminaire (VII) : L’éthique de la psychanalyse (1959-1960), éditions du Seuil, 1986.

6 Şurada ya da burada tesis ya da ilan edilmiş (Fransa’da bunun yurttaş çoğunluğu tarafından göründüğü kadarıyla pasif bir biçimde kabul görmemesi, belki de ilke bakımından itirazdan ziyade kolaylığa bağlıdır), mümkün bulaşıların “izini sürme” maksadıyla yer değiştirmelerin ve bireysel temasların bilişime dayalı usûllerle denetlenmesinin, temel özgürlükler için kalıcı bir tehdit oluşturup oluşturmadığı sorusu üzerine –hâlâ süren– hararetli tartışmalara bu yazıda girmeyeceğim. Yine de iki kelimeyle özetlersem: Toplama kampı sistemleriyle yapılan abartılı karşılaştırmalara karşıyım, ama pandemiden istifade edilerek, zaten bazı sektörlerde ve bazı ülkelerde daha çok ilerlemiş olan bir “denetim toplumu”na giriş fikrini (Deleuze) çok ciddiye alıyorum.

7 Çok farklı derecelerde: Bu tespit, Avrupa ve Latin Amerika’daki “popülist” ya da “illiberal” rejimler gibi, yaşadığımız “çoğulcu demokrasiler” için de (âcil durum ilan edilmesine rağmen, belki de onun sayesinde), Ortadoğu’daki “teokrasiler” ve askerî diktatörlükler için de, veya Başkan Trump’ın git gide daha çok kaosa yol açan otokratik rejimi için de geçerli görünüyor bana: Göründüğü kadar, bunun karşı-örneği, doğrulamak kaydıyla, Asya ve Alman “disiplin”i olmuştur. Ahalinin bölge bölge sıkı bir gözetim altına alınmasıyla virüsün durdurulduğu Çin, hem en karmaşık hem de en muamma dolu vakayı temsil etmektedir, çünkü orada olup bitenlerin tamamına erişilememektedir. Avrupa’da ve ABD’de bu ülke hakkındaki tasavvurumuzun “oryantalist” önyargılarla dolu olduğuna kuşkum yok; ama epistemolojik kalıbı tersyüz ederek koronavirüs krizinin “Doğulu otoriter rejimler”in etkililik anlamında, dolayısıyla output legitimacy [çıktı meşruiyeti] anlamında “Batı demokrasileri” karşısındaki üstünlüğünü kanıtlamakta olduğunu açıklayan kimilerine katılmaya hazır değilim. (Bkz.: Eugénie Mérieau, “Le prisme orientaliste de la gestion du coronavirus par l’Occident”, AOC, 6 Temmuz 2020.)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus