Etienne Balibar: “Ne riskler karşısında ne de alınan önlemlerde eşitiz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Marksist filozof günümüzdeki sağlık kriziyle ve gelmekte olan ekonomik ve toplumsal krizle yüzleşmeyi sağlayan bir düşünce kurdu. Kısa süre önce yayımlanan toplu eserlerinin ilk iki cildi buna tanıklık ediyor.

Le Monde’dan Jean Birnbaum’un Etienne Balibar ile yaptığı ve 22 Nisan 2020’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Filozof Etienne Balibar, 5 Mart’ta Paris’te. JEAN-LUC BERTINI / PASCO

Yurtdışında en çok yorumlanan Fransız aydınlardan biri olmasına rağmen, Etienne Balibar (doğumu 1942) ağırbaşlı alçakgönüllülüğüyle ayırt ediliyor. Toplu eserlerinin ilk iki cildi, “Bitmeyen Tarih” ve “Kavram Tutkuları” buna tanık. Bu ciltlerde, kendine sorduğu soruların (evrensel, sınır, ırkçılık, şiddet üzerine) şaşırtıcı çeşitliliğinden başka, düşünme çabasını daima dünyanın her tarafındaki çağdaşlarıyla içten bir diyalog olarak kavramış bir filozofun cömertliğini de buluyoruz. Küresel bir krizin başladığı sırada, bu sınırsız filozofla söyleşi:

Sizin gibi Marksist politik kültürün derin etkisini taşıyan bir insan günümüzdeki pandemiyle nasıl yüzleşiyor? Toplumsal mesele virüs meselesi tarafından defedilmiş mi oluyor?

İşte güzel bir alternatif, neredeyse bir lise bitirme sınavı konusu! Benim için, “virüs meselesi”nin en çarpıcı tarafı elbette beraberinde getirdiği acılar, ama bütün ulusal ya da toplumsal engelleri kateden bağışıklık meselesine yüklediği âciliyet de var.

Fakat bir başka kesişme noktası daha var: Toplumlarımızın pandemi karşısında farklı düzeydeki kırılganlıkları. Ne riskler karşısında ne de alınan önlemlerde eşitiz. Dramatik biçimde azgınlaşan eşitsizlikler antropolojik farklılıklara dönüşüyor; yani insan türü içinde çatlaklara.

Pandeminin yol açtığı kayıplar arasında, “Yazılar”ınızın ilk cildinde zikrettiğiniz o duygu var: Tarih bitmedi, sürüyor, ama politikayı boğarak…

Kelimenin güçlü anlamında politika artık olmasa da geçerdi zaman … Fakat bizim zaman kavrayışımız değişiyor. İnsan çağı (anthropocène) fikri ve onun habercisi olduğu tahribatla beraber, tarihsel zamanla jeolojik zamanın birbirinden ayrı olmadığının bilincine varıyoruz. 19. ve 20. yüzyıllarda iklimle biyoloji, ekonomistlerin “dışsallıklar” (externalités) diye adlandırdığının parçasıydı. Tarihin ve politikanın bu kaynaşmasından elimizde bir şey kalsın istiyorsak, o zaman politikanın bir biyopolitika ve bir kozmopolitika haline gelmesi gerek.

Ama Makyavel [Machiavelli, 1469-1527] gibi konuşursak: Daha yeni başlamış olan krizde, “üsttekiler” sadece idare etmekle yetinemiyorlar, stratejilerinde ve söylemlerinde en azından görünür kopuşlara gitmeleri gerekiyor.

“Sınırların kapatılması da söz konusu olsa, evlere kapanma ve “riskli nüfus kesimleri”nin izlenmesi de söz konusu olsa, hiçbir kolektif koruma stratejisi masum değildir. Bir toplumun ne şekilde ‘savaşta’ olmak istediği, bu bir virüse karşı savaş bile olsa, demokrasiyi ortaya sürer”

“Alttakiler”e, yani genel olarak yönetilenlere gelince, eylem kapasiteleri şu anlığına fevrî tepkilere indirgenmiş görünüyor. Halbuki sağlık krizi ekonomik ve toplumsal krize, bir de değerler çatışmasına dönüşeceği ölçüde, git gide daha az söz konusu olacak bu. Uygarlık olarak ve kaynak olarak demokrasinin kaderi ise, üsttekilerle alttakiler arasındaki diyalektiğin alacağı biçimle belli olacak.

Bir “biyopolitika” çağrısında bulunuyorsunuz. Filozof Jacques Derrida [1930-2004], savunma kaynaklarını kendine karşı yönelterek kendi kendini yok eden bir bedeni nitelemek için, tıbbî bir terim olan “özbağışıklık” (auto-immunité) terimini yeniden kullanıma sokmuştu…

Derrida bu mefhumu, Amerikan yönetiminin 11 Eylül 2001’deki saldırıya, bir organizmanın bulaşıcı etkenlere karşı kendini savunmasında hayal gücüne doğrudan başvuran bir tür şüpheliler kanunu çıkararak tepki gösterme şekli hakkında kullanmıştı. Benim gözümde onun söylemek istediği, olduğu haliyle demokrasinin kendi kendini yok etmeye yönelmediği, fakat güvenlikçi usûllerin demokrasi için ölümcül olduğudur.

Kendi payıma, demokrasinin ana hatlarından birinin, sınırların kapatılması da söz konusu olsa, “riskli nüfus kesimleri”nin izlenmesi de söz konusu olsa, hiçbir kolektif koruma stratejisini masum görmeme bilinci olduğunu söylerdim. Bir toplumun ne şekilde “savaşta” olmak istediği, bu bir virüse karşı savaş bile olsa, demokrasiyi ortaya sürer.

Sağlığın uğradığı âfet aynı zamanda özgürleşme beklentilerini de boğuyor gibi. “Bugün, dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay” diye kaydediyor Amerikalı kuramcı Fredric Jameson. Buna ne denir?

Buradaki en önemli kelime “tahayyül”; zira hem bir âciliyeti hem de içsel bir zorluğu îmâ ediyor. Kapitalizmin sonunu tahayyül etmek devrim umutlarının devindirici gücüdür. Bunu hep tahayyül ettik; ama ürküntü ve vaat yüklü büyük bir dinî konu olan “dünyanın sonu” gibi değil; şu dünya’nın, yani tahakküm ilişkileri dünyasının sonu olarak tahayyül ettik.

“Bugün üzerinde bütün politik sorunların açığa çıktığı gaddarlık zemini, ve bunun yol açtığı umutsuzluk ve isyan duyguları, bizi bir politikadan ziyade bir sisteme havale ediyor. O sistem, kuralı sadece emeği sömürmek ve kârları artırmaktan ibaret olmayan, aynı zamanda bakımın, yardımlaşmanın ve nihayet yaşamın aleyhine biçimde, en mahremleri de dahil olmak üzere tüm insan faaliyetlerini muhasebeleştiren, kârlılaştıran, metalaştıran neo-liberal kapitalizmdir.”

Oysa şimdi pandeminin de eklendiği çevre felâketi, birçok bakımdan trajik olan üçüncü bir perspektif açıyor; ama trajedi mukadder değildir, zorunluluk ile inadın çatışmasıdır; Camus’nün Sisyphos’udur…

“ ‘Her şey eskisi gibi sürsün’ hele: Asıl felâket odur işte” diyordu, sizin de sık sık andığınız bir yazar olan Walter Benjamin [1892-1940]. Devrim düşünü oluşturan o “Hiçbir şey önceki gibi olmayacak” güdüsü, şimdi de sağlıkla ilgili kâbuslarımıza mı musallat oluyor?

Bugün tek bir şeyden emin olabildiğimizi söylemek isterim: Tarih önceden olduğu gibi devam etmeyecek. Ama bu dönüşüm ancak genel olarak öngörülebilir, içeriğini bilmiyoruz.

Özellikle de, geleceğin bize birbiriyle bağdaşmaz alternatifler, birbirine zıt yönetim sistemleri ve insanî değerler sunmasına hazır olmamız lâzım. Bunlar arasındaki çelişkinin uygarca, demokratik yollarla hallolmasını ummak gerek; diktatörlük ya da gaddarlık yolundan gidilirse, bizi aynı felâket düzenine geri döndürür.

Fiilen gezegenimiz üzerinde gezinen tehditlerin biri de sizin “gaddarlık politikası” diye adlandırdığınız şeyin zaferi değil mi?

Başkalarından sonra, Makyavel’in gaddarlık gösterisi içeren bir “hükümdarlık” eylemi hakkında nasıl bir fikri olduğunu tasvir ettim. Bizzat Makyavel için de bu politikanın bütünüyle denetlenebilir olmadığı anlaşıldığında gün ışığına çıkan trajik boyut hakkında kendime sorular sordum. Onda en azından bunun keskin bir bilinci vardı; aşırı şiddeti bir tahakküm ve iktidar dayanağı olarak gören irili ufaklı “Makyavelistler”in durumu ise böyle değil.

Ama burada, fütursuz, araçsallaştırılmış, rasyonelleştirilmiş bir gaddarlıktan bahsediyoruz. Bugünkü durumun müthiş gaddarca olduğunu söylediğimizde tam olarak bu söz konusu değil. Ölenler ve yakınları, komşuları ve dostları için gaddarca. Bütün “gözden çıkarılabilir insanlar” için, tabir caizse ölmeleri tercih edilenler için ise, daha da gaddarca bu.

Bu gayri şahsî/anonim gaddarlığın ardında, elbette yönetim uygulamaları var; en azından ihmalleri ve kusurları sebebiyle içimizden “câniyâne” diye adlandırmak gelen tercihler ya da tercih boşlukları var. Ama bugün bütün politik sorunların açığa çıktığı gaddarlık zemini ve bunun yol açtığı umutsuzluk ve isyan duyguları, bizi bir politikadan ziyade bir sisteme havale ediyor. Politikalarıyla kendini ele veren bir sistem diyelim buna. O sistem, kuralı sadece emeği sömürmek ve kârları artırmaktan ibaret olmayan, aynı zamanda bakımın, yardımlaşmanın ve nihayet yaşamın aleyhine biçimde, en mahremleri de dahil olmak üzere tüm insan faaliyetlerini muhasebeleştiren, kârlılaştıran, metalaştıran neo-liberal kapitalizmdir.

Neo-liberal kapitalizmin kendinden önce gelenlerden daha az değil, bilâkis daha fazla “devletleşmiş” olduğu konusunda ısrar ediyorsunuz. Günümüzdeki kriz bunu teyit etme imkânı veriyor mu?

Kriz ilerledikçe, bu devlet sorunu daha da merkezî diyorum kendime. Yaşamakta olduğumuz deneyimler ışığında bu sorunu masaya yatırmamız gerek.

Kapitalist ekonomi dünyanın hiçbir yerinde devletin mâlî, baskıcı, düzenleyici, onarıcı, uyarlayıcı müdahalesi olmadan yapamıyor. Aslında yalnızca kendi mantığıyla yaşayamayan bir kapitalizm olan neo-liberalizm söz konusu olduğunda daha da geçerli bu: En azından bizim ülkemizde, 20. yüzyıldan devralınmış bir sosyal ekonomiyi “özelleştiren” ve “kârlılaştıran” bir kapitalizm bu. Öyleyse, bugün devletin bir “dönüş”ünden söz edildiğini işittiğimizde, öncelikle neo-liberal kapitalizmin öbür yüzünün kendi ideolojisine karşı çıkmakta olduğu anlamına geliyor.

“Şu anda dönmekte olan devlet, bütçe ve para devletidir; kamu hizmetlerinin ‘patron’u olan devlettir; aynı zamanda da bunların toplumsal talebe uydurulmasının kefilidir. Müdâhalecidir, pederşâhîdir, potansiyel olarak otoriterdir, gerek gördüğünde de ayrımcıdır. Fakat kamu hizmeti mefhumu bu dikey mantıklara hapsedilemez ve git gide daha az yapılabilecektir bu”

Ama devamı hayli çatışmalıdır. Şu anda dönmekte olan devlet, bütçe ve para devletidir; kamu hizmetlerinin “patron”u olan devlettir; aynı zamanda da bunların toplumsal talebe uydurulmasının kefilidir. Müdâhalecidir, pederşâhîdir, potansiyel olarak otoriterdir, cumhuriyetçi geleneği olan bir ülkede zor olsa bile gerek gördüğünde de ayrımcıdır. Fakat kamu hizmeti mefhumu bu dikey mantıklara hapsedilemez ve git gide daha az yapılabilecektir bu. Bu kamu hizmeti, şu anda lüzumunu duyduğumuz haliyle, sağlık gibi ulusal eğitimi de işe katarak düşündüğümde (ki bu ikisi bir kez daha bütün toplumsal dışlamalar için pansuman hizmeti görüyor), devletin kendine mal etme iddiasında bulunamadığı bir katılım, hatta bir fedakârlık, medenî sorumluluk ve ortak vicdan içerir.

Neo-liberalizme direniş bu sahada kök salacaktır. Dolayısıyla soyut bir biçimde ve lâfta “devlete karşı” olmayacaktır; ama başka projeler karşısında bir devlet yönetişimi ve devletle ilişki projesini yansıtacaktır. 

“Belki asla! Belki yarın! Ama bugün olmadığı kesin!” diyor zikrettiğiniz Carmen şarkısı. Sizin umut ettiklerinizin kabından çıkması için de geçerli mi bu?

Fransız operasının fantazmlar kurduğu bir İspanya’dan bahsediyorsunuz bana; ben de size Verdi’nin o direniş şarkısı Nabucco’yla cevap vereceğim. Şu sıralar, bütün İtalyan solunun sanal bir mitingle kutlamaya hazırlandığı “kurtuluş günü”nün arifesinde, ben de onlara katılmayı deneyeceğim: “Va, pensiero…” (“Git, düşünce; altın kanatlarla / Git yamaçlara, kon tepelere / Orada bizim toprağımızın tatlı havası / Ilık ve yumuşak kokar…)

Balibar’ın sözünü ettiği şarkıyı dinlemek için tıklayınız.

Balibar’ın son iki eseri:

Histoire interminable. D’un siècle l’autre. Ecrits I (“Bitmeyen Tarih. Yüzyıldan Yüzyıla. Yazılar I”) ve Passions du concept. Epistémologie, théologie et politique. Ecrits II (“Kavram Tutkuları. Epistemoloji, Teoloji ve Politika. Yazılar II”), Etienne Balibar, La Découverte, « L’horizon des possibles », 308 s. ve 276 s., 22 € ; e-kitap: her biri 16 €.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus