Étienne Balibar- Neo-liberal kapitalizmin sonu mu? (3): Krizde devre arası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Krizde siyasalın dönüşü” onun peşinden de “Devlet ile ortaklık mantıkları arasındaki gerilimin dönüşü” sorunundan sonra, filozof Étienne Balibar bu üç makalelik diziyi ekonomik sorunla bitiriyor. Sağlık krizinin akabinde devasa boyutlarda bir ekonomik kriz, muazzam toplumsal ve jeopolitik aksitesirlerle sökün ediyor. Bunların ancak benzeri görülmemiş çözümler hayata geçirmek şartıyla çözülebileceğini söylüyor.

AOC’de yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

Etienne Balibar

Tartışılan sorunları ve bakış açılarını, önceden olduğundan da fazla basitleştirmek, örtmek gerekecek burada. Bununla birlikte, önceki mülahazaların ima ettiği sorunu şimdi açıkça söylememek imkânsız: İçine daldığımız kriz ne anlamda bir “kriz”dir? Bu soruyu bertaraf edemediğimiz gibi, bu terimin muğlak ya da kandırıcı bulunmasını da çok iyi anlıyorum1. Mamafih, bundan kaçınmak istenmiyorsa, neyin krizde olduğunu ve onun antitezini tanımlamak için hangi terimleri –“kararlılık”, “devrim”, “düzenleme/regülasyon”– kullanmanın isabetli olduğunu yeni baştan sormamız gerekecektir.

Başlarken, klasik mefhumun bir benzeşim/analoji ilişkisi içine yerleştirdiği tıbbî ve siyasal iki sicilin, bugün vuku bulanı algılamamızda kayda değer biçimde kaynaşma yoluna girdiklerini ileri sürmüştüm. Michel Foucault’nun 1970’li yıllarda geliştirdiği terminolojiye yeni bir inandırıcılık kazandıran da budur: “Biyopolitika”, “biyoiktidar” — ki bunlara “ biyoekonomi” de eklenebilir2. Ama en azından güncelliğin ışığında üzerine yeniden düşünmeden, bununla yetinmemek gerekir. Pandemi bir sağlık krizi (aynı zamanda da bir kamu sağlığı yönetimi krizi) başlatmış olduğundan, o kriz de bazı temel ihtiyaç maddelerinin üretimi ve tüketiminde ikili bir çöküşe yol açtığından (yakın zamanda örneğini yaşamamış olduğumuz, hem “arz krizi” hem “talep krizi”)3; devasa orantılarda bir ekonomik krizin muazzam toplumsal ve jeopolitik aksitesirleri olgunlaşmaktadır.

Bu kriz daha önce benzeri görülmemiş “çözümler”in hayata geçirilmesi şartıyla çözülebilir. Son otuz yılda kendini dayatan küreselleşme modellerinin, ilaç ve ecza üretimini bazı Uzakdoğu ve Güney Asya ülkelerinde (bilhassa Çin ve Hindistan) yoğunlaştırma sonucuna yol açtığı için, ulus-devletlerin pandemiyi alt etme (çoğu zaman bir “savaş” hedefi gibi sunulan) kapasitelerinde felâkete yol açan sonuçları olduğu fikri etrafında, neredeyse herkes mutabık gibi. En azından şu sırada en çok işitilen budur. Ekonomiyi geçen yüzyılın 30’lu yıllarındaki gibi bir felâketten korumak için tipik olarak kapitalist stratejilerin, özellikle de merkez bankalarının piyasaya nakit zerk etmesinin (“quantitative easing”), zaten neo-liberalizmin mâlî ortodoksluğundan bir kopuş oluşturduğu hususunda geniş bir mutabakat var gibi4.

Böylelikle git gide daha fazla, devlet müdahaleleri ve kamu borcunun ekonomideki rolü üzerine Keynesçi fikrin “rehabilitasyon”u/“itibar iadesi” sonucunu verecek gibi. Çevre felâketinin sonuçlarını daha fazla gözardı etmenin imkânsızlığının da aynı yöne doğru ittiği (gerekli “yeşil devrim”in içerikleri ve yordamları üzerinde hiç kimse hakikaten mutabık olmasa da) sık sık hatırlatılıyor. Çok büyük bir basitleştirme pahasına, hatta itiraf etmekte zorluk çıkarmayacağım bir tarafgirlikle, burada hâkim ideolojinin bir eleştiri’sine dayalı bakış açıları üzerinde yoğunlaşacağım. Bu bakış açısıyla bile, ortada bir mutabakatın olmadığını kabul etmek zorundayız. Kimileri, sağlık krizi ve peşinden gelenlerin, neo-liberalizmin temsil ettiği “kapitalizmin bu yeni en üst aşaması” için ölümcül bir tehlike oluşturduğunu düşünüyorlar; kimi başkaları ise bunun tam aksini düşünüyorlar.

Daha kesin olarak, kimileri, krizin kemer sıkmalı bütçe ve sosyal güvenlik rejimlerini kasma politikalarını ekonomik bakımdan tahripkâr, siyaseten ise sürdürülemez kıldığını açıklıyorlar –ki bu da aslında neo-liberalizmi mahkûm ediyor–; diğerleri için ise, vuku bulmaması pekâlâ mümkün olan sosyalist ya da komünist bir devrim haricinde, neo-liberalizmin tahakkümü değişmeden kalacaktır, hatta kriz onu daha da kuvvetlendirecektir. “Never waste a good crisis” (“İyi bir krizi asla ziyan etmemek”), Anglo-Sakson ülkelerin solunda yaygın olan iyi bir sözdür… Eninde sonunda tartışma iki noktayla ilgilidir: krizin ekonomik ve ekonomik olmayan veçheleri ve neo-liberal rejimin (dolayısıyla da bizatihi kapitalizmin) istikrarı üzerindeki etkileri5. Bu sorulara verilecek hiçbir hazır cevabım yok. Fakat tartışmayı sürdürmek için üç tür değerlendirme önermek isterdim.

Tartışmaya çağıran birinci soru, krizden kaçınmak ya da onu geciktirmek için kamu borçlarının (ya da Avrupa Birliği’nin tasarlamaya başladığı gibi, devlet garantisi altında olan ya da devletler tarafından ortaklaştırılarak uzun vâdeli kamu borcuna dönüştürülen özel borçların) uçuşa geçmesinin sonuçları sorusudur6. Neo-liberal kapitalizm, iyi bildiğimiz gibi, zaten kredi yaygınlığına (Marx’ın “kurgusal sermaye” diye adlandırdığına) dayanmaktadır: Bunun sonucunda şirketlerin ve tüketicilerin –şimdi devletlerin de– finans operatörlerine sürekli bir bağımlılığını kurumlaştırır; riskli “finans ürünleri”nin (ya da riskleri sigortalamak için riskli ürünlerin; Keynes’in bir borsa kumarhanesiyle karşılaştırdığı ve Pierre-Noël Giraud’nun bir “vaat ticareti” diye adlandırdığı ürünlerin) önündeki tüm engelleri tedricen kaldırır.

Şu anda bilmediğimiz, istisnanın normalleşmesine bir kapitalist toplum ve onun devletinin ne şekilde tepki vereceğidir.

Heterodoks ekonomik düşüncede de (mesela bizde “économistes atterrés”nin Ç.N. cisimleştirdiği) neo-liberalizmin (sistem oluşturan politikalar bütünü olarak) borçların yükünü ancak en yoksulların büyük kitlesine aktaran (kolektif olarak ise, “borçlu” ülkeler, özellikle de Küresel Güney, ama aynı zamanda da Güney Avrupa ülkelerine: Yunanistan’ın yaşadığı ve şimdi de İtalya’yı tehdit eden facia budur) haşin kemer sıkma reçeteleri uygulayarak ayakta kalabilmektedir. Bunun kadar sakıncalı bir durum olamaz ve sonunda herkes buna alışmıştır. Ama artık bütünüyle öngörülebilir olmayan şey, aynı kemer sıkma tipini hâlâ uygulayıp vahimleştirmenin kalıcılaşan ve umumileşen sonuçlarıdır; hem bu kemer sıkma tipi siyaseten patlayıcı olduğu için (neo-liberal bir hükümetin bile, bir ayaklanmayla karşı karşıya kalma lüksü yoktur), hem de yoksulların her şeye rağmen faizleri ödeyecek (doğrudan ya da devletlerinin aracılığıyla dolaylı olarak) deredece güvenilir kalmaları durumunda sürdürülebilir olduğu için… Bu da muayyen bir istihdam düzeyinin tutturulmasını ya da başka “gayrı resmî” kaynakların kullanılabilirliğini gerektirir.

Bugün bize her görüşten iktisatçılar tarafından, bir alternatif çözümün olduğu söyleniyor; o da “borcun tedavüldeki parayı artırmada kullanılması (monétisation de la dette)” — esas olarak devletlerin bastıkları kâğıtların merkez bankaları tarafından satın alınması yoluyla (Euro bölgesindeki bütün ülkeler için bu işlev Avrupa Merkez Bankası tarafından üstlenilir). Bu çözüm (bazı merkez bankalarının statülerine aykırı olan) tüketim kredisi veren Amerikan kurumlarının iflasının başlattığı 2008 Krizi’nden beri büyük merkez bankaları tarafından verilen sıfır ya da neredeyse sıfır faizli borçlarla zaten uygulanmaktadır7. Bu teknik ise sadece umumileşmekle kalmayıp, resesyondan kaçınmayı sağlayan ve büyümeyi yeni temeller üzerinde koruyan yeni bir ekonomik regülasyon modelinin temel direği haline gelmelidir (ki bu da devlet yardımlarını ya da şirketlere verilen kredileri yararlanma koşulları’na tâbi kılmak istenmesini gerektirir…).

Ama borcun tedavüldeki parayı artırmada sürekli kullanılması “yansız” bir operasyon değildir: Gerçekte para basan kurumun bir dönüşümünü gerektirir; hatta “toplumsal oluşumlar”ın (ulusların ya da ulus gruplarının) istikrarının kilit taşını (ya da nispeten birliğini) teşkil eden paranın tanımında bir değişiklik bile diyebiliriz buna (Suzanne de Brunhoff para bağıntıları [rapports d’argent] diye adlandırır bunu8). Zira paranın yaratılması ile “değer yaratıcısı” toplumsal faaliyet arasındaki bağımlılık ilişkisini nihai biçimde tersine çevirir — ya bu faaliyet paranın “genel eşdeğeri”ni sağladığı toplumsal olarak gerekli emeğin toplu bir sarfı gibi tasavvur edilir (Marksist gelenek uyarınca) ya kendi dolaşım ve kredi aracını doğurup düzenleyen piyasanın dengeli bir büyümesi gibi tasavvur edilir (liberal konum), ya da mensupları birbirine bağımlılıklarını ifade eden (Fransız ekonomik antropoloji okulundaki gibi) toplum tarafından Merkez Bankası’na verilen bir “hükümranlık” ya da kurumsal “güven” senedine yerleştirilir.

Başka deyişle kapitalizm şimdi tanımadığı arazide ilerlemektedir ve tercih ettiği, daha doğrusu mecbur kaldığı kullanımda “yeşil büyüme” hedefleriyle para enflasyonunu “güvenlik altına alma” önerileri, çözümün bir parçası olduğu kadar ekonomik ve siyasal sorunun da bir parçasıdır. Borcun tedavüldeki parayı artırmada kullanılmasının sonuçları üzerine tüm analizlerin tuhaf bir biçimde uluslararası paraların devalüasyona karşı “kesişmesi”ni ya da sınırsızca birbirini desteklediğini baştan varsayar gibi görünmekte olduklarını da eklemek gerek; böylelikle güncel hegemonyalarda bir alt üst oluşu (hızlanan Amerikan gerilemesi ve pandemi karşısındaki “zafer”i teyit edilirse Çin’in gücünün doğrulanması) izleyebilecek paralar savaşının sonuçlarını parantez arasına almaktadırlar…9

İkinci soru (öncekinin tersi, para bağıntılarının tersine çevrilmesinin yukarıdan bir istikrarsızlaşma imkânını açtığı sırada, aşağıdaki istikrarsızlaşmayı sezen) kitlesel bir yoksullaşmanın sonuçları ya da çok sayıda bireyin veya toplumsal grupların (ailelerin, yakın çevrelerin, mesleklerin, kuşakların…) özerk geçim eşiğinin altına, yani dışlanmış ve yardıma muhtaç kategorisine düşüşünün (buna aile’den yardım almak da dahildir; bugün, diplomalı ya da diplomasız çok sayıda genç ailelerine bağımlıdır — ki bu da meseleyi vahimleştirmektedir) sonuçlarıyla ilgili sorudur. Başka deyişle, güvencesizlik (précarité) rejiminin sadece yaygın olduğu yerlerde değil, bizatihi “refah” mıntıkalarında da bir eşiği krizde aşarak, niteliksel bir değişikliğe uğrayıp uğramayacağını bilmek söz konusudur.

Yeniden, neo-liberalizmin kalıcı istihdamın aleyhine olarak düzensiz istihdamı, ücretli çalışmanın aleyhine olarak güvencesizlik durumlarını çoğalttığını (faaliyetlerin o meşhur “uberleşmesi”yle), göçmenlerin ve sığınmacıların savunmasızlığını mendeburca sömürdüğünü, sömürü oranındaki artışa karşı örgütlü ücretlilerin direniş kapasitesini zayıflatacak ya da ortadan kaldıracak şekilde muhafazakâr “aile değerleri”ni yeniden yerleştirdiğini biliyoruz10. Bilmediğimiz ise (belki de bedelini çok pahalıya ödeyerek keşfedeceğiz bunu), kapitalist bir toplumun ve onun Devlet’inin, uzlaşmaz iç çelişkileriyle, istisnanın normalleşmesi’ne ya da bireysel güvencesizlik ile ekonomik döngüdeki durmanın eşanlı gelişmesine ne şekilde tepki vereceğidir. Bunun sonuçlarının ılımlı, hatta barışçıl olma şansı pek azdır…

Zira soyut konuşursak, her biri yüksek riskli iki çözüm vardır: ya kapitalizm aşırı liberal (hyperlibéral) bir kapitalizm hâline gelecektir –ki bu da düşük istihdamın umumîleştiği ve son derece yoksunluk çekilen şartlardaki bir dünyayı her tarafta tekrar yaratacaktır; umutsuzluk ve isyan tepkilerini denetim altında tutmak için sürekli şiddet kullanmak zorunda kalacak, polis operasyonlarını yoğunlaştırıp sıradan hâle getirecektir; yabancı düşmanı hareketleri ve kurumsal ırkçılığı da kayıracaktır kuşkusuz (daha şimdiden çok sayıda ülkede şeklü şemaili ortaya çıkmakta olanın ötesinde)– başka deyişle, “tanınmaz hâle gelmiş” biçimler altında faşizmi gündeme getirecektir; ya da yakın zamandaki yönelimini tersine çevirip, 20. yüzyılın icat ettiği “güvenlik ağları” ve sigorta sistemlerinin en ileri biçimlerinin bile ötesine geçen, “sosyal güvenlik” ilkesinde yeni bir tarihsel gelişime hazırlanacaktır; mesela, elemeye/diskalifiye etmeye ve istihdam piyasasının belirsizliklerine dayanmayıp, yurttaşlığa (vatandaşlıktan farkıyla bizatihi yeniden tanımlanması gereken mefhum) dayanan “evrensel temel gelir”i şu veya bu biçim altında kurumlaştıracaktır. Ama bu bir devrim olur. Daha doğrusu, alternatifin iki kolu da “devrimci”dir — ama zıt anlamlarda.

Pandeminin, içeriden geliştiği ve bizi tehlikeye attığı için çok tuhaf bir dışsallık türü olduğunu saptamak zorunludur.

Daha ileride başka bir vesileyle dönmek üzere, para ile kredi arasındaki bağıntı da söz konusu olsa, emek (ya da daha genel olarak faaliyet) ile sosyal güvenlik arasındaki güvencesiz eklemlenme de söz konusu olsa, bu iki istikrarsızlaşma biçiminin, değer sözüyle ne anlaşıldığını ve bu isimle neyin ölçüldüğü ya da değerlendirildiğini tekrar düşünmeyi gerektirdiğini belirtelim— ya klasikler ve onların devamında Marksistler gibi nesnel bir ölçü zikredilir, ya da neo-klasikler ve güncel ana akım/mainstream gibi yararcı “öncelikler” aksettirilir. Üzerinde fazla durmadan işaret ediyorum buna, çünkü son noktamla daha da belirginleşecek bu.

“Sağlık” krizi ile “ekonomik” krizin ve “ahlâkî” (ya da etik) krizin ne şekilde birbirlerine eklemlendiklerin tartışmak gerekiyor. Ritimler aynı değil ve bulunduğu yere göre herkes bu krizlerin her birinden aynı şekilde etkilenmiyor. Bununla birlikte bu krizler öyle bir şekilde üst üste biniyorlar ki, onları birlik içinde tasavvur ederek bizim için bir “kriz”in ne olduğunu bütünüyle yeniden düşünmek durumunda kalıyoruz. Genellikle, biyolojik olan sebepten yola çıkıp toplumsal ve ekonomik, hatta psikolojik, ve hatta travmatik sonuçlarına doğru inerek, bu birlik cinsini anlamaya uğraşıyoruz. Olguların gözlemlenmesinden doğal olarak bu çıkıyor gibi; ama aynı zamanda bazı paradokslar da barındırıyor, zira, uzman beyinlerin göstermiş olduğu gibi (Didier Fassin [bkz.: https://www.mediapart.fr/journal/culture-idees/220320/didier-fassin-ce-n-est-pas-d-en-haut-qu-il-faut-esperer-du-changement?onglet=full ]), pandeminin ölüm oranları anlamında sonuçları, geçmişteki, hatta yakın geçmişteki başka salgınlardan mutlak olarak daha sınırlı ; fakat tarihsel sonuçları belki daha büyük — ki bu da biyososyolojik ya da biyoekonomik, ahlâkî ve kültürel bir karmaşık sorunu başından itibaren göz önüne almak demektir.

Entelektüel evrenimiz artık “ekonomist” bir söylemin tahakkümü altında olduğundan, krizi normallik akışında, mesela ana akım/mainstream iktisatçılar tarafından piyasa dengeleri, Marksistler tarafından ise sermayenin genişletilmiş yeniden üretim evreleri olarak kavranan düzenleme/regülasyon rejimleri arasında “içsel/endogène” bir kesinti gibi telakki eden klasik bir kriz tasavvurundan yola çıkmanın ve bundan sapanı göstermenin yararlı olduğunu düşünüyorum11. O zaman, neredeyse metaforik bir biçimde, vuku bulanın bir aksama ya da bir denge bozulması, hatta sisteme özgü olgunlaşan bir “çelişki” olmadığını, fakat daha ziyade bizatihi virüs kökenli bir patolojinin toplumsal yaşamı istila etmesi ya da ona bulaşması olduğunu düşünmeye başlarız. “Dışarıdan” geldiğinden (biyolojik etkeni dışlayan, ama kendini metaforik olarak bir “organizma” gibi daha iyi tasavvur edebilmek için, toplumsalın itibar ettiği tanım uyarınca), içsel olarak zincirleme biçimde ufalanıp dağılma sonuçlarına yol açar yine de.

İktisatçıların modellerindeki nicelliği ölçülebilir nedenselliklere dayanmayan, öngörülmez ya da öngörülemez şokları belirtmek için kullandıkları isim ise dışsallık’tır. Çevre krizinin genişlemesi ve hem büyümeye zarar veren kazalar bakımından, hem de çevre üzerindeki sonuçları bakımından artık ihmal edilemez hâle gelmesinden beri; dolayısıyla çevrenin imhasının, yaygın tasavvurda göz önünde bulunmayan ekonomik faaliyetin temel koşulları’na ve bizatihi toplumsal ilişkiye zarar verdiğinin anlaşılmasından beri; dışsallıkların içselleştirilmesi fikri, içinde kapitalizmin krizlerini tahlile, devrim ya da reform stratejilerini ve bunların esinlenmesi gereken “değerler”i (özellikle de, Latour’un dediği gibi, karşılıklılık değerlerini, doğayla kültür etkileşimindeki “diplomasi”yi) tanımlamaya uğraşılan (bkz.: https://www.bis.org/speeches/sp200514.pdf ) paradigmayı yeniden düşünmek isteyen herkes için bir nevi taşıyıcı ortak nokta hâline gelmiştir. Toplumsal bilincin “sırtında” (Hegel’in dediği gibi) gelişmiş olan sanayi uygarlığının felâkete yol açan etkileri, hiç beklenmedik şekilde dönmekte ve onu vurarak engel olmaktadır âdeta.

Ama pandeminin çok tuhaf bir dışsallık türü olduğunu saptamak zorundayız; çünkü –her ne kadar kökenini madencilik sanayilerinin ve sınâîleşmiş tarımın çevreyi tedricen tahrip ettiği bir çevreyle ilişkide aramamaz gerekse bile– içeriden gelişip bizi tehlikeye atmaktadır: Organizmalarımızın içinden ve canlılar olarak birbirimizle sürdürdüğümüz ilişkiler’in içinden; birbirine bulaştırma’nın “patolojik” biçimi de dahil. Bir nevi “içsel dışsallık” söz konusudur. Bunun için, kapitalist sömürü stratejilerinin hayata geçirilmesinde kriz durumlarının kötücül etkilerini tasvir etmek için Naomi Klein’ın kullandığı “şok” metaforunun isabetliliğini genel olarak kabul etsem bile, bu duruma tam uymadığını düşünüyorum: Jacques Derrida’dan özbağışıklık (l’auto-immunité) metaforunu almak daha iyi olur; kaldı ki burada artık tam anlamıyla metafor da değildir, çünkü toplumsal ve siyasal sistemlerimizin kendi yaşam koşullarına özgü az veya çok fütursuz cehaletiyle nasıl tahrip etme eğiliminde olduklarını tasvir etmektedir12.

Yeniden, hâkim ekonomik söylemin (Marksizm’in oluşturduğu o “heretik” varyantı da bu kez dahil etmek gerekir) kullandığı şekliyle değer kategorisinin sorgulanması gerektiğini görüyoruz; zira insan faaliyetinin sonuçlarını, olumsuz değerleri de olumlu değerleri de, hiçbir zaman muhasebesine katmamaktadır (sadece “kayıplar” biçimiyle katmaktadır)  Bazı “değerler” yaratılır ve birikirken başka değerler de her an yok edilir, gözden çıkarılır: Bu cebir bir “bütünsel” ekonomik siyasetin anahtarıdır — ve hem “normal” zamanda hem “kriz” zamanında geçerlidir13.

Fakat normal bir zaman nedir ki? Bunun bütün geleneksel tanımlarına (çok uzun bir tarihi özetliyorum) dönmenin zamanıdır, kriz daima, ara verdirdiği ya da yok ettiği, kısacası diyalektikçilerin deyişiyle yadsıdığı varsayılan olumluluk tipinin zıddındaki olumsuzluğuyla tanımlanır; başka deyişle daima karşılıklı olarak dışlayıcı karşıt çiftlerine havale eder. İki terimli (binaire) bir fikirdir bu. Kaldı ki bu yüzden, kökendeki filolojiyi bile zikretmeden, kriz fikri aynı zamanda bütün genelliği (ve bütün belirsizliği) içinde yaşam paradigmasına bağlanır: biyolojik yaşam, toplumsal yaşam, ekonomik yaşam, manevi ve duygusal yaşam… Zira yaşam, felsefede çoğu zaman bir olumlama (ve kendini olumlama: conatus, arzu, korunma, üreme, tatmin) değeri ima eder, olumlu değerlerin olumsuz değerler üzerinde bir baskınlığını gerektirir14.

Yaşadığımız hayatın aslında “normalleşmiş bir istisna hâli” olduğunu bize açıklamak, Walter Benjamin gibi büyük radikallikte eleştirel düşünürlerin tasarrufundaydı; bununla birlikte, nihâî krizin çözümünü bambaşka bir dünyanın aşkınlığına bir sıçramayla özdeşleme riski vardı. Gelenekten miras devraldığımız “eleştirel” paradigmanın bütünselliğiyle oynamak ve onu tecrübe etmekle biraz daha zaman geçirmeye değdiğine bunun için inanıyorum; böylelikle nesnel ve öznel belirsizlik etkenlerini sıkı biçimde bir araya getirirken farklı aşırı şiddet biçimleri arasındaki sınırları bulanıklaştırır görünen bir “kriz”in bütün paradoksal hatlarına tahlillerimizde yer bulabiliriz. Bu kuşkusuz çok radikal çatallanmalar’ın oluşabildiği bir önceleme ve tahayyül etme alanı açmaktadır; yeni yaşam biçimlerine ve birbirleriyle bağdaşmaz toplum modellerine açmaktadır bunu; ama bunun getireceklerini önceden belirlememiz hayli imkânsızdır. Dolayısıyla iddiaya girmemiz gerekmektedir; hem de kolektif biçimde, yani elbette birbirimizin yerine değil, ama birbirimiz için iddiaya girmemiz gerekmektedir.

*

Bugünlük kuşkusuz burada durmam gerekiyor. Bununla birlikte çok sayıda sorun hâlâ incelenmeyi bekliyor. Hemen onun akabinde geleni ise isimlendirmekle yetineceğim; baştan beri ileri sürdüğüm her şeyin kozmopolitik yansımaları sorunudur bu. Tanım itibariyle bir pandemi tüm dünyayı ilgilendiren bir hâdisedir (bir “dünya sağlık örgütü” tarafından resmen böyle ilan edilmiştir): Başlangıçta da dediğim gibi, insanlığı tek bir tür olarak etkilemektedir, bizatihi bu yüzden de bireyler olarak bu türe “mensubiyet”imizi ampirik, neredeyse algılanabilir bir olgu hâline getirmektedir; her halükârda salgındaki gelişmelerde ve buna karşı durmak için alınan önlemlerde saptanabilmektedir. Bize kanıtlandığı gibi, insanlara bulaşmasının insan denilen hayvan ile insan dışındaki bazı hayvanlar arasındaki “tür engelinin aşılması” sonucu olduğunu kabul edersek, bu daha da netleşmektedir. Böyle bir birbirine bağımlılık durumu krizin küresel yönetimi gibi bir şeyi çağırır gibidir; ki bu da, bilgi alışverişinin hayli ötesinde danışma ve karar alma usûlleri, kurumlar ve otoriteler gerektirir; hatta –kritik bir anda ortaya atılan bu öneri sonuç yaratırsa– tedavilerin ya da aşıların “insanlığın ortak malı” olarak kullanıma sunulmasını gerektirir.

Dolayısıyla doğrudan bir kozmopolitika olan bir biyopolitika. Oysa bütün dediklerim, krizin insanlar arasında antropolojik farklılıklar ya da tahakküm ve sömürü ilişkileri üzerine kurulu bölünmeleri azdırma sonucuna vardığını bâriz biçimde gösteriyor — bu da bizi tecrit ediyor, aramıza husumet sokup hayatî çıkarlarımızı birbiriyle zıtlaştırıyor ; ortaklığın tanınmasını ise, her ileri adım attığımıza inandığımız sefer tekrar uzağa düşen Sisyphos’un kayasına döndürüyor… Buna bir de, sunuşumun karmaşıklığını daha da artırma korkusuyla şöyle bir değindiğim, ama bütünüyle temel bir noktayı ilave etmek gerekiyor: Birikim süreçleriyle “değer”i (ve aşırı değeri) tek bir küresel finans piyasası üzerinde üreten kapitalist rejim olarak neo-liberalizm, tanım itibariyle üç evrensel hatta sahiptir. “İnsan sermayesi” kategorisinin evrenselleşmesini de bunlar arasına koyacağım; bu sermayeye biçilen değerin karşılığı daima, rekabete dayalı “savurganlık”, yoğun tahripkârlık olmuştur — pandemi bunu daha da sivriltmiştir.

Ama evrensellik tekbiçimlilik değil: Wallerstein ve başkalarının hep üzerinde ısrar ettikleri gibi, bir “dünya sistemi”yle karşı karşıyayız ve bu sistemin içinde, bizim onları jeopolitik kutupsallıklar (iyi yaşama bakımından asla eşit olmayan Güney’e karşı Kuzey; ama git gide daha bârizleşen bir biçimde Batı’ya karşı Doğu da) uyarınca sıraya koymayı deneyebilmemize rağmen, heterojen toplumsal yapılar, siyasal biçimler ve manevi gelenekler bir arada var oluyor (icabında da çarpışıyor). Pandemiye karşı mücadele verip aynı türde bulaşıcı hastalıkların bizi artık faka bastırmaması (daima artan küresel çevre felâketleri tehdidini de unutmadan) için alınan önlemlerin, ortak çıkarımıza olsa da, bu zıtlaşmaları dindirmeye yöneltmesi pek az muhtemel. Aksine buna kafa tutabilmek için karşıt “stratejiler”de billurlaşmaları daha muhtemel görünüyor. Zaten şimdiden gözlemlediğimiz de bu.

İnsanlık ya da “insan türü” (İngilizce’de doğal bir biçimde the Human Race deniyor) böylelikle hem nesnel olarak birleşmiş (virüsün bulaşmasıyla, malların dolaşımı ya da dolaşamamasıyla, iklimsel ısınmayla…) hem de öznel olarak bölünmüştür (kültürlere, ideolojilere, tarih anlatılarına); ya da tersine, öznel olarak birleşmiştir (korku ve umut duygularıyla), nesnel olarak ise ekonomi, toprak, ulus, imparatorluk gibi maddi çıkarlar arasında parçalanmıştır — ki onları aşan bir “biz”in akılcı bârizliği bunu kaldırmaya yetmeyecektir. İnsanlığın fikri çelişik anlamlı kalmaktadır. Tarihin ve siyasetin “özne-nesne”si olarak ancak ısrarlı bir çıkmaz/aporia biçimi altında ele gelebilmektedir; bugün karşısında durmamız gereken kriz ise bu çıkmazı tekrar şekillendirip dramatik biçimde sivriltmektedir.

Bu metin, 3 Temmuz 2020’de Londra’daki Birkbeck College, Institute for the Humanities’in Londra Eleştirel Teori Yaz Okulu 2020 Sanal Programı’ndaki konferansımın geliştirilmiş Fransızca uyarlamasıdır. Beni ağırladıkları için teşekkür ettiğim AOC tarafından üç bölümde yayınlanacaktır.

Étienne Balibar

FİLOZOF

Étienne Balibar, Université de Paris-Nanterre eski profesörü (ahlâk ve siyaset felsefesi), halen Londra’daki Kingston University’deki Anniversary Chair of Modern European Philosophy bölümündedir. Aynı şekilde ABD’de (Columbia, UC Irvine), Cezayir, Hollanda, Meksika, Arjantin ve İtalya’da ders vermiş ya da vermektedir.

Eserleri arasında, Lire le Capital (L. Althusser, P. Macherey, J. Rancière, R. Establet ile birlikte) (François Maspero, 1965) ; Race, Nation, Classe. Les identités ambiguës (I. Wal­lerstein ile birlikte) (Editions La Découverte, 1988), ve daha yakında: Des Universels. Essais et conférences, Editions Galilée, 2016 ; Spinoza politique. Le transindividuel, Presses universitaires de France, 2018 ; Libre parole, Editions Galilée, 2018 ; Ecrits I : Histoire interminable. D’un siècle l’autre, Editions La découverte, 2020 ; Ecrits II : Passions du concept, Editions La découverte, 2020.

En çok ilgilendiği konular siyaset teorisi, sosyal bilimler epistemolojisi, felsefi antropolojidir. İnsan Hakları Birliği’nin (Ligue des Droits de l’homme) üyesidir. Aynı zamanda 2017’de Bremen Belediyesi ve Heinrich Böll Vakfı tarafından, siyasal düşünce için verilen Hannah Arendt Ödülü’nü almıştır.

Türkçede yayımlanan eserleri ise şunlar: Althusser İçin Yazılar (çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, İletişim Yay., 1991); Irk Ulus Sınıf (çev.: Nazlı Ökten, Metis Yay., 6. bas. 2017); Marx’ın Felsefesi (çev.: Ömer Laçiner, Birikim Yay. 5. bas. 2014); Dersimiz Yurttaşlık (çev.: Turhan Ilgaz, Kesit Yay., 1998); Spinoza ve Siyaset (çev.: Sanem Soyarslan, Otonom Yay., 2016); Kapital’i Okumak (çev.: Işık Ergüden, Nora Kitap, 2017); Biz, Avrupa Halkı (çev.: Kutlu Tunca, Aralık Yay., 2018); Şiddet ve Medenilik (çev.: Sevgi Tamgüç, İletişim Yay., 2014); Şiddet, Siyaset ve Medenilik (Ahmet İnsel ve Pınar Selek’le beraber, İletişim Yay., 2014).


1 Pandeminin ortalığı kasıp kavurmaya başladığı, fakat bu durumda ezelden beridir çilesini çektikleri yoksulluk ve salgınlar, aşırı sömürü ve beslenme yetersizliği bileşiminden nitelik bakımından farklı hiçbir şey görmeyen Sao Paulo, Delhi, Kahire, Johannesburg, Cakarta, Lagos… gibi “Küresel Güney”in büyük kentsel topluluklarında yıllardır çalışan bazı sosyologlar tarafından, sağlam gerekçelerle bunun kriz diye adlandırılmasına karşı çıkılmaktadır — üstelik buralarda “eve kapanma” mefhumu bütünüyle anlamsız bir şeydir. Onlar da iki ölüm arasında yaşamaktadır; bunun sonucu olarak da kolektif biçimde varkalmak için örgütlenmektedirler. Şu blog yazısına bkz.: « The pandemic, southern urbanisms and collective life », Gautam Bhan, Teresa Caldeira, Kelly Gillespie & AbdouMaliq Simone,  Public Books içinde, Sonbahar 2020.

2 Günümüzde ortalıktaki kullanım ve istismar kaynaşması nedeniyle bir berraklaştırma (bkz.: https://aoc.media/opinion/2020/06/18/covid-19-une-crise-biopolitique/ ) ihtiyacı hisseden Matthieu Potte-Bonneville’in yazısı için bkz.: « Covid-19 : une crise biopolitique ? », AOC, 19/06/20.

3 Bu arada kayda düşelim: Önceki örnekler bakımından güncel “kriz”in tekilliğini vurgulamak için iktisatçıların bugün yaygın biçimde zikrettikleri böyle çift taraflı bir kriz (eşzamanlı olarak hem “arz şoku” hem “talep şoku”) fikri, ortodoks bakış nazarında, kendi içinde çelişmektedir. Bu fikir şu sorunun sorulmasını zorunlu kılmaktadır: Yeni bir ekonomik kriz tipi mi, yoksa sâfi ekonomik olandan özü itibariyle taşan bir kriz tipi mi söz konusudur? (örneğin bkz.: « Covid-19 : choc d’offre ou choc de demande ? … Raté ! Les deux ! », S. Charles, Th. Dallery et J. Marie, La Tribune, 30/03/2020).

4 Her halükârda, Almanya’da ve sonuç olarak Avrupa’da hâkim olan “ordo-liberal” varyantının.

5 Örneğin bkz.: Fransa için, bir yanda Yann Moulier-Boutang (« Sidération Covid-19 : l’économie suspendue et le tournant 2020 », AOC, 28/05/2020), diğer yanda Michel Husson (« Covid-19 : la bourse ou la vie ? Sur l’inanité de la science économique officielle », Contretemps, 25/04/2020). Ayrıca bkz.: David Harvey (« Covid-19 : où va le capitalisme ? Une analyse marxiste », Contretemps, 07/04/2020) ya da Slavoj Zizek (Dans la tempête virale, Actes Sud, juillet 2020). Doğrudan esinlendiğim Bernard Guibert’in denemesini de özel olarak anmalıyım: « La crise totale induite par la pandémie du Covid-19 », Mediapart’daki blogu için bkz.: https://blogs.mediapart.fr/bernard-guibert/blog/300320/la-crise-totale-induite-par-la-pandemie-du-covid-19 .

6 “Kriz arkamızda kalacağı zaman, devletlerin üzerine devasa bir kamu borcu çökmüş olacaktır. 2008’den önce, gelişmiş ülkelerin kamu borcu GSYİH’nın %75’i civarında oynuyordu. IMF’e göre, büyük finans kriziyle birlikte, %100’ü aşacak kadar tırmandı ve yaklaşık on yıl boyunca bu düzeyde sabitleşti. Evlere kapanma önlemleri ve kurtarma planlarının etkisi bu yılın sonuna kadar bu borçları GSYİH’nın %120’sine sıçratacak.” (E. Albert ve M. Charrel, Le Monde, 28/04/2020). Bu rakamlar muhtemelen şimdiden, öngörülmesi gerekenin altındadır. Bu borçların dağılımı elbette çok eşitsizdir ve dünyadaki devletlerin bu borçları “destekleme” kapasitelerinin herhangi bir ortak ölçüsü yoktur.

Ç.N. Les économistes atterrés, (“İnfial İçinde İktisatçılar”) ekonomi dalında araştırmacı, akademisyen ve uzman bir grup solcunun 22 Şubat 2011’de kurduğu dernek. “Neo-liberalliği doğru yol belleyenlerin hükmetmesine tevekkül göstermedikleri”ni bildiren iktisatçıların kolektif düşüncesini ve kamu önünde ifadesini canlı ve ayakta tutmak için çaba göstermektedir.

7Toulouse School of Economics’in başındaki Nobel ödüllü Jean Tirole’un tercih ettiğini belirttiği dördüncü bir çözüm kalmaktadır: Borcun tedavüldeki parayı artırmada kullanılması (la monétisation des dettes) (…) yani merkez bankaları tarafından satın alınması. Tirole borcun nasıl ödeneceği sorusunun artık sorulmayacağını vurguluyor (…) Avrupa Merkez Bankası’na (AMB) borcunu ödeme ânında, bir devlet buna paralel olarak finans aktörleri nezdinde yeniden borçlanabilir (…), bu borç da ikincil piyasalarda AMB tarafından derhal satın alınabilir. AMB nezdindeki bir borç, ad vitam aeternam (ömür boyu) yenilenen bir kredi sınırı gibi sürekli hâle geldiğinde, bu elbette devletler için bir kaygıyı ortadan kaldıracaktır. Ama faiz ödemeleri nasıl olacaktır? Tirole bu konuda hiçbir şey söylemiyor…» (Jean Tirole’un 01/04/2020 tarihli Les Échos’daki « Quatre scénarios pour payer la facture de la crise » başlıklı makalesini (bkz. : https://www.ieif.fr/revue_de_presse/jean-tirole-quatre-scenarios-pour-payer-la-facture-de-la-crise ) zikreden L. Cordonnier, Le Monde diplomatique, Mayıs 2020).

8 Suzanne de Brunhoff, Les rapports d’argent, Maspero-Presses Universitaires de Grenoble 1979.

9 Amerikan sosyalist solunda çok revaçta olan ve kamu borcunun bir nevi önceden tedavüldeki parayı artırmada kullanılması gibi anlaşılabilen “Modern Monetary Theory”nin, bir “büyük kriz”in devalüasyon riski barındırıp barındırmadığını kendine sormadan rezerv para basımı üzerinde neredeyse bir tekel uygulayan ülkeden gelmesi benim için tesadüf değil… Bazı tahminlerin aksine 2008 Krizi’nin nasıl doların uluslararası konumunu sonunda güçlendirmiş olduğunu parlak bir biçimde açıklayan Adam Tooze, bugün yine şunları yazabilmektedir: “Lurking in the background is still this question (…) what is the future of the dollar? Could we imagine a huge, the big sell off? (…) how long can we have such a spectacular imbalance between the centrality of the dollar in the global financial system and America’s waning real economic presence, and its frankly trashed political reputation ? » (zikrettiğim söyleşi). Bu yüzden, hem iktisatçılar (Aglietta) hem de merkez bankacılar (Bank of England’ın eski başkanı Mark Carney) arasında dolaşımda olan “synthetic currency” (sentetik para birimi) önerileri çıkmaktadır.

10  Melinda Cooper’ın, Family Values. Between Neoliberalism and the New Social Conservatism adlı kitabında (Zone Books, MIT Press, 2017) parlak bir biçimde açıkladığı gibi.

11 Keynesçiler, finans piyasalarını özü itibariyle değişken telakki ettikleri için, ekonomik krizlerin içsel/endojen karakteri üzerinde mümkünse daha da ısrar etme eğilimindedir.

12 Derrida, doğrudan organizmanın bulaşıcı etkenlere karşı muhayyel savunmasını çağrıştıran bir nevi şüpheliler yasası (“Patriot Act”) çıkaran Amerikan yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarına tepki verme şekli konusunda bu terimi kullanıma sokmuştu.

13 Ekonomi muhasebesini kapsayan ve aşan bir “cebirsel” değer kavrayışı fikrini elbette Polanyi’ye, ama aynı zamanda David Harvey’e de (Marx, Capital and the Madness of Economic Reason, Profile Books, 2017) borçluyum.

14 “Saldırganlık ve “yıkıcılık” gibi yaşam felsefeleri vardır kuşkusuz, ama Freud’un anladığı şekilde, saf haldeki ölüm dürtüsüyle güç istenci, ya da arzu olumlaması arasında bir uzlaşma gerektirir bu.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus