Queen’in “We Will Rock You” şarkısının hikayesi – Gitarist Brian May: “Bu şarkı sanki hep vardı ve kimse onu yazmamıştı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Büyük konser alanlarında dinleyicileri performansın içine çekmek isteyen Queen, 1977’de çıkan altıncı stüdyo albümleri “News of the World”de seyircilerin katılabileceği bir şarkıya yer verdi: “We Will Rock You”.

Albümün ilk şarkısı “We Will Rock You”nun ardından “We Are the Champions” geliyordu. Bu iki şarkı, radyolarda sanki tek bir parçaymış gibi çalınmaya başlandı, iki şarkıyı da içeren single Billboard’da dördüncü sıraya kadar yükseldi ve 2009 yılında “Grammy Hall of Fame”e eklenerek unutulmaz parçalar arasında yerini aldı.

Queen’in solisti Adam Lambert ile kaydettiği yeni albümü “Live Around the World”, 2 Ekim Cuma günü dinleyicilerle buluşan Queen’in baş gitaristi ve “We Will Rock You” şarkısının bestecisi Brian May, şarkının çıkış hikayesini Wall Street Journal’a anlattı.

“77 yılındaki İngiltere turumuzun başlangıcında seyirciler oldukça sessizdi. Ayaklarını yere vurdukları oluyordu ama onun dışında bir katılım sözkonusu değildi. Sadece dinliyorlardı ve şarkı bitince oldukça fazla ses çıkarıyorlardı. Şarkıya eşlik etmek hâlâ ‘havalı değil’ olarak görülüyordu.

Ama turnemiz ilerledikçe olağandışı bir şey fark ettik: Seyirciler şarkı söylüyordu. En başta seyirciler susup bizim çaldığımızı dinlemeli diye düşündük.

Sonra mayıs ayında bir gece, Birmingham ile Liverpool arasında Stafford kasabasında Bingley Hall diye ahırdan bozma bir yerde çalıyorduk ve seyirciler de çaldığımız her şarkıya eşlik ediyordu. Güldük geçtik. Konserin sonunda, “tekrar” için sahneye çıkmadan önce arkada beklerken seyirciler “You’ll Never Walk Alone” şarkısını söylemeye başladı.

Bu şarkı Liverpool Futbol Kulübü taraftarlarının kendi sahalarındaki maçlardan önce söylediği ikonik bir marş. Bizim için böylesine saygı duyulan bir şarkının hem de spontane olarak söylendiğini duymak duygusaldı. Sahneye geri çıktığımızda hâlâ söylüyorlardı.

Konserden sonra dördümüz -ben, Freddie Mercury, Roger Taylor ve John Deacon- seyircilerin konserlerimizdeki rolünün artmasının çok da kötü bir şey olmadığı hakkında konuştuk. O gece, kaldığımız otelde, seyirci hakkında düşündüm ve bir şarkı yazmaya başladım. Şarkı, dinleyicilerin kendi sesleriyle, el çırpmalarıyla ve ayak vurmaları ile şarkıya eşlik etmesine izin verecekti. Aynı zamanda mars gibi bir kısmı olsun istedim. Aklımda “We will, we will rock you” sözlerini duydum.

Üç dizeyi elimde tutabildiğim küçüklükte bir kaset teyp kayıt cihazına şarkı olarak söyleyerek yazdım. Bir kişinin yaşlandıkça sahip olduğu güç hakkında bir hikaye vardı aklımda. Üç dize, hayatın üç evresi olacaktı: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık.

İlk dize bir çocuk olup dünyada bir iz bırakıp bırakamayacağını düşünmek hakkında:

Buddy, you’re a boy, make a big noise / Playın’ in the street, gonna be a big man some day / You got mud on yo’ face / You big disgrace / Kıckin’ your can all over the place.”

[Dostum, çocuksun, sesin çok çıksın / Sokakta oyundaşın, büyük adam olucan bir gün / Yüzün hep çamur / Sen yüz karasısın / Tenekene vurursun aşağı yukarı]

Genç bir yetişkin olarak sahip olduğumuz gücü fark ediyoruz, bir şeyler hakkında kızgın oluyoruz ve onları değiştirmek istiyoruz:

“Buddy, you’re a young man, hard man / Shoutin’ in the street, gonna take on the world someday / You got blood on yo’ face / You big disgrace / Wavin’ your banner all over the place.”

[Dostum, genç adamsın, delikanlısın / Sokakta haykırırsın, bir gün dünyayı karşına alırsın / Yüzün kan içinde / Sen yüzkarasısın / Bayrağını sallarsın aşağı yukarı]

Son dize de yaşlılık ve kabullenme hakkında. O noktaya geldiğinde, artık hangi kavgaya gireceğini bilmen ve etkini en yüksek seviyeye çıkarman gerekiyor:

Buddy, you’re an old man, poor man / Pleadın’ with your eyes, gonna make you some peace some day / You got mud on your face / Big disgrace / Somebody better put you back ınto your place!”

[Dostum, yaşlı adamsın, garipsin / Gözünle yalvarırsın, bir gün huzura kavuşacaksın / Yüzün çamur içinde / Sen yüzkarasısın / Haddini bildirirler]

Bu, dünyayı değiştirmek isteyen, öfkesini bir türlü kontrol edemeyen ama onunla yaşamayı öğrenen birinin geçirdiği evrim. Bu, hayalini kurduğun ve umduğun ve yüzleştiğin çaresizlik. Şarkılarımda her zaman bir ironi unsuru var.

“We will, we will rock you” [Biz sizi, biz sizi, sarsacağız] bir haykırış, her şeyi sarsacağımızdan emin ve kesinlikle dolu. “We will rock you” güç veren bir söz ama günün sonunda aslında ne denli az gücümüz olduğunun farkına varıyoruz. Güçsüz olduğunu kabul ettiğinde de daha yüksek bir güç arayışına yöneliyorsun.

Bütün bunları yatmadan önce kayıt makinesine söyledim. Sonraki gün pek bir şey değiştirmedim ama gruba dinletmeye de çekiniyordum.

Tekrar dinlediğimde fazla basit ya da bariz olabilir diye endişelendim. Sonunda Freddie (Mercury) için şarkı olarak söyledim. Sözleri söylerken Freddie’nin yüzünü izliyordum.

Freddie yavaşça ve bilgece başını sallıyordu. Ne düşündüğünü kestirmek zordu. Freddie içgüdüsel biriydi, analitik değil. Büyük ihtimalle ortaya nasıl bir şey çıkarabileceğini düşünüyordu.

Bitirdiğimde Freddie, “Beğendim bunu deneyelim bakalım” dedi. Roger, bateristimiz olarak en başta biraz mesafeliydi çünkü şarkıda bateri olmayacaktı. Ben şarkıyı sadece vokal ve grupça yapılan bir vurmalı ritimle düşünmüştüm. Dinleyici ve sanatçı arasında bir itme-çekme olmalıydı.

O yaz Londra’da St. Augustine Kilisesi’nin içinde geniş bir alanda yer alan Wessex Ses Stüdyoları‘na gitmiştik. En başta şarkı için istediğim ritmik el çırpışları ve ayak vurmalarını kadettik. Ben “bum-bum şak, bum-bum şak” ritim örüntüsünü bulmuştum bile. Seyircilerin ayakta sıkışık bir şekilde dizilmişken kolayca yapabileceği bir şey hayal ettim.

Ama bir sıkıntı vardı. İstediğim ayak vurma sesini stüdyonun yerine vurarak alamıyorduk. Birileri köşede bir düzine kadar tahta levha bırakmıştı. Oraya gidip tahtalara ayağımla vurmayı denedim, çıkan ses harikaydı. Levhaları stüdyonun ortasına birkaç metre kadar sürükledim ve onlara mikrofon yerleştirdik. Kilise geniş bir alandı ve yüksek tavanı nedeniyle müthiş bir doğal yankısı vardı.

Tahta levhaları rasgele yerleştirdim, onlara vurduğumuzda kontrolsüz bir ses çıkmasını istiyordum. Ayaklarımızla vurduğumuzda ses uzamıyor, çok güzel kısa bir gümleme yapıyordu.

Kaydı başlattık, ayaklarımızla vurup el çırpıyorduk. Bir saat içinde 50 farklı deneme ve bir derleme yaptık. Bu da bize istediğimiz etkiyi yaratmak için farklı versiyonlar sağladı. Çok sayıda seyirci etrafımızı sarmış, ayak vurup el çırpıyormuş hissi vermek istiyordum. Aslında şarkıda yankı yok, biraz geç giren sesler var, bir tekrar tekniği.

Freddie, Roger ve John şarkının etkisinin gelişimini gördükçe şarkıya güvenleri arttı, benim de öyle oldu.

Sonrasında koro kısmındaki arka vokallerin “We will, we will rock you” kaydına başladık. Kendimizi seyirciymiş gibi göstermek için birçok kez söyledik ve yine farklı geciktirme efektleri ekledim.

Sonra Freddie stüdyoya gidip birinci vokal kısımlarını iki üç kez söyledi. İçgüdüsel ve tutku doluydu. Bunu sesinde duyabiliyordunuz. Yırtınıyordu, kendini hiç tutmadı.

Freddie benim ilk yaptığım demodan biraz farklı söylüyordu ama temeldeki ruhunu korudu ve üzerine kendi dokunuşlarını ekledi. Onun versiyonunu duyunca şarkı hakkındaki bütün şüphelerim eridi.

Sonra ben bir gitar solosu kayfi aldım. Kayıtta 60’li yıllarda babamla beraber bir şömine parçasınının odunundan yaptığımız “Red Special” gitarımı kullandım. Solomun en önemli kısmı dört telli bir A-akorunun ikinci, üçüncü ve dördüncü tellerinin normalden bir oktav üstte çalınmasıydı. Şarkıyı dinlerken duyduğunuz yüksek ve alçak tellerin birbirleriyle iç içe geçmesi, Vox AC30 amfimin de yardımıyla tabii. Böylece pürüzsüzden distorsiyona doğru hareket eden, taşmakta olan bir insan sesini andıran bir ses elde ediyorsunuz.

Gitar solosu üç farklı deneme doğaçladım ve sevdiğim kısımları tuttum. Sonlara doğru olan bir tekrar motifimi de beğendim. O yüzden motifi iki kere kopyalayıp kayda yaydık. Solo’nun sonunda duyduğunuz ses bu.

Solo’yu şarkının ortasına yerleştirmek istemedim. Koronun, el ve ayak vuruşlarının akışını bozsun istemedim. O yüzden şarkının sonuna koydum. Canlı performansın bir parçası olmak istedim, filmde beklenmedik olarak ortaya çıkan bir yönetmen gibi. Solo benim imzamdı, konserde seyirci kendi rolünü oynadıktan sonra çalabileceğim bir şeydi.

Freddie’yi 1991’de kaybettik. Onu, onun haylaz mizahını her gün özlüyorum. Onunla olmak çok eğlenceliydi.

Bugüne bakınca, şarkı hakkında en sevdiğim şey insanların onu bir gelenek gibi algılaması, sanki hep vardı ve kimse onu yazmamıştı. Benim için olabilecek en büyük iltifat bu. Bu bana güç veriyor.”

Çeviri: Fazıl Alp Akiş

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus