Dani Rodrik: “Demokratlar eğer Trump’ın dört yıl öncesine göre nasıl daha fazla oy aldığını çözümleyemezse 2024’te yine hayal kırıklığı yaşayacak”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Harvard Üniversitesi’nden politik ekonomi profesörü Dani Rodrik, Project Syndicate için kaleme aldığı yazıda, Demokrat aday Joe Biden’ın ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump karşısında aldığı seçim zaferini ve Demokratlar’ın bundan sonra izlemesi gereken yolu değerlendirdi. Çevirisini sizin için paylaşıyoruz.

Henüz bilmiyor olabilir ancak ABD Başkanı seçilen Joe Biden’ın karşı karşıya olduğu en önemli soru Donald Trump’ın yalanlarına, yolsuzluklarına ve salgını korkunç bir şekilde yönetmesine rağmen dört yıl öncesine göre nasıl daha fazla oy almayı başardığı. Eğer Biden bu konu hakkında kafa yormazsa, Demokratlar’ı 2024’te hayal kırıklığı bekliyor.

Joe Biden, yüksek gerilimli günlerin ardından ABD başkanlık seçimlerinde zor da olsa bir zafer elde ederken Amerikan demokrasisi gözlemcilerinin kafası karışıktı. Pek çok kişi, anketlerin ışığında Demokratlar’ın yalnızca Beyaz Saray’ı değil Senato’yu da ele geçirerek önemli bir seçim zaferi elde etmesini bekliyordu. Buradaki önemli soru şu: Donald Trump apaçık yalanlarına, meydandaki yolsuzluklarına ve koronavirüs salgınıyla mücadeleyi feci şekilde yönetmesine rağmen nasıl dört yıl öncesine göre daha fazla Amerikalı’nın desteğini kazandı?

Bu sorunun önemi Amerikan siyasetinin de ötesine geçiyor. Dünyanın her yerinde, merkez sol partiler, sağcı popülistlere karşı seçim kaderlerini tersine döndürmeye çalışıyor. Biden, temel özellikleriyle tam bir merkezci olsa da Demokrat Parti, en azından Amerikan standartlarına göre, önemli bir ölçüde sola kaymış durumda. Bu bağlamda, Demokratlar’ın somut bir zafer elde etmesi ılımlı solun ruhuna önemli bir katkı yapabilirdi: Belki de kazanmak için gereken tek şey, ilerici ekonomik politikalarla demokratik değerleri ve temel insan ahlakını birbirine bağlayarak birleştirmekti.

Demokratlar’ın seçimlerde nasıl daha iyi bir performans gösterebileceği somut bir tartışma konusu. Ne yazık ki,  bu seçimde ucu ucuna kazandıkları zafer bize kolay alabileceğimiz dersler vermiyor. Amerikan siyaseti iki eksen etrafında döner: Kültür ve ekonomi. Her iki konuda da, Demokratlar’ı fazla ileri gittikleri için suçlayanları ve yeterince ilerleme kaydedemedikleri için suçlayanları görebiliyoruz.

Kültür savaşları, ülkenin sosyal olarak muhafazakâr ve ağırlıklı olarak beyazların yaşadığı bölgelerle, sözde “uyanmış” insanların yaşadığı metropolleri karşı karşıya getiriyor. Bir tarafta aile değerleri, kürtaj karşıtlığı ve silah hakları var. Diğer tarafta ise LGBT hakları, sosyal adalet ve sistemik ırkçılığa başkaldırı var. 

Trump’a oy verenlerin çoğu, Demokratlar’ın bu yıl yoğunlaşan polis şiddeti karşıtı sokak hareketlerine verdiği desteği, şiddete göz yummak ve ırkçılığın geniş fırçasıyla bütün bir ulusun üstünü katranla kaplamak olarak gördü. Biden şiddete karşı konuşmak konusunda hassas bir tutum gösterirken Demokratlar, ahlaki üstünlük sergiledikleri ve ülkenin değerlerini aşağıladıkları yönündeki suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Diğerleri için ise Trump’ın devam eden desteği, yalnızca ırkçılığın ve bağnazlığın ülkede ne kadar yerleşik olduğunu ve Demokrat Parti’nin bu sorunlarla acil olarak mücadele etmesi gerektiğini doğruluyordu.

Ekonomi açısından, bazı merkezci Demokratlar da dahil olmak üzere çok sayıda siyasi gözlemci, partinin fazla sola kayarak muhafazakâr seçmenlerini kaybettiğine inanıyor. Cumhuriyetçiler de beklendiği gibi yüksek vergiler, işsizliği yükselten çevre politikaları ve kamulaştırılmış sağlık hizmetleri konusundaki korkuları körükledi. Her iki parti içinde de hükümetin elinden gelenlerin en azını yaptığı bir zamanda ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarını öne süren “yalnız girişimciler” (lone enterpreneurs) olduklarını iddia ettikleri sıradan Amerikan masalı hâlâ hayatta ve iyi durumda.

Tartışmanın diğer tarafında ise Demokrat Parti içerisindeki ilericiler, Biden’ın diğer gelişmiş ülkelerin standartlarına oranla pek de radikal olmayan vaatler üzerine kurduğu bir seçim kampanyasını yürüttüğünü savunuyor. Sonuçta Biden, seçimleri alternatif bir gündemin kabul edilmesine yönelik bir seçim değil, Trump’ın devamlılığı üzerine kurulmuş olan bir referandum olarak ele aldı. Belki de, Bernie Sanders ya da Elizabeth Warren işe, ekonomik güvenceye ve yeniden dağıtıma yaptıkları vurguyla Amerikalılar’ın çoğunun özlem duydukları arzularla daha uyumlu adaylardı. 

Seçimlerin ölümcüllüğü giderek artan bir salgının ortasında yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda, oy verme tercihlerinin sağlık ve ekonomi faktörlerinin bir karışımı tarafından yönlendirildiğini söylemek de gayet mümkün. Demokrat Parti’nin içerisindeki bazı isimler, koronavirüse karşı alınan kısıtlama önlemlerinin yarattığı ekonomik maliyetler ve Demokratlar tarafından savunulan daha agresif koronavirüs politikalarının seçmenler arasında endişe yaratabileceği görüşünde. Şayet böyle bir durum varsa, yukarıdaki argümanlar geniş bir şekilde tartışılmaya açık.

Özetle, 3 Kasım seçimlerinin, Demokrat Parti ve diğer merkez sol partilerin seçim başarılarını artırmaları için kültürel ve ekonomik konularda kendilerini nasıl konumlandırmaları gerektiğine dair ortaya çıkan daimi tartışmaları çözmekten uzak olduğu açık. Ancak seçimler elbette, bu partilerin karşılaştığı zorluklar için de temel bir değişim vaat etmiyor. Sol liderlerin hem daha az elitist bir kimlik hem de daha güvenilir bir ekonomi politikası ortaya koyması gerekiyor.

İktisatçı Thomas Piketty ve diğer bazı isimlerin söylediği gibi sol partiler, daha eğitimli ve metropollerde yaşayan seçkinlerin partileri konumuna geldi. Bu partilerin sahip olduğu geleneksel işçi sınıfı tabanı aşındıkça, küresellemiş profesyonellerin, finans endüstrisinin ve şirketlerin çıkarlarının etkisi de arttı. Sorun, yalnızca bu elitlerin genellikle orta, orta-alt ve daha geride kalan sınıfları kapsamayan ekonomi politikalarını tercih etmeleri değil. Aynı zamanda sahip oldukları kültürel, sosyal ve konumsal izolasyonları, onları daha az şanslı olan insanların dünya görüşlerini anlama ve onlarla empati kurma konusunda yetersiz kılıyor. Kültürel elitlerin, kolay bir şekilde, bu seçimde Trump’a oy veren 70 milyondan fazla Amerikalı’yı “kendi çıkarları karşısında oy veren cahil insanlar” olarak görmezden gelmesi bunun en önemli belirtisi.

Sol, ekonomi konusunda zamanımızın can alıcı sorusuna hâlâ iyi bir cevap veremiyor: İyi iş fırsatları nereden gelecek?

Daha ilerici bir vergilendirme, eğitime ve altyapıya yapılan yatırımlar ve özellikle ABD için genel sağlık sigortası kritik bir öneme sahip. Ancak yeterli değiller. Teknoloji ve küreselleşmedeki seküler eğilimler nedeniyle iyi, orta sınıf işler gittikçe seyreliyor. Ve koronavirüs, işgücü piyasalarının kutuplaşmasını derinleştirmiş durumda. İyi iş imkânlarının arzındaki artışı doğrudan hedefleyen, daha proaktif bir hükümet stratejisine ihtiyacımız var.

İyi iş fırsatlarının kaybolduğu topluluklar, etkileri ekonomiyle sınırlı olmayan bir bedel ödüyor. Uyuşturucu bağımlılığı ve suç artıyor, aileler parçalanıyor. İnsanlar geleneksel değerlere daha bağlı, yabancılara karşı daha az hoşgörülü ve otoriter figürleri desteklemeye daha istekli hale geliyor. Ekonomik güvensizlik de kültürel ve ırksal fay hatlarını tetikliyor veya şiddetlendiriyor.

Bu kökleşmiş ekonomik sorunlara programatik çözümler geliştirmek sol partilere kalmış durumda. Ancak teknokratik çözümler yalnızca bir yere kadar bu sorunları çözebilir. Büyük ölçüde kültürel elitlerin sorumlu oldukları bu çatlakların üstesinden gelmek için çok sayıda “köprü” inşa edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, Demokratlar bundan dört yıl sonra başka bir hayal kırıklığının içinde olabilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus