Jean-Pierre Dupuy: Felâket tellâlı ekolojinin basitleştirdiklerinden sakının

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kitaplarının yakaladığı popülerliğe bakıldığında, sanayi uygarlığının kesin çöküntüye uğrayacağı kehanetinde bulunan “çöküşbilimci” (collapsologue) ekolojist militanların işleri tıkırında. Fakat, yuvamız gerçekten tehlikede de olsa, Jean-Pierre Dupuy’e göre artık yerleşen panikte bunu ilan edenlerin de payı var. “Aydınlanmış felâket tellallığı”nın teorisyeni, tehlikeli bir kavramsal bulanıklık olarak telakki ettiği o akıma karşı burada konuya açıklık getiriyor. Filozof Jean-Pierre Dupuy’in aoc.media’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Jean-Pierre Dupuy

Git gide daha fazla kişi, insanlığın vahim tehlikelerle karşı karşıya olduğuna ve var kalıp kalmayacağımızı önümüzdeki onyılların belirleyeceğine inanıyor. Tehlikelerle karşı karşıya olmak ile, esas olarak iklime bağlı bir dizi felâketin on yıldan az bir zamanda dünya nüfusunun yarısını ortadan kaldırması üzerine 2030 yılından önce sanayi uygarlığının “çökeceği”nin kesin olduğunu iddia etmek arasında, aşılması çok riskli ve öncelikle kavramsal bir uçurum var.

Fransa’da bazıları bunu yapmakta tereddüt etmediler ve önemli bir kamuoyu ilgisiyle ödüllendirildiler. Kitapları yüz binler satıyor ve vaktiyle Collège de France’ta veya başka yerlerde zihnin starları Michel Foucault ya da Jacques Lacan’ı dinlemek için olduğu gibi, bunların konferanslarında da izdiham yaşanıyor. Söyledikleri ne yazık ki aynı düzeyde değil ve bu vasat edebiyatın insanlar üzerindeki etkisi, bizzat kehanette bulunduğu “çöküş” riskini artırıyor. Yuvamız gerçekten tehlikede, ama yerleşen panikte bunu ilan edenlerin de payı var.

Bununla birlikte, kendilerini o korkunç “çöküşbilimci” ismiyle tanımlayan bu militanları eleştirmek de kolay değil. Fransa ahalisinin hâlâ çoğunluğunu oluşturan mutlu mesut iyimserlerin ve ilgisizler bataklığının fazla kolay bir biçimde halı altına süpürdüğü kaydadeğer sorunlara herkesin dikkatini çekiyorlar. Burada sahneye çıkmak mecburiyetindeyim. Bu çöküşbilimcilerin bazıları benden bol bol alıntı yapıyorlar ve beni onayladıklarını söylüyorlar; hatta bu hareketi başlatan kitapta, hareketin ana izleğini benden yaptıkları bir alıntıya dayandırmaya kadar vardırdılar bu işi [1]. Bunun anlamını kavramadıkları kesin; ama bana bir şey borçlu olduklarını düşünüyor olmaları bile, söylediklerimde neyin kafa karışıklığı yaratmış olabileceğini kendime sormama neden oluyor.

Asıl vahim olan, bu kitapların içinde yüzdükleri kavramsal bulanıklıktır.

Yazarlarımızın, iklimi etkileme konusunda olmasa da, kamuoyunun iklimini etkileme hususunda muayyen bir yetenekleri var. Pazarlama hilelerini biliyorlar; bu hilelerin bazıları ise düpedüz sevimsiz. Taşıdığımız mesaj çok sert, diyorlar bize, çünkü bildiğimiz hâliyle dünyanın sonu söz konusu ve birçok okur bizi okurken zorlanacak. “Bu kitabı yazarken elimin titrediğini itiraf ediyorum,” diye çıtlatıyor Yves Cochet, son kitabında [2].

Servigne’e gelince, takdiri hak eden bir nezaket gösteriyor: “Şayet birisi (henüz) bir çöküşten söz edemiyorsa, muhtemelen bunun için onu zorlamamak gerekir. Bu tip süreçlerde herkesin kendi ritminde yol aldığını kabul etmek için bir çağrıdır bu.” [3] Buradaki hokkabazlık, bu uyarının kendi varsayımını, yani mesajının doğruyu söylediğini el altından kabul ettirmesidir elbette. Tobe Hooper’ın korku filmi Teksas’ta Elektrikli Testere Katliamı’nın (The Texas Chain Saw Massacre, 1974) piyasaya sürülüşü geliyor aklıma. “Dikkat! Bu filmi gördükten sonra, bir ay boyunca kendinize gelemeyeceksiniz!” diye uyarıyordu filmin reklamları. Ve kalabalık filmi görmeye koşuyordu.

Çok daha vahim olan ise, bu kitapların içinde yüzdükleri kavramsal bulanıklıktır. Yazarlar çok kitap okumuşlardır, ama ille de iyi kaynakları okumamışlardır, ya da bunları iyi anlamamışlardır. Yazılarında “karmaşık sistem” kavramı haklı olarak önemli bir yer işgal etmektedir. Fransa’nın yapısalcılığı icat ettiği esnada, dünyanın başka yerlerinde, bugün çok sayıda düşünce dalında lüzumu kabul edilen sistemler bilimi gelişmekteydi. En başından beri (1948), karmaşıklık (complexité) kavramı çok özgül bir biçimde tanımlanmış, karışıklık (complication) kavramından ayırt edilmiş ve şu soru sorulmuştu: Karmaşıklık, sistemlerin kalımlılığını kolaylaştırır mı, yoksa zorlaştırır mı?

Çöküşbilimciler bu tartışmanın karikatürü andıran bir versiyonunu sunuyorlar — ki şu sonuca bağlanmaktadır: “Uygarlığımızın git gide daha fazla küreselleşen, birbirine bağlanan ve kilitlenen yapısı, onu en ufak iç veya dış aksamaya karşı dayanıksız kılmakla kalmamakta, sistem çöküşü dinamiklerine de maruz bırakmaktadır. (…) toplumumuzun yakın bir gelecekte çökebileceği sonucunu buradan çıkarıyoruz [4].” 

Bununla birlikte, hem gözlem hem teori, –sadece onlardan bahsedersek– ekosistemlerin darbelere dayanıklılık ya da sağlamlık adı verilen müthiş bir dirençleri olduğunu göstermektedir. Bu alanın üstadlarından birinin deyişiyle, “Doğa, yüksek derecede birbiriyle bağlantılı ağlar aracılığıyla sağlamlığa erişme çabası gösterir gibidir”. Çöküşbilimcilerin gafı nasıl açıklanır?

Karmaşık sistemler aynı zamanda hem sağlam hem kırılgandır.

Çetin bir tartışmayı burada ancak özetleyebilirim. Doğal, teknik ve toplumsal sistemlerin çoğu –ama hepsi değil– çok karakteristik bir yapı arz eder. Düğümlerden ve bu düğümler arasındaki bağlardan –beyindeki nöronlar ve onları birbirine bağlayan sinapslar/kavşaklar gibi– oluşmuşlardır; nispeten düşük sayıdaki düğümde bağların esası yoğunlaşıp bunlar aktarma merkezleri (hubs) rolü oynarken, kaydadeğer sayıda düğüm ise diğerlerine bir ya da iki bağla bağlanmıştır. İnternet ağı üzerinde, bağlantıların yüzde 80’i sitelerin yalnızca yüzde 15’ine yöneltilmektedir.

İçinde beslenme ağlarının (kim kimi yiyor), sinir sisteminin, bir hücrenin metabolizmasını oluşturan kimyasal ilişkiler ağının, İnternet şebekesinin, Ağ’ın, elektrik dağıtım şebekelerinin, havayolu bağlantıları ağının, çok sayıda toplumsal nüfuz şebekelerinin bulunduğu çok sayıda ekosistem bu yapıya uymaktadır. Bu sistemlerin bu kadar bereketli olması, “ancak zenginlere borç verilir” diyen evrensel yasa sayesindedir: Bir ağ oluştuğu ve bütüne yeni bir düğüm eklendiği vakit, mevcut düğümlerle kurduğu bağlar, tercihen zaten çok sayıda bağı çekenlerle bağ kurmaya yönelir.

Bu sistemlerin aynı zamanda hem sağlam hem kırılgan olmalarını bu açıklamaktadır. Çöküşbilimcilerin iddia ettikleri gibi, dayanıklılıktan çöküşe geçmeye yazgılı olmalarından değildir bu. Hem sağlam hem kırılgan olmalarını açıklayan, kavşakların yeridir. Baygınlıklar tesadüfen sistemin düğümlerine dokunduğunda, en az bağlantılı düğümler çok daha kalabalık olduklarından, kavşak noktalarından daha fazla etkilenmeye açıklardır. Az bağlantılı bir düğümün ortadan kalkmasının şebekenin toplu işleyişi üzerinde ancak çok ufak bir etkisi olur. Buna karşılık, bir ya da birkaç kavşak noktası saldırıya uğrarsa, sistem birden çökecektir.

Bu mevzudaki çok sayıda tutarsızlık ise daha vahimdir. Beni sonuca yönlendiren birini ele alacağım. En nihayetinde, çöküş bu kadar kesin midir? Bir kitaptan diğerine, ilerleme görünürdür, sanki hareket kendi dinamiğinden beslenir gibidir. Mümkünlükten (Servigne’in 2015’te yazdığı gibi) muhtemelliğe (Servigne, 2018), muhtemellikten kesinliğe, ve kesinlikten tarihi açıklanan kaçınılmazlığa (Cochet’ye göre, 2019) geçilir. Çoğu zaman, aynı kitapta hem bir şeyi hem de onun aksini okumak mümkündür — bazen aynı sayfada.

2019 tarihli kitabında, Cochet tüm rekorları kırar. Bir yandan, “Küreselleşmiş toplumun çöküşünün… birkaç yıllık bir oynamayla (aynen), 2030’a doğru kesin vuku bulacağı”nı (s. 40) öğreniriz. Cochet, dünya –“karar vericiler” dünyası diyelim– bu kehaneti ciddiye alacak derecede kaçık olsaydı, çöküşün bugün vuku bulmuş olacağını ve kehaneti boşa çıkarmış olacağını düşünmemiştir. “Geriye doğru tümevarım” (backward induction) yoluyla akıl yürütme o zaman klasik bir biçimde uygulanır: 2029’da, para dahil borçların değeri sıfıra düşecektir, çünkü hiçbir borç ödemesi mümkün olmayacaktır; aynı sebeple, 2028’de ve ondan önceki yıllarda da aynı şey geçerli olacaktır.

Cochet, Nuh der peygamber demez : “… insanlar, hangi iktidar konumunda olurlarsa olsunlar, [çöküşe] götüren mukadder güzergâhta ancak marjinal bir sapmaya yol açabilirler.” (s. 116). Bununla birlikte, birkaç sayfa ileride şunu okuruz: “Felâketten kaçınmayı denemek için elimden geleni yapıyorum” (s. 120). Biraz daha ileride: “Dikkat! Benim de içinde yer aldığım felâket tellâlları çöküşün ne zaman vuku bulacağı konusunda mutlak bir kesinlik iddiasında bulunamazlar. Sadece, halihazırda, bunun en muhtemel senaryo olduğunu düşünmektedirler.” (s. 197). Nasıl düşünüyorlardır peki? Bütün çöküşbilimciler bu noktada “sezgi”den [5] dem vurmaktadır. Onları gelecekle doğrudan ilişkiye sokan da bu altıncı histir. Okurları zihinsel özürlü yerine koymaktır bu.

Felâketin kesin olduğunu ilan etmek, onu böyle kılmaya katkıda bulunmaktır.

Bütün bu cüruflardan, gaflardan, anlamazlıklardan, tutarsızlıklardan ve diğer boşvermişliklerden kurtulmuş bir çöküşbilim el kitabı düşlenebilir. Ama o da aşılmaz bir engelde tökezlerdi. Çöküşbilimcilerin cisimleştirmek istedikleri ve tasarlamakta başarısızlığa uğradıkları kıyamet kâhininin paradoksal durumudur bu. Servigne benden alıntı yaparak [6], Alman filozof Hans Jonas’ın formülünü eksik bir biçimde tekrar ele alıyor: “Bela kehaneti onun gerçekleşmesinden kaçınmak için yapılır; daha sonra en beterin gerçekleşmemiş olduğunu hatırlatarak muhtemel alarm vericilerle dalga geçmek adaletsizliğin daniskası olurdu: Meziyetleri yanılmalarında olabilir.”

Bununla birlikte, yazarlarımız, çöküşten kaçınmanın “çok zor” olması sebebiyle, “fazladan bir adım atma” niyetindedir — “aydınlanmış felâket tellâllığı”ndan anladıklarına atıfta bulunmaktadırlar; yani çöküş kesin’miş gibi davranmak gerektiğine — ki bunu hiç söylememiş olduğumu bir kez daha belirteyim. Fazladan attıkları bu adım ana izleklerinden biridir: Felâket kesindir, ama bunun sonuçları hafifletilebilir.

Dolayısıyla çöküşbilimciler, bütün peygamberler gibi, dünyanın gidişatı üzerinde bir etkileri olduğuna inanırlar. Sözlerinin işitileceğine ve onların gelecek üzerine söylediklerini doğru kabul eden insanların buna göre iyi istikamette davranacaklarına güvenirler. Jonas’ın yazdığı gibi, eninde sonunda bu, peygamberin doğruyu söylemediği, sahte bir peygamber olduğu ve onu dinleyenleri yanıltmış olacağı anlamına gelmektedir. “Yol Durumu”nu bildiren bülten gibi bir kurum söz konusu olduğunda bunun hiçbir sorun çıkarmadığını kaydedelim: Tatil dönüşünde şu ve bu saatlerde yolların çok yoğun olacağını, insanlara davranışlarını değiştirtecek şekilde bildirir.

Onun öngördüğü, “gelmekte olan” değildir, otomobil sürücüleri durumdan haberdar edilmediği takdirde vuku bulması mümkün bir gelecektir. Bunu herkes bilmekte ve kabul etmektedir. Ama hem Jonas hem de çöküşbilimciler bunu böyle anlamamaktadır. Peygamberin ilan ettiği, mümkün bir gelecek değildir, öngörüsünün yol açtığı tepkilerden bağımsız olarak yazgı biçimindeki geleceğin ne olacağıdır — “Çöküşle Karşı Karşıya” da gördük bunu (Cochet, 2019). Buradan da, çöküşbilimcilerin ne gördükleri ne de çözebilmiş oldukları –ki bu da yalpalamalarını açıklamaktadır– bir çelişkiye, bir çıkmaza varılmaktadır.

Felâketin kesin olduğunu ilan etmek, onu böyle kılmaya katkıda bulunmaktır. Mutlu mesut iyimserler gibi onu sessizlikle geçiştirmek ya da önemini ufaltmak da aynı sonuca yöneltmektedir. Bu iki yaklaşımı bir arada götürmek gerekirdi: Caydırıcılık işlevini görebilsin diye felâketin oluşuyla üst üste binen yazgısal bir geleceği, umudu muhafaza etmek için de olmayışını ilan etmek. Başka dallarda, bu üst üste biniş bir belirsizliğin işareti olurdu. Müstakbel felâketin belirsizliğinin, onun oluşunun kesinliğine inanmakla hiç aynı şey olmadığı görülmektedir.

Bu sefer daha iyi anlaşılacağımı umarak, çöküşbilimcilerin “ana izlek” olarak seçtikleri cümlemi şimdi aktarıyorum: “Olmasını istemediğimizi söylememiz gereken berbat bir yazgı teşkil ettiği içindir ki, gözlerimizi felâkete dikmek ve onu gözden hiç kaybetmemek gerekmektedir.” 


[1] Pablo Servigne ve Raphaël Stevens, Comment tout peut s’effondrer : petit manuel de collapsologie à l’usage des générations présentes (“Her Şey Nasıl Çökebilir: Mevcut Kuşakların Kullanımına Yönelik Çöküşbilim El Kitabı”), Paris, Seuil, coll. « Anthropocène », 2015, s. 253.
[2] Cochet, Devant l’effondrement. Essai de collapsologie (“Çöküşle Karşı Karşıya. Çöküşbilim Denemesi”), Les Liens qui libèrent, Paris, 2019, s. 120.
[3] Pablo Servigne, Raphaël Stevens et Gauthier Chapelle, Une autre fin du monde est possible : Vivre l’effondrement (et pas seulement y survivre) (“Dünyaya Bir Başka Son Mümkün: Çöküşü Yaşamak [Sadece Var Kalmak Değil]”), Paris, Seuil, coll. « Anthropocène », 2018, s. 86.
[4]Pablo Servigne ve Raphaël Stevens, Comment tout peut s’effondrer : petit manuel de collapsologie à l’usage des générations présentes (“Her Şey Nasıl Çökebilir: Mevcut Kuşakların Kullanımına Yönelik Çöküşbilim El Kitabı”), Paris, Seuil, coll. « Anthropocène », 2015, s.128-129 ve 130.
[5] Örneğin, Servigne, 2015 tarihli kitabının 142. sayfası.
[6] Servigne, 2015, s. 253.

Jean-Pierre Dupuy

Paris’teki Ecole Polytechnique’te toplum ve siyaset felsefesi fahri profesörü. Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nde siyasal bilimler profesörü. Fransa Radyasyondan Korunma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü IRSN’nin Etik Komisyonu’nun ilk başkanı. Imitatio Vakfı’nın (San Francisco) araştırmalar yöneticisi.

Son çalışmaları: Pour un catastrophisme éclairé (“Aydınlanmış Bir Felâket Tellâllığı İçin”, Seuil, 2002); Avions-nous oublié le mal? Penser la politique après le 11 septembre (“Kötülüğü Unutmuş muyduk? 11 Eylül’den Sonra Siyasalı Düşünmek”, Bayard, 2002); La Panique (“Panik”, Les empêcheurs de penser en rond, 2003) ; Petite métaphysique des tsunamis (“Ufak Bir Tsunamiler Metafiziği”, Seuil, 2005); Retour de Tchernobyl: Journal d’un homme en colère (“Çernobil’den Dönüş: Öfkeli Bir İnsanın Güncesi”, Seuil, 2006) ; On the Origins of Cognitive Science (“Bilişsel Bilimin Kökenleri Üzerine”, The MIT Press, 2009) ; La Marque du sacré (“Kutsalın Damgası”, Flammarion, coll. Champs, 2010; Roger Caillois Deneme Ödülü) ; L’Avenir de l’économie. Sortir de l’économystification (“Ekonominin Geleceği. Ekonominin Safsatalaştırılmasından Çıkmak”, Flammarion, 2012); La Jalousie. Une géométrie du désir (“Kıskançlık. Bir Arzu Geometrisi”, Seuil, 2016).

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus