Jean-François Bayart: Ulus-devlet ve yurttaşlığın etnik-dinî tanımı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Özellikle Sahra Altı Afrikası’nda devlet yapılanması üzerine çalışmalarıyla tanınan, İran ve Türkiye’yi de yakından takip eden Fransız siyasetbilimci Jean-François Bayart’ın AOC’de çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.
Jean-François Bayart

Ayasofya’dan sonra, Türkiye’nin Başkanı İstanbul’daki Kariye Müzesi’ni de cami yapmak istiyor. Yurttaşlığın etnik-dinî tanımındaki bu tür girişimler Türkiye örneğini de, başlıca dinlerin veya onlarla ilişkilendirilen devletlerin (İsrail, Hindistan, Myanmar, Rusya…) her birinin çerçevesini de hayli aşıyor. Ortak paydalarına bakıldığında, kültüralist açıklama ile bu açıklamadaki “kimlik yanılsaması”nın körleştirici projektörünü tutmaktan ziyade, bu siyasî şekillenmeler, devletin oluşumunun tarihsel ve karşılaştırmalı bir sosyolojisinin ince eleyip sık dokuyan ışığında anlaşılmalıdır.

Uluslararası aktüalite, sekülerleşmeye yazgılı olduğu iddia edilen çağımız dünyasında, yurttaşlığın etnik-dinî tanımının sivrildiğini hatırlatıp duruyor bize. Başlangıçtaki Siyonizm’in tam zıddında olan İsrail, artık Siyonizm’i Yahudilik’le özdeşleştiriyor. Kamuoyu yoklamalarıyla başı dertte olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkanı, Ayasofya’yı İslam’a teslim ediyor. Lübnan, aşılamaz görünen siyasal cemaatçiliklerin ağırlığı altında soluksuz kalıyor. Suriye, Irak ve Yemen’deki iç savaşların büyük ölçüde Sünniler ile Şiiler (ya da Aleviler) arasındaki karşıtlığa indirgendiği görülüyor. Neredeyse tamamı müteveffâ Osmanlı İmparatorluğu’nun eyaletleri olan bu topraklara kalan bir miras mı bu?

Narendra Modi

Evet, kısmen; ama varsayım genişletilmek zorunda. Zira Hindistan’da Narendra Modi, ülkedeki önemli Müslüman azınlığı ulustan dışlama politikasını sürdürüyor. Myanmar (eski Birmanya) ve Sri Lanka (eski Seylan) da aynı yola giriyorlar. Avrupa ve ABD’de de İslam’ın ülke yaşamındaki yeri git gide daha polemiğe yönelik bir biçimde sorgulanıyor — Putin’in Rusyası’nda da öyle. Umumîleşmiş bir İslamofobiden mi bahsedeceğiz öyleyse? Kuşkusuz, ama sadece bu yok: Müslüman denen ülkelerin çoğu da yurttaşlığın etnik-dinî tanımı hususunda, Hıristiyanlar’ın, Yahudiler’in, hatta devletle özdeşleşmiş İslamî meşreplerin dışında kalanların aleyhine biçimde, ellerinden geleni artlarına koymuyorlar — Türkiye’de, İran’da veya Pakistan’da olduğu gibi.

Sorunun bu anılan dinlerin ya da devletlerin çerçevesinden taştığı bâriz. Dolayısıyla ortak paydalarına bakıldığında, kültüralist açıklama ile bu açıklamadaki “kimlik yanılsaması”nın körleştirici projektörünü tutmaktan ziyade, bu siyasal şekillenmeler, devletin oluşumunun tarihsel ve karşılaştırmalı bir sosyolojisinin ince eleyip sık dokuyan ışığında anlaşılmalıdır.

İki ideal tip

Bir ideal tip modellemesi yaklaşımıyla, imparatorluk tahakkümüyle ulusal devlet tahakkümü karşı karşıya çıkarılabilir ve Jürgen Osterhammel’le birlikte, 19. yüzyıldaki  “bütün büyük devletlerin ‘imparatorluklar’ olduğu ve bu ismi taşıdığı [1]” söylenebilir –bir istisna ABD’dir, halbuki yapısal olarak o da öyleydi– ; oysa 20. yüzyıldan beri, “tarihin ufkunda ufak bir anormallik gibi, imparatorluk semâlarında yakın zamanda temâyüz eden ve dünyadaki siyasî muhayyileye tahakkümünün kısmî ya da geçici olduğu açığa çıkabilecek bir devlet biçimi olarak[2]” ulus-devlet biçimi ağır basmıştır.

Böylelikle 19. yüzyılın en büyük savaşları işe imparatorlukları karıştırmıştır, ya da amaçları, Amerikan İç Savaşı’ndaki gibi, imparatorlukların bölünmez bütünlüğü olmuştur. 20. yüzyılda savaşlar, iki dünya savaşında olduğu gibi uluslaşmış ve Soğuk Savaş’ın küresel ikliminde git gide daha fazla ulusal kurtuluş savaşları şekline meyletmişlerdir.

Bu iki ideal tahakküm tipinin her biri işaret ettikleri site meşruluğunun ve tasavvurunun biçimleri açısından ayırt edilir [3]. Gerçekten de ideal tipler söz konusudur, zira bu iki tahakküm biçiminin hiçbiri saf şeklinde gözlemlenemez; öyle ki, somut siyasî toplumların bu şekilde anlamlandırılması çoğu zaman itirazlarla tökezler. İspanya ulustan ziyade bir uluslar-devletidir; Birleşik Krallık ise, Britanyalı olduğu kadar, aynı zamanda İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalı da olduğu için pek ulus-devlet değildir.

Almanya bir ulusal federasyondur, Rusya çokuluslu bir federasyondur. Türkiye nice inkâr, Fransa hafıza kaybı, İtalya çarpıtılmış yüceltme, Norveç gecikme, Japonya ve Fas ise imparatorluk tipi üzerine kurulu ulus-devletlerdir.

Aynı şekilde, bir tarihsel oluşumun imparatorluk olarak nitelenmesi her zaman kolay değildir ve dinî yönelimi değişkendir. Doğu Roma Hıristiyan İmparatorluğu’nda, Karolenj Imperium Christianum’da, ya da Abbasî Hilâfeti’nde bu dinî yönelim sahiplenilir; en azından 16. yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda ve 19. yüzyıldaki Avrupalı sömürgeci imparatorluklarda bu daha az nettir. Her ne olursa olsun, bir imparatorluktaki dinî tahakküm, arazideki yayılımı ve etnik bileşimi nedeniyle fiilen bir heterojenlikle uyuşmak zorundadır.

Jane Burbank ve Frederick Cooper’ın kesin bir biçimde vurguladıkları gibi, dolayısıyla siyasetbilimin bir akımı olan “geçişbilimi”nin (transitologie) “demokrasiye geçiş”i sorguladığı anlamda, “imparatorluktan ulus-devlete geçiş” gibi evrimci terimlerle akıl yürütülemez. Başka deyişle, birinden diğerine geçişten ziyade, art arda geliş lüzumu (concaténation), zincirleme bağlantılar ve eklemlenme söz konusudur. Somut bir tarihsel oluşumda, imparatorluk tahakkümü ulus-devlet tahakkümüyle bir arada var olabilir; ama elbette bu birliktelik, biçimlerini, anlamlarını ve yönelimlerini değişikliğe uğratarak o iki unsuru da etkiler. Bilhassa Fransa, Büyük Britanya, İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya’da böyle olmuştur; tarihlerinin bazı anlarında hem imparatorluk hem ulus-devlet olmuş ülkelerdir bunlar.

Cezayir’in bağımsızlığı kazandığı gün

Mesela, ulus-devletin prototipi olan Fransa’nın ancak 1962’de Cezayir’in ya da 1967’de Cibuti’nin bağımsızlığa kavuşmalarıyla bir sömürgeci imparatorluk olmaktan çıktığını hatırlatalım. Antiller’deki ya da Réunion Adası’ndaki bazı sivri dilliler onun hâlâ sömürgeci olduğunu mırıldanmaktadır; sömürgecilik-sonrası araştırmaların savunucuları Fransa’nın köleci ve sömürgeci geçmişinden hâlâ kurtulamadığını çekinmeden ileri sürmektedirler. Marksist antropologların üretim biçimlerinin eklemlenmesinden söz etmiş oldukları gibi, biz de siyasal tahakküm şekillerinin eklemlenmesinde ısrar edebileceğiz.

Böylesi bir olgusal çeşitlilik, yine de bizi soyutlama yoluyla iş görmekten caydırmamalıdır. İmparatorluk, taşralarını ve kullarını “ötekilerin asaleti”nin –fethedilen halklarınkinin, tarım ya da ticaret elitlerinin, dinî kurumların– aracılığına işi havale ederek, hatta kendi aracılarını geliştirerek dolaylı bir tahakküme yönelir. Etnik, dilsel, dinî, ekonomik, hatta parasal bakımdan karmadır. Çeşitlilik aracılığıyla çeşitlilik üzerinde hüküm sürer. “İmparatorluk kavramı toplumdaki farklı ahalilerin farklı biçimde yönetilmesi gerektiği iddiasındadır” diye yazıyorlar mesela, Jane Burbank ve Frederick Cooper [4].

Karen Barkey ise Osmanlı İmparatorluğu üzerine sentezine, Empire of Difference (“Farklılık İmparatorluğu”) başlığını verir; bir başka tarihçi, Daniel Goffman, bu imparatorluğun “istisnalar tarafından yönetildiği”ni ileri sürer [5]. İmparatorluk, tebaasının hareketliliğini bir iktidar kaynağı hâline getirir [6]. Bir dizi “hegemonyacı işlem [7]”le, “duruma göre ayarlamalar”la, her hafta değişen bir pragmatizmle, ama aynı zamanda hukukî, kültürel, dilsel, dinî dizgede taşıyıcı arabuluculukların hayata geçirilmesiyle uyum sağlar bu heterojenliğe; o arabuluculuklar, tarafları aşıp, gerektiğinde de başka veya fethedilmiş toplumlardan ödünç alma yoluyla dışa açarak, bütüne esneklik katar.

Nitekim, Romalılar Helenleşirler, Abbasîler yüksek bir Arap kültüründeki buluşlarını Helen ve Fars katkısıyla beslerler. O zaman, bir imparatorluk hegemonyasında, yorumlanabilse de pazarlığa tâbi olmayan sert ideolojik çekirdeği oluşturanı –Katolik monarşideki Aristotelesçiliği diyor bize Serge Gruzinski [9]– ayırt etmek gerekir — ve de geçici anlaşmaya malzeme sağlayanı. Kuşkusuz imparatorluk, devlet olarak, tanım itibariyle zorlayıcıdır. Yalnız, onun şiddeti, “pazarlığı yukarıdan açma [10]” biçimidir ve ancak dolaylı ve farklılaşmacı tahakkümü çerçevesinde anlaşılabilir.

Böyle anlaşılan imparatorluk tahakkümünün tezâhürlerinden biri, siyasî ya da idarî iletişimde üçüncü bir dile başvurulması ve bizâtihi milliyetçi tarihyazımını ve ideolojiyi bırakmadan da olsa dili ulusun temel unsurlarından bir kabul eden bazı klasik milliyetçilik teorilerinin hilâfına, ulusal, dinî veya başka mensubiyet meselelerinden kopulmasıdır [11].

Roma İmparatorluğu’nda bu yeri Latince ve Yunanca, Moğol İmparatorluğu’nda Uygurca, Osmanlı İmparatorluğu’nda Osmanlıca ve lingua franca (ortak dil), Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda Almanca, Avrupa’daki sömürgeci imparatorluklarda ise her birinin kendi dilleri tutmuşlardır; ki bu da, Hollanda’nın Doğu Hint adalarında Malay dili, Doğu Afrika’da Swahili ya da Orta Afrika’da Lingala gibi ortak dilleri kullanmasını dışlamamıştır. İmparatorlukların değişken yaşamında bir dizi paradoksal kaymalar yaşanmasını mümkün kılacak olan da bu ayrılıklardır. Bu şekilde, Fars kültürel milliyetçiliğinin baş teorisyenlerinden Feth Ali Akhundzâde, namıdiğer Akhundov (1812-1878) ve Abdül Rahim Talebzâde, namıdiğer Talebof (1834-1911) Tiflis’teki Romanov Hanedanı’na hizmet etmiş olan ve Türkçe konuşan entelektüellerdi.

Son olarak, ademimerkezîleşmenin imparatorluğun ilk vasfı olmadığı, başlangıçtaki heterojenliğinin yeniden dirilişi olmadığı, fakat fetihleri ve kurduğu barış ortamının sağladığı ilkel sermaye birikiminden ileri gelen nispî ve tâlî bir parçalanma teşkil ettiği varsayımından yola çıkılabilir [12]. Bu yüzden imparatorlukların ademimerkezîleşmesi zamanda ve mekânda değişken bir geometri arz eder. İmparatorluk, “egemenliğini çoğu zaman paylaşımlı, katmanlı, iç içe geçirilmiş bir mefhum olarak” uygular — “kaygan ve değiştirilebilir bir egemenliktir bu [13]”; her zaman dominyonlar modeli ya da ayrılmaya doğru evrilebilir. Gevşeme (diastole) ve kasılma (sistol) evrelerini art arda geçebilir [14].

Bu tipteki imparatorluk egemenliğinin simgelerinden biri, tebaasının çoğunluğu nazarında etnik, dilsel ve dinî bakımdan yabancı kaynaklı olan hanedanların hükümdarlıklarıdır. Çin’de, Yuan Hanedanı’nın (1279-1368) kurucusu Kubilay Moğol’du; Çing’ler (1644-1811) Mançu’ydu; Ming’ler (1368-1644) ise muayyen bir yabancı düşmanlığına meyilli Çinliler’di, ama yine de seleflerinden tevârüs ettikleri dinî çoğulculuğu korumuşlardı. Hindistan’daki Moğollar Türk’tü. İran’daki Safevîler ve Kaçarlar da Türkçe konuşuyorlardı. Mağrip’te ve Endülüs’te, 12. ve 13. yüzyıllardaki Murabıt ve Muvahhit imparatorluklarını yönetenler Sahra Berberleri’ydi. Osmanlı İmparatorluğu, 15. yüzyıla kadar Yunan kanıyla karışsa bile esasen Müslüman ve Türk bir hanedanı olmasına karşın, Balkan eyaletlerini yitirmeden önce büyük bir Hıristiyan nüfusa sahipti.

Şarlken

Şarlken’den başlamak üzere Katolik monarşinin ilk hükümdarları pek az İspanyol’lardı. İmparatorluğunun paylaşılmasından önce Şarlken’in Viyanalı torunları uzun bir süre boyunca çoğunluğu doğuştan Almanca konuşan bir tebaaya hükmetmişlerdi. Britanya ve Rusya imparatorluklarına gelince, 20. yüzyılın başında, hükümdarları Hıristiyan olmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’ndan fazla Müslüman nüfusları vardı. Bununla birlikte, imparatorluk iktidarının dış kaynaklılığını telafi etmek için boyundurukları altındaki halklardan seçkinleri de istihdam etmeleri gerekmişti.

Osmanlı İmparatorluğu bu hususta eşsiz bir örnektir ve uzun ömürlülüğünü buna borçludur. Emevîler ise aksine, Farslar’ı kurumlarıyla bütünleştirmeyi becerememiş ve 749’da iktidardan kovulmuşlardır. 19. ve 20. yüzyıldaki Avrupalı sömürgeci imparatorluklar da bundan becerikli çıkmamış ve tebaalarını başka biçimler altında korumak pahasına yurttaşlara dönüştüremediklerinden, epey hızlı bir biçimde toprak hâkimiyetlerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.

Okur bu sözlerimden başka mânâlar çıkarmasın. İmparatorluklar, kâh hegemonyaya kâh zorlamaya başvuran tahakküm aygıtlarıydı. Onlara atfedien meziyetlerin hepsi yalan olmasa da, bunları melekleştirmek, ya da “hoşgörü”leri, “çokkültürlülük”leri, “dinî çoğulculuk”ları ve “huzur”larına özlem beslemek söz konusu değildir. Fakat, farklılığı doğrudan tahakküm altında tutmanın o ideal tiplerine karşı, neredeyse vadesi vadesine, 20. yüzyılda evrenselleşen ve piyasa ile kimlikçi barbarlığın birleşik darbeleri karşısında farazî “geri çekilmesi” üzerine ağlanıp sızlanılmasına rağmen hâlâ ağır basan ulus-devlet modeli çıkarılabilir. Akılcı-yasal, bürokratik, niceliğe dayalı ulus-devlet, topraklar üzerinde doğrudan merkezîleştirilmiş bir tahakküm sağlar ve özcü, etnik, dinî ve/ya da dilsel ölçütler üzerinden bir ulusal bilinci harekete geçirerek kültürel, toplumsal, ekonomik bakımdan birleştirir [15].

Bütün bu noktalarda, ilk Modern Çağ’daki devletten ve onun Ortaçağ’daki öncüllerinden ayırt edilmelidir. Devlet illâki ulus-devlet olmaz, hatta ulusal bile olmayabilir. Site-devletler, Papalık devleti, ulus-devlet olmaksızın devlet idiydiler. İmparatorluk bahsinde ise, Çin o zamandan bir ulusal devletti, ama bir ulus-devlet değildi. Fakat Fransız Devrimi’nden, 19. yüzyıl boyunca imparatorlukların dönüşümünden ve 20. yüzyıldaki çöküşlerinden doğan ulus-devlet, onların utanılası dölü olsa da, mantıklarının tam zıddında tanımlar kendini. Zorluk, ulus-devletin kendi anlatısı nazarında, teleolojik/erekbilimsel anakronizmlerle ağırlaşmış milliyetçi tarihyazımları nazarında geliştirmiş olduğumuz zihinsel bağımlılıktan ileri gelmektedir. Aynı zamanda da ulus-devletin oluşumunu, dünyayla bütünleşmenin karmaşık etkileri ve ideolojik yakıtı olmalarına rağmen bu mantıklarla çelişir görünen partikülarist/özel çıkarcı bilinçlerin vurgulanmasıyla ikili ilişkileri içinde aynı nöronla düşünmedeki isteksizliğimizden de ileri gelir.

Ulusun icadı

Göz önüne alabildiğimiz bölgelerin çoğunda ulus-devletin genelleşmesi, dünyayla o çokboyutlu bütünleşmenin ve kültüralizm yapımı kimlikçi muhayyileler ya da ideolojilerin sıradanlaşmasıyla ikili ilişki içinde, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında “büyük bir temizlik yapma” iradesiyle Churchill’in benimseyeceği Lord Curzon’un ünlü formülünü tekrarlarsak, bir “unmixing of peoples”, halkların “karışmazlığı”, “iç içe geçmezliği” politikasıyla kendini göstermiştir.

Lord Curzon

“Nitekim, hükme varabildiğimiz kadarıyla, sınırdışı etme en kalıcı ve en tatmin edici yöntemdir. Alsace-Lorraine bölgesinde olduğu gibi halkların ilelebet sorunlar çıkarabilecek karışması artık olmayacaktır. Büyük bir temizlik yapmak gerekmektedir. Halkların iç içe geçişini engellemek için ve onların başka yerlere aktarılmaları için gerekli çalışma perspektifi karşısında endişeli değilim; zira bu operasyon hiç olmadığı kadar gerçekleştirilebilirdir. Son savaşın akabinde Yunanistan ile Türkiye arasındaki nüfus mübadelesi (…) birçok bakımdan başarılı olmuştur ve Türkiye ile Yunanistan arasında dostça ilişkiler kurulmasına yol açmıştır” diye beyan edecektir 15 Aralık 1944’te Avam Kamarası’nda, dinleyicilerden birinin ifadesiyle, “ağır kaygılarla dolu korkunç bir sessizlik” içinde [16].

Yunanistan Başbakanı Venizelos ise, 1914’ten itibaren Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi hakkında, bir “etnolojik düzenleme”den bahsetmektedir [17]. Aslında bu usûl Balkan savaşlarıyla, özellikle de Yunanlar’ın 1913’te Makedonya’daki Kılkış’ı almalarıyla birlikte sıradanlaşmıştır. Bu maksat ille de yeni değildir. Burada yeni olan, kapitalizmin (ya da onun türev ürünü sosyalizmin) ve kültüralizmin maddi uygarlığının devlete amaçlarını gerçekleştirmek için nedenler ve araçlar sağlamasıdır: toprağın varlığa dayalı menkul kıymetleştirilmesi; mülkiyet hakkı; kitle iletişim, ulaşım ve tahrip araçları, mâlî kurumlar, bürokratikleşme, istatistikler, bugün ise dijital ve biyometrik teknolojiler — bunların hepsi, ulusun hayalgücünü oluşturan ve yabancı unsurların temizlenmesini sağlayan kaynaklardır.

Bunun sonucu, etnik-dinî ya da etnik-dilsel ölçütler zemininde yeni bir ulus-devletin homojenleştirilmesi süreci olmuştur; sınırdışı etme ya da farklı kıyım biçimleriyle otoriter kültürel asimilasyondan soykırıma kadar uzanan değişik derecelerde zorlamalara başvurulmuştur. Bizatihi imparatorluklar da bu usûllere başvurmuşlardır, ama meşrulukları artık, kapitalist ve kimlikçi ulus-devletin bağrında ve onun adına verilmiştir; üstelik sermayenin ilkel yani zorlayıcı birikimine yeni bir boyut kazandıran küresel pazarın meşruluğudur bu. Ulus-devlet 16. yüzyılda Osmanlılar’ın ve Habsburglar’ın beslemiş olduğu bir dünya tahakkümü ütopyasının dağılışının da son noktasını koyar; egemenliğin/hükümranlığın ilişkiler anlamında düşünüldüğü çokkutuplu bir dünya vardır artık [18].

Bu yeni meşruluğun dayanağını bulmak kalıyordu geriye. “Ulus”tu bu elbette; ama nasıl ve hangi zeminde icat edilmeliydi? Zira söz konusu olan gerçekten buydu. “Geleneğin icadı” bunu sağladı, ama o da sorunu sadece öteliyordu. “Geleneği” nasıl tanımlamalı, hangi mitsel geçmişe atıfta bulunulmalıydı? İtalyan faşistlerinde imparatorluk geçmişi buna bir cevap sağlayabilmişti; ya da bugün Recep Tayyip Erdoğan’da Osmanlı İmparatorluğu. İlkçağ’ın ve Ortaçağ’ın tâli bir kullanışlılıkları olmuştu, zira onların dominium’unun muhitleri ulus-devletin bölgeselleştirmesine uymuyorlardı; mesela Habsburglar’ın 1806’da vazgeçmek zorunda kaldıkları Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun simgesel damarının tükenişinin kanıtladığı gibi. Coğrafi morfoloji/şekilbilim “doğal sınırlar” telkin edebilir, ama buna sistemli bir uygunluğu yoktur ya da Fransa’nın Hollanda’da Ren bölgesiyle yaşadığı buruk tecrübe gibi tehlikeli askerî macera istekleri uyandırabilir.

Elbette kültür vardır; ama bir şarkı ve dans repertuarına indirgendiğinde; bir masal, destan, roman, şiir repertuarına ve bir yemek tarifleri kitabına indirgendiğinde, yeterli olmaz. Birçok milliyetçinin, içinde uluslarının ruhunu ayırt ettiklerine inandıkları lisan bile, tatmin etmez. Anadil bile olsa, dili için ölmeyi ya da öldürmeyi kabul etmek çok yüksek bir edebiyat duygusunun kanıtıdır. Bu arada, çok sayıda milliyetçi ideolog kendilerini anadillerinde ifade etmemişlerdir, ya da anadilleri, bir parçası olduklarını ileri sürdükleri ulusunkinin dışında bir lisan olmuştur. Bununla birlikte, bir dili paylaşmak savaşa karşı korumaz. Ortaçağ’da, Avrupalılar Latince dövüşmüşlerdir. Arapça Arap ülkelerini bir barış diyarı yapmamıştır. İki alfabe (Kiril ve Latin) kullanan ve iki telaffuzlu tek dil olan Sırp-Hırvat dili, Yugoslavya’nın kanlı bir biçimde parçalanmasını engellememiştir.

Tanrı’ya ve O’nun aşkın kaynaklarına, simgesel ve muhayyel gücüne, feragat ve fedakârlık minvalli tedrisatına, eğitilmemiş kalabalıkları çekip çevirme kapasitesine, entelijensiyasına, tapınma mühendisliğine doğru dönme eğilimi bundandır.

Ulus-devlet bu şekilde yurttaşlığın etnik-dinî bir yönelimini harekete geçirmeye meyyaldir. Olduğu haliyle din yeni tahakküm biçiminin doğal çemberini sağladığından değil; bu tahakküm biçimini milliyetçi ve kültüralist bir akıl yürütmenin büyütebildiği gibi bir nevi esinlediğinden değil. Fiiliyata bakıldığında, Hıristiyanlar’la Müslümanlar, Müslümanlar’la Yahudiler, Sünniler’le Şiiler arasında çok görülen bazı mekân paylaşımlarının da doğruladığı gibi, hem birlikte varolma hem de bir uzlaşma mercii olmuştur din. Kaldı ki çoğu zaman karakterini eski bir değişkenlik geleneğinden alır.

Akdeniz ya da Ortadoğu ülkelerinin neredeyse tamamı, herhangi bir zamanda Pagan, Hıristiyan, Müslüman olmuşlardır ve bu bakımdan çağımızda inanç toplulukları arasındaki çatışmalar, ötekilerden çok, kendini parçalayan toplumları karşı karşıya getirmektedir. Öte yandan, Kudüs’teki kutsal mekânlarda Hıristiyanlar arasındaki sürtüşmelerin, Bulgar ve Rumen Ortodoks kiliselerinin 19. yüzyılda kendi başının çaresine bakan kiliseler haline gelmek için Yunan Ortodoks Kilisesi’nden azat olma iradelerinin, Ümmet ölçeğinde Şiiler’le Sünniler arasındaki husumetin, ya da 19. yüzyıl başından itibaren Filistin’de Sefaradlar’la Aşkenazlar arasındaki husumetin karikatürleştiresiye kanıtladığı gibi, uzlaşmaz çelişkiler bazen aynı dinin içinde daha şiddetli yaşanmaktadır.

Aslına bakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının göstermiş olduğu gibi, dinî müktesebatlar böldüğü kadar birleştirebilmektedir de. 1908 Devrimi sırasında, farklı dinî yetkililer sivil Osmanlıcılığı meşrulaştırmak için “aynı özgürlük sarhoşluğu”yla [19] ruh birliği etmiş ve bir Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliğindeki gibi, dinle dilin aynı anda yüceltilmesi üzerine kurulu etnik-itikadî milliyetçiliklere kefil olmuşlardır.

Dolayısıyla, tekrarlarsak, dinden ziyade, etnik-dinî bir malzemeyle yurttaşlığın son derece siyasî ve ideolojik bir inşası söz konusudur. Ortaçağ Avrupası tarihçilerinin iyi bildikleri “ibadet sitesi”nin ve devleti “itikadîleştirme” süreçlerinin etkileşimli sorunsalını buluruz burada. Bir yandan, dinî çember devletin ana kalıbında oluşur; ona söz dağarını, hayal gücünü, siyasî öznelleştirme imkânlarını verir. Diğer yandan, devlet dinin bürokratikleşmesine katkıda bulunarak; Bizans, Osmanlı ya da sömürgeci tipteki Sezarcı-Papacı tahakküm biçimiyle, hatta 1905’ten beri Fransa’daki gibi ibadetlerle siyasetin ayrılığını dayatarak siyaseten iğdiş eder dini.

Geçerken belirtelim ki, böyle bir etkileşim dinî bir kıstas zemininde bir “kültürel saha” tanımlamanın imkânsızlığını kuvvetlendirir; çünkü dinler devletle, pazarla, toplumsal dönüşüm etkenlerinin bütünüyle ilişkilerinden başka şekilde “var olmazlar”; değerlendirilen bütünde itikadî çoğulculuk geçerli olduğuna göre de diğer inançlarla ilişkilerinden başka şekilde “var olmazlar”. Nijerya uzmanları, Pentikostçu ya da İslâmî fondamantalizmlerin birbirlerini nasıl beslediklerini ve radikalleşmeyle şiddete geçişte “birbirini tamamlayıcı düşmanlar” rolü oynayarak nasıl birleşimli bir sistem oluşturduklarını iyi göstermişlerdir. Aynen Hindistan’daki Hinduizm ile İslâm gibi; Myanmar ve Tayland’da Budizm ile İslâm gibi gibi; Filistin’de Yahudilik ve İslâm gibi. Fransa’daki “kimlik fondamantalistleri”nin, yani Selefi Müslümanlar ile Üçüncü Cumhuriyetçi fondamantalistlerin benzer bir rol oynamaları muhtemeldir.

Batı’nın göz aldatıcı sekülarizmi

Okur, itiraza hazır bir halde sandalyesinde kıpırdanıyor. Bir karşı-örnek, hatta daha iyisi, ona uysa insanlığı bir sürü ıstıraptan esirgeyebilen, izlenecek bir sekülarizm modeli sunmuyor mudur tam da Batı. Hım ! Müslümanlar’a nemrut bir yan bakış atarak adlandırmaktan hoşlanıldığı gibi söylersek, çağdaş “Yahudi-Hıristiyan” Avrupa, daha Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun közleri geçer geçmez içindeki Yahudiler’i yok etmiştir — bunda hiç şaşırtıcı bir şey yoktur, çünkü bağrında ulusal ilkenin vurgulanması Viyana’yı Yahudi aleyhtarlığının büyük bir başkenti yapmıştı; Alman milliyetçilerinin şefi Georg von Schönerer ile Sosyal-Hıristiyan belediye başkanı Karl Lügeral Lüger’in girişimleri daha Franz-Josef yaşarken meyva vermeye başlamıştı; bu arada kimlikçi fondamantalizmleri teşvik yolunda Siyonist Theodor Herzl’le paradoksal bir karşıt uçlar koalisyonu da oluşturmuştu [20] Öğrenci ve başarısız sanatçı Adolf Hitler, Yahudi nefretini Viyana’da sürünürken geliştirecekti.

Demokratiklik meziyetiyle örtünen Avrupa Birliği bugün her sene binlerce numunesini ölmüşlerinin yanına gönderdiği Öteki’yi geri basan bir pompa gibi işlemektedir; geçişe kalkışmamaları için gözlerini korkutsun diye Libya’daki işkenceci köle tüccarlarıyla işbirliği yapmaktadır. Bu sözler aşırı gelebilir, ama klinik demesek de analitik bir mevzudur bu. Göçe karşı önlemlerin kuvvetlendirildiği her sefer mekanik bir biçimde daha fazla ölüyle karşılaşıldığını hepimiz biliyoruz; yıldan yıla Avrupalı yetkililer tarafından yönetmeliklerin ve yasal tertibatın sertleştirilmesi, neler olacağını bile bile, tabir-i câizse boşu boşuna yapılan işlerdir.

Malzeme ve istihbarat verilen Libyalı milislerin insan ticareti yaptıklarını, ailelerinden fidye almak için insanlara eziyet ve tecavüz ettiklerini, ufak kayıklara bindirmeden önce onları üretim amaçlı olarak köleleştirdiklerini, sonra da bizzat Avrupalı yetkililerin elinden geri alarak göçmen rantı cehenneminde yeni bir ufak tur attırdıklarını herkes bilmektedir. Bütün bunlar belgelenmiştir; denizde ya da dağda zor durumdaki göçmenleri kurtaranlar ise Fransız ve İtalyan yasalarında suçlu görülmektedir. Üstelik reddedilen ya da defedilen Öteki, etnik-dinî terimlerle iyi tanımlanmıştır: Afrikalı, Arap, Afgan ve Müslüman, ya da öyle oldukları şüphesi uyandıranlar; zira o kararsız koca çocukların, Afrikalı Hıristiyanlar’ın dediklerine harfi harfine nasıl inanılsın? En azından biri soykırım diye nitelenmiş olan kitlesel etnik arındırma operasyonlarından doğmuş olan Avrupa Birliği, zımnen dinî bir zemin üzerinde, etnik bakımdan bir saflaştırma makinası olmaya devam etmektedir.

Bu bakımdan, Fransız laikliği bir göz aldatmacasıdır. Onun Hıristiyanlık’la sürdürdüğü utanılası ilişki, Türk laikliğinin Hanefi Sünnilik’le ilişkisinin aynısıdır. Cumhuriyet’in de kendi “yerli yabancılar”ı (étrangers du cru) vardır. Bildiğimiz gibi, Avrupa’da devletin oluşumu onun “itikadîleştirilme”sinden geçmiştir. Kıtanın siyasî bütünleşmesi bu süreci bir nevi çokköşelileştirmiştir. Ama elbette aslında bunun tam anlamıyla dinle alâkası yoktur ve devletin sekülerleşmesiyle karıştırılır. Matteo Salvini elinde tespihle bir kampanya yapar; Bavyera’daki CSU gibi İtalya’daki Kuzey Birliği de okullara haçlar yerleştirilmesi için baskı yapar ; Béziers’nin aşırı sağcı belediye başkanı Robert Ménard belediye binasına bir Noel tablosu yerleştirir. Katolik Kilisesi bundan infial duyar ve imandaki aşkınlık ilişkisini değersizleştirdiğini belirterek dinî simgelerin siyasete ve kimlikçiliğe böyle alet edilmesini kınar. Bologna Başpiskoposu Kardinal Matteo Zuppi ise, 2019’da Kuzey Birliği’ni hayli kızdırarak, kentin azizi San-Petronius’un bayram kutlamalarına Müslümanlar’ı da katmak için tavuklu tortellini yapılabileceğini söyler.

Dindarlıktaki şöhretlerine rağmen ABD bu bakımdan Samuel Huntington ile Donald Trump’ın birleşik çabalarıyla yine de berraklaşan tezatlı bir görüntü vermektedir. Her ne kadar siyasî yaşamları “Amerikan kimliğini oluşturup rekabet halinde olan iki kurucu anlatıyı [biri “Aydınlanma Felsefesi’ne sabitlenmiş”, diğeriyse 19. yüzyılın başından itibaren yerleşik kiliselerin hegemonyasını ve Püritenler’deki alınyazısı ilâhiyatını sorgulayarak demokratikleşen Metodist, Baptist ya da Birlikçi Evanjelizm’in dinî ve takdir-i ilâhiye dayalı ilhamı] zemin de alsa, devlet ile din arasında bir ayrım yerleştiren ilk ülke ABD olmuştur [21]. Evanjelizm ile Püritanizm arasındaki gerginlikler, ama aynı zamanda da 19. yüzyılda Protestanlık’la Katoliklik arasında, İrlandalı ve İtalyan göçmenler zeminindeki Kulturkampf (“kültür savaşı”), Amerikan devletinin oluşumunun ayrılmaz parçaları olmuşlardır.

İç Savaş’ın karmaşıklaştırdığı ırksal sorun eklenmiştir buna; Asyalılar’ın ve Doğu Avrupa’dan gelen Yahudiler’in göçüyle bu sorun daha da büyümüş ve sosyal Darwinciliğin ideolojisini fon müziği haline getirmiştir. Her ne kadar bir barış insanı da olsa, Başkan Wilson açıkça ırkçıydı, Beyazlar’ın üstünlüğüne inanıyordu ve Yahudi aleyhtarıydı. İki savaş arasında, Amerikan establishment’ının başta Henry Ford olmak üzere önemli bir kısmı nasyonal-sosyalizmle flörtleşmekte tereddüt göstermedi. America First! diye haykırdığında, Donald Trump’ın kafasında muayyen bir Amerika vardır: WASP’larınki (White Anglo-Saxon Protestant: Beyaz Anglo-Sakson Protestan) ve 1964’te Siyahlar’a Yurttaşlık Hakları’nın (Civil Rights) verilmesinden önceki Amerika — bunu ilan eden Demokrat Başkan Johnson’ın sezdiği gibi “Güney’i Cumhuriyetçi Parti’ye teslim etmeyi” unutmadan [22].

Samuel Huntington

Kuzey Amerika muhafazakârlığının ve “uygarlıklar çatışması”nın baş ideoloğu Samuel Huntington, ayrıca Katolik Latin Hıristiyanlar’a Protestanlığa geçmelerini de tavsiye etmektedir; hem de toplumla bütünleşmelerini kolaylaştırmak için, WASP’ların Püritenliğinden ziyade ayaktakımının Protestanlığı olan Evanjelizm’e. İç Savaş’tan sonra, siyah kölelerin özerk müminlere ve ikinci sınıf da olsa Amerikalılar’a dönüştürülmesinin başlıca taşıyıcısı vaftizcilik olmuştu. Erime potasının (melting-pot) sosu dinî ve ırksal bakımdan baharatlıdır.

Donald Trump’ın seçilmesi tam da Beyaz Amerika’nın “Müslüman” (ve Siyah) Barack Obama’ya karşı duyduğu tiksintinin ifadesidir.

Yalancı ve cinsel tâcizci olan, ama Yüksek Mahkeme’ye iyi yargıçlar atama ve Kıyamet kitabında ilan edilenleri dikkate alarak Siyonizm’i destekleme gibi yararlılıkları olan bir başkanın gayri muhtemel aracılığıyla, Babil Kulesi’nin Tanrı tarafından yıkılmasının dünyadaki çok sayıda “ırk” bölünmesini kutsadığına kanaat getirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri’ni Tanrı’yla barıştırarak bu ülkeyi “tepedeki parlak Site” haline getirme arzusundaki Evanjelist Hıristiyanlar sayesinde mümkün olmuştur seçilmesi. Tarih bitmemiştir ve hiçbir ayrım gözetmeden tüm dinlere saygı gösterme kaygısı taşıyan, bir yandan da elden geldiğince Kilise ile Devlet arası ayrım duvarı konusundaki eski Amerikan geleneğini muhafaza eden “filozof-din adamı kılıklı bir laikliğin muhtemel geleceği” ille de tehlikede değildir [23]. Ama bu ayrım ilk zamanında laikliği desteklemekten ziyade, mümin cemaatlerinin toplaşmalarındaki (Gemeinde) dindarlığı ve Anglikanizm’in genç ulusunu yerel ölçekte Leviathan’dan korumayı hedeflemiştir [24]. Siyasî olanın sekülerleşmesi hususunda Batı istisnacılığı en azından görelileştirmeyi gerektirmektedir.

Etnik-dinî sivil partikülarizmin evrenselliği

Kısacası, ulus-devletin ideal tipi, dinî bakımdan yönlendirilendir; bazen SSCB, Asya ve Afrika’daki komünist rejimlerdeki gibi kendini din karşıtı ilan ettiğinde de kofluğa doğru yönlendirendir; ya da Meksika’daki gibi, alınyazısına Guadalupe Bâkiresi göz kulak olmayı sürdürse de, titiz bir ayrım yerleştirir. Bu durumlarda bile, ateist devlet vaaz mangırını öder. Sovyetler Birliği’nde Sovyet-sonrası ulus-devletlerin mirasçısı oldukları federe devletlerin kuruluşundaki “yeni etnik kategorilendirme”, topluma önce ilerleme adına, sonra zorla uygulanan sekülerleştirme aracılığıyla, Romanovlar’ın İmparatorluğu’na dinî mensubiyet yollarının doğrudan devamı olarak yürütülmüştür [25]. Polonya’da komünizm, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, eski rejimin milliyetçilerinin tasarlamış olduğu yurttaşlığın etnik-dinî ve toprak bakımından kavranışını tamama erdirmeyi sağlamıştır. Bulgaristan’da, Tekbaşlı Ortodoks Kilise’yi dağıtıp kendine bağımlı kıldıktan sonra, onun ilkesini üstlenmiş ve Müslümanlar’ın, Türkçe konuşanların aleyhine biçimde, onları Bulgarca konuşanların mensubiyet dairesinde kabul etmiştir.

Çin’de reformcu Kang Youwei (1858-1927) Konfüçyüsçülüğü Çin’in ulusal dini mertebesine getirmiştir; Sun Yat-Sen de bu bakış açısını az çok yenilemiştir, Çin Halk Cumhuriyeti de göründüğü kadar şikâyetçi değildir bundan. Neredeyse tek kavimli ya da öyle olmak isteyen bir ada ortamında, Japon İmparatorluğu bir Devlet Şintoizmi’nin teşvik edilmesiyle “uluslaşmıştır”; ki bu da, aynı zamanda yurttaşlığın etnik-dinî tanımının dinî dizgede olmadığını –süreç, hâkim din olan Budizm’in aleyhine biçimde yaşanmıştır– ve Türkiye’deki gibi heterojen bir nüfusu siyasî olarak birleştirme gerekliliğine özünden bağlı olmadığını, ya da kâh Osmanlı-sonrası ya da Habsburg-sonrası çağda olduğu gibi azaltma yoluyla, kâh sömürgeleştirmeden doğmuş Afrika devletlerinin çoğundaki gibi yayılma yoluyla toprak ölçeğinde bir değişim eşlik etmeksizin de ispatlamaktadır.

Hindistan’da Narendra Modi, “Hinduluğu” (hindutva) temel alan milliyetçiliğini hiç komplekse kapılmadan, Tanrı Ram’dan yana olduğunu söyleyerek üstlenmektedir; Hindu, Sih, Hıristiyan, Caynacı, Budist ya da Parsi sığınmacılar gibi altkıtanın zulme uğramış dinî azınlıklarından göçmenlere vatandaşlık verilmesini kolaylaştırmakta, fakat Afganistan Hazaraları ya da Pakistan Ahmediler’i gibi Müslüman azınlıkları dışlamaktadır. Budizm’le ilgili olarak ise, Myanmar’daki (eski Birmanya) generallerle ve Nobel Barış ödülü sahibi Aung San Suu Kyi ile de aynı şey söz konusudur. Putin’in Rusyası Ortodoks kökenlerine dönmüştür, tıpkı renkli devrimden sonra Gürcistan’da olduğu gibi.

Ukrayna’daki dinî çoğulculuk, rahatsız edici Doğu Katolik kiliseleri sorunuyla birlikte, Rusya’yla Avrupa Birliği’nin ara-yüzündeki ülkenin siyasî evriminin apaçık bir hedefi ve bir boyutudur. Polonya’da Kaczyński Kardeşler’in PIS’i (Hukuk ve Adalet Partisi), Kilise’nin alçaklıklarından şaşkına dönen ve ulusal romanın istemediği kadar sekülerleşmiş bir toplum karşısında aşırı Katolikliğe oynamaktadır. Macaristan’da Viktor Orban da aşağı kalmamaktadır. Atina’da hâlâ en ufak bir cami yoktur ve Aleksis Çipras Ortodoks Kilise’yle devlet arasındaki nikâhı bozamamıştır. Binyamin Netanyahu, ABD’de Derin Güney’deki (Deep South) dispansasyonalist Protestan kiliselerinin teşvikiyle İsrail’i bir Yahudi etnokrasisine dönüştürmektedir.

Tanrı’nın intikamı mı?

Devletten ve onun siyasî sahasından “Tanrı’nın intikamı” mı? Hiç bile değil. Tanrı’nın ulus-devlete yenilmesi ve siyasî olarak boyun eğmesidir bu. 19. yüzyıldan beri din diye adlandırılan olgu, Pentikostçuluğun pazarla “gönül yakınlıkları”nın bir karikatürü olduğu küresel metalaştırma tarafından massedilmiştir; seçim ya da savaş yoluyla özdeşleşmenin en bâriz tezahürleri ise aşırı sağ partiler ile itikadî milislerdir. Ulus-devletin 19. yüzyılda bütün kıtaları kapsayan muazzam bir dinî uyanışla aynı zamanda kozasından çıktığı kabul edilirse, etnik-dinî yönelimi daha iyi anlaşılır. Christopher Bayly, bu dinî uyanışın, Batı yayılmacılığından bağımsız olmasa bile en azından sadece buna indirgenebilir olmadığına dikkat çekmektedir. Kaldı ki o hareket, bazen denizaşırı tecrübelerin etkisiyle ya da geriye dönük etkiyle, Avrupa’yı ve ABD’yi içine almıştır [26].

Bu iman canlılığı ise dinî sahanın kilise tipinde bir bürokratikleşmesine; doktrinlerinin standartlaşmasına; meşreplerinin birleşmesine; okuryazarlık ve eğitim düzeyindeki artışla beraber, matbaacılığın umumileşmesi ve sınâî kâğıdın ticarîleşmesi, telgrafın yaygınlaşması, ulaşımda devrim, dünya imgelerinin dolaşıma girmesi sayesinde doğru ibadetin de kodlaştırılmasına mahal vermiştir — klasik teorisyenlerin dediğine göre milliyetçiliğin ve ulus-devletin su yüzüne çıkışına, dinî güçlerin Doğru Kelam’larını gerine gerine yaymak için sahiplendikleri bütün bu etkenler katkıda bulunmuştur [27].

Kısacası, devletin soyutlanması Tanrı’yla ilişkinin soyutlanmasıyla çakışmıştır — ve de tekniğin, bilimin, piyasanın soyutlanmalarıyla. Budizm’deki, Hinduizm’deki, İslâm’daki (özellikle de İran Şiiliği’ndeki) din adamı sınıfı kurumlaşması ve bu kurumlaşmanın bağrında yerleşik dinî otoritelerle az çok rekabete giren yeni dinî entelektüeller kategorisinin güç kazanması, bunların modern medyalara ve yeni iletişim tekniklerine yatırım yapması, hac ziyaretlerinin kitleleşmesi ve bürokratikleşmesi, bu süreçlerin ulus-devlet oluşumu’yla birlikte yaşanması, stratejik inşa’sı sırasındaki sorunsallarda bulunan faydacılıkla eski haline dönemeyen ulus-devlet hâdisesindeki karmaşıklığı çok iyi göstermektedir.

Akılcı-yasal, kapitalist ve etnik-dinî bakımdan yönlendirilen devletin ideal tipinin çok sayıda istisnası ya da nüansı bulunmaktadır elbette. Bunların bazıları, şimdilerde söylendiği gibi, sezgilere aykırıdır (contre-intuitif). Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının yıkılmasından sonra Balkanlar’da vatandaşlığın etnik-dinî tanımına karşı çıkan iki ülke, Arnavutluk ve Bosna-Hersek, nüfuslarının çoğunluğu Müslüman ülkelerdir. Sahra-altı devletlerin çoğu, her ne kadar yöneticilerinin bazıları ibadet düşkünlüklerini araçlaştırma çabasına girseler de, çoğulculuk ve geçmişlerinin “dinî ganimet toplama” geleneğine ve laikliğin ya da sekülarizmin sömürge mirasına sadık kalmışlardır. Cihad görünümüne bürünmesine rağmen, savaşlarında Tanrı hiç yoktur. Bilhassa ruhlar âlemini benimseyen, tektanrılı dinlere yabancı olan ve marjinalleştirilen ya da kökü kazınan avcı-toplayıcı halkların aleyhine bir biçimde, devletin soyutlanması yararına başka tenkil süreçlerine engel olmamıştır bu.

Bununla birlikte, öz itibariyle, ulus-devlet farklılıkla değil birlikle tahakküm kurar; birliği gösteren dinî mensubiyettir, gösterilen ise yurttaşlığın muayyen bir dışlayıcı kavrayışının siyasî soyutlanmasıdır. İmparatorluk iki yanlılığa, ulus-devlet ise basitleştirmeye meyleder; imparatorluk “işlevsel yanlış anlamalar”la refah sağlar (Marshall Sahlins), ulus-devlet ise alternatifler dayatır; imparatorluk izafî ve heybetli hakikatlerden, ulus-devlet ise tekanlamlı ve sağlam hakikatlerden tat alır. Belki de dünyamızın hastalığı, Kovid-19 kadar budur da.

[1] Jürgen Osterhammel, La Transformation du monde. Une histoire globale du XIXe siècle, Nouveau monde éditions, 2017, s. 178.

[2] Jane Burbank, Frederick Cooper, Empires. De la Chine ancienne à nos jours, Payot, 2011, s. 16.

[3] Béatrice Hibou, Mohamed Tozy, « Une lecture wébérienne de la trajectoire de l’Etat au Maroc », Sociétés  politiques  comparées, 37, Eylül-Aralık 2015, ve Tisser le temps politique au Maroc. Imaginaire de l’Etat à l’âge néolibéral, Karthala, 2020.

[4] Jane Burbank, Frederick Cooper, Empires, a.g.e., s. 23.

[5] Karen Barkey, Empire of Difference. The Ottomans in Comparative Perspective, Cambridge University Press, 2008, özellikle s. 193 ; Daniel Goffman, The Ottoman Empire and Early Modern Europe, Cambridge University Press, 2002, s. 91 ve dev.

[6] Reşat Kasaba, A Moveable Empire. Ottoman Nomads, Migrants & Refugees, University of Washington Press, 2009 ; Denis Retaillé, « Sahel, sahel », L’Information géographique, 82 (1), 2018, s. 34-81.

[7] Jean-François Bayart, Romain Bertrand, « De quel ‘‘legs colonial’’ parle-t-on ? », Esprit, Aralık 2006, s. 134-160.

[8] Jane Burbank, Frederick Cooper, Empires, a.g.e., s. 317.

[9] Serge Gruzinski, Les Quatre Parties du monde. Histoire d’une mondialisation, Editions de La Martinière, 2004.

[10] Béatrice Hibou, Mohamed Tozy, Tisser le temps politique au Maroc, a.g.e., s. 230.

[11] Pieter M. Judson, « L’Autriche-Hongrie était-elle un empire ? », Annales HSS, 63 (3), Mayıs-Haziran 2008, s. 585.

[12] Michael Mann, The Sources of Power, cilt I : A History of Power from the Beginning to A.

D. 1760, Cambridge University Press, 1986, s. 145 ve dev.

[13] Jane Burbank, Frederick Cooper, Empires, a.g.e., s. 35.

[14] Yves Chevrier, « L’empire distendu : esquisse du politique en Chine des Qing à Deng Xiaoping », Jean-François Bayart yön., La Greffe de l’Etat. Les trajectoires du politique içinde, 2, Karthala, 1996, s. 263-395.

[15] İmparatorluk ile ulus-devlet arasında tipleme bakımından uygun bir ayrım için bkz. Jürgen Osterhammel, La Transformation du monde, a.g.e., s. 581-583 ya da Béatrice Hibou, Mohamed Tozy, Tisser le temps politique au Maroc, a.g.e., s. 118 ve dev.

[16] Ray M. Douglas, Les Expulsés, Flammarion, 2012, s. 102.

[17] Zikreden Olivier Delorme, La Grèce et les Balkans. Du Ve siècle à nos jours, Gallimard, 2013, cilt II, s. 865.

[18] Sanjay Subrahmanyam, Comment être un étranger. Goa-Ispahan-Venise. XVIe-XVIIIe siècle, alma, 2013, s. 137.

[19] François Georgeon, yön., « L’Ivresse de la liberté ». La révolution de 1908 dans l’Empire ottoman, Peeters, 2012.

[20] Carl E. Schorske, Vienne Fin de Siècle. Politique et culture, Le Seuil, 1983, 3. Bölüm, özellikle s. 171 ve dev.

[21] Denis Lacorne, De la religion en Amérique. Essai d’histoire politique, Gallimard, « Folio Essais » dizisi, 2012, çoğaltılmış yeni bas., s. 12 ve dev., s. 106 ve dev.

[22] a.g.e., s. 269.

[23] a.g.e., s. 319-320, altını çizen yazardır.

[24] Christopher A. Bayly, La Naissance du monde moderne (1780-1914), Les Editions de l’Atelier/Les Editions ouvrières, 2007, s. 469 ve s. 550.

 [25] Juliette Cadiot, Le Laboratoire impérial. Russie-URSS, 1860-1940, CNRS Editions, 2007, özellikle s. 209.

[26] Christopher A. Bayly, La Naissance du monde moderne,  a.g.e.,  IX. Bölüm

[27] Fransız Katolikliği için örneğin bkz., Michel Lagrée, La Bénédiction de Prométhée. Religion et technologie, XIXe-XXe siècle, Fayard, 1999, ve Religion et cultures en  Bretagne : 1850-1950, Fayard, 1992, ayrıca bkz. Nadine Picaudou, L’Islam entre religion et idéologie. Essai sur la modernité musulmane, Gallimard, 2010, ve Cemil Aydin, The Idea of the Muslim World. A Global Intellectual History, Harvard University Press, 2017, s. 69 ve dev.

JJean-François Bayart

SİYASETBİLİMCİ, CENEVRE ULUSLARARASI VE KALKINMA ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ IHEID’DE YVES OLTRAMARE KÜRSÜSÜNDE PROFESÖR

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus