Arap dünyasında toplumsal cinsiyet devrimi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kadınlar Arap devrimlerinde en ön saflarda yer almışlardı. Fakat bu halk ayaklanmalarının kadın mücadelelerine, kadınların statüsü ve toplumsal cinsiyet ilişkilerine etkisi ne oldu? Mediapart’dan Rachida El Azzouzi bu konuda Mısırlı feminist Shahinaz Abdel Salam (Şahinaz Abdülselam) ve araştırmacılar Abir Kréfa ve Florie Bavard’la tartıştı. Haldun Bayrı çevirdi.

Fas’tan Yemen’e, Tunus, Mısır ve başka birçok Mağrib ve Ortadoğu ülkesinde, kadınlar birçok kavgayı aynı anda yürütüyorlar: Eril tahakküme ve ataerkil sisteme karşı, yerleşik rejimlerin baskıcılığına karşı, cinsiyet eşitliği için… Son on yıl bunun tanığı. Kadınlar Arap devrimlerinin en ön saflarında olmuşlardı. Fakat bu halk ayaklanmalarının kadın mücadelelerine, kadınların statüsü ve toplumsal cinsiyet ilişkilerine etkisi ne oldu?

Feminist devrim (La révolution féministe) dizisinin bu sayısında, Mediapart bir aktivist ve iki araştırmacıyla tartışıyor.

Shahinaz Abdel Salam

Shahinaz Abdel Salam (Şahinaz abdülselam) Hüsnü Mübarek’i Şubat 2011’de deviren protestoların ön saflarında yer almıştı. 2005’ten beri, Mısır’daki diktatörlüğü kınayan bir blog’u vardı ve Kifaye (Yeter) hareketinde militanlık yapıyordu. “Mısır’da Özgürlüğün Başlangıç Adımları” (Égypte, les débuts de la liberté, éditions Michel Lafon, bkz.: http://www.michel-lafon.fr/livre/1013-Egypte_les_debuts_de_la_liberte.html ) kitabının yazarı. 

Florie Bavard

Florie Bavard Paris VII Üniversitesi’nde antropoloji doktorası yapıyor. “Mısır’da Bedenler, Açılmalar ve Temsiller, 1860-2014” ( « Corps, dénudements et représentations en Égypte, 1860-2014 ») başlıklı bir tez hazırlıyor. 2011’deki devrime katılan Mısırlı kadın blog yazarları üzerine bir yüksek lisans tezi, ayrıca Mareşal Sisi’nin 2014’te iktidara gelişi sırasında, sözü on beş Mısırlı kadına verdiği, Womanhood, un kaléïdoscope égyptien (bkz.: https://www.womanhood-egyptian-kaleidoscope.com/ ) adlı web belgeselini hazırladı. 

Abir Kréfa

Abir Kréfa  Lyon 2 Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi, toplumsal cinsiyet sorunlarında uzman. “Yazılar, Toplumsal Cinsiyet ve Yetkililer. Tunus Araştırması” (Écrits, genre et autorités. Enquête en Tunisie, ENS Éditions, 2019) kitabının yazarı ve “Ortadoğu’da ve Mağrib’de Toplumsal Cinsiyetler ve Feminizmler” (Genres et féminismes au Moyen-Orient et au Maghreb, éditions Amsterdam, 2020, bkz.: http://www.editionsamsterdam.fr/genre-feminismes-au-moyen-orient-et-au-maghreb/ ) kitabının yazarlarından. Hazırlanmakta olan ortak kitap “Toplumsal Cinsiyet Devrimi”nin (Le genre en révolution) yazarlarından.

Batı dünyası bugün hâlâ, Arap dünyasındaki feminizm ve özgürleşme yanlılığı tarihinin ne kadar eskiye dayandığını unutarak, Arap ve Berber kadınların devrimlere katılması müstesna bir şeymiş gibi gözlerini hayretle açıyor. Karşımıza özellikle iki tasavvur çıkıyor: seküler tasavvurda “baskı kurbanı Arap kadını”; daha yakın tarihli ve 2010-2011 devrimleriyle çağdaş olan diğer tasavvurda ise, Batı’da göklere çıkarılmayı hak etmek için eşarp, türban ya da peçe takmaması ve Arapça konuşmayıp kendini İngilizce, Fransızca ifade etmesi gereken “özgürleşme yanlısı aktivist” tasavvuru.. “Bir nevi yeni oryantalizm” diye hayıflanıyor Florie Bavard. 

Her ne kadar karikatür düzeyindeki bu isnatların hakkından gelememişse de, Arap ayaklanmaları toplumsal cinsiyet ve cinsellik sorunlarını kalıcı bir biçimde alt üst etti. Yoğun bir seferberliğin yaşandığı ve toplumsal cinsiyetin ihlâl edildiği geçici bir andan ibaret kalmadı, diye açıklıyor Abir Kréfa. “Devrimler sırasında ve sonrasında, kadınlar ve erkekler kent mekânlarını, ama aynı zamanda çok sayıda bölgede yerel yetkililerin merkezlerini de birlikte işgal ettiler; muhtelif kuşaklardan sayısız kadın gösterilere katıldı. Mümkün alanların açıldığı ve toplumsal cinsiyet ve cinsellikler sorunlarının siyasallaştığı bir bağlamda, bütün bunlar kuşak tasavvurlarını, özellikle de ergenlerle genç yetişkinleri biçimlendirdi. Yasalar üzerine tartışmalar yapılıyor; ama aynı zamanda, özel alanlardaki kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiği de tartışılıyor.”

Devrimlere toplumsal cinsiyet açısından yaklaşımı seferber eden araştırmalar şimdilik ender görülüyor ve özellikle feminist canlılığa ve 2011-sonrası mirasa tanıklık eden Tunus ve Mısır’ı ele alıyorlar. “25 Ocak Devrimi çok sayıda kadını, genç kadınları özgürleştirdi. Sırf Tahrir Meydanı’nı işgal etmek bile muazzam bir değişim yaşattı” diye tespit ediyor Şahinaz Abdülselam. 

Bununla birlikte, kadınlara karşı şiddetin ve toplumsal cinsiyet düzeninin askıya alındığı mutluluk parantezleri olmadı devrimler. Hatta Mısır sokaklarındaki cinsel tâciz belâsı ve meydanın işgali sırasında askerler tarafından Tahrir’deki kadın göstericilere yapılan “bekâret testleri” gibi, kadınların mâruz bırakıldığı cinsiyetçi ve cinsel şiddet konusunda bir bilince ve siyasallaşmaya da sahne oldu. 

Mısır vakası simgeseldir. Polis ve asker yetkililer, iktidardaki adamlar, ama aynı zamanda bir kısmı kendini devrimci diye tanımlayan sıradan erkekler de, hepsi, kadınların yolunu kesmeyi denediler. “Meydanda olmamız, kazandığımız anlamına gelmiyordu” diye açılıyor, geçen on yılın verdiği mesafeyle bugün devrimin farklı şekilde yapılması, feminizm ve toplumsal cinsiyet sorunlarının öncelikler olarak derhal dayatılması gerektiğini düşünen Şahinaz Abdülselam. 

“O dönemde,” diyerek hatırlıyor, “kadın hakları için, LGBT hakları için mücadele vermekten bahsedildiğinde, eylem arkadaşları arasında bile, şimdi bunun zamanı olmadığı, önemli olanın demokrasi, seçimler, adalet için, askerî diktatörlüğe karşı müphem dalgalar için dövüşmek olduğu söyleniyordu bize. Biraz saf tarafıma geldi o zaman. Bir diktatörü devirmek hiçbir işe yaramaz, zira onun ardından gelen başka bir tanesi vardır. Kadınlar, LGBT’ler gibi belirgin sorunlar üzerine içsel bireysel ve ortak devrimler gerekir. Toplumlarımız, ailelerimiz de diktatörlüklerdir.”

Devrimci coşkunun içinde, kadın haklarını iyileştirmek, şiddete karşı mücadele ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini dönüştürmek için kadınlar ve feministler, militan örgütler içinde de olmak üzere, örgütlendiler. Mesela, “Kendini savunmak Kahire’de olduğu gibi meşru bir dava haline geldi; onları oradan kovmanın bir şekli olan cinsel tâciz karşısında, kadınların kamusal alanlarda kendilerini kabul ettirmek için kolektif bir cevabı oldu” diye anlatıyor Abir Kréfa, örnek olarak araştırmacı Perrine Lachenal’ın bu konudaki çalışmasını zikrederek. “İçlerinden bazıları, kadınların varlığını sağlamanın devrimi kurtarmanın da bir yolu olduğunu düşünen militanların ya da erkeklerin desteğinden de istifade ettiler.”

Yine Kahire’de, bekâret testlerinin yasaklanması çağrısıyla oluşan seferberliğin başını, bilhassa genç bir militan, Samira İbrahim çekti. Bu kavgasında ebeveynlerinin de desteğini görerek Mısır devriminde askerlerin iktidarına karşı kavganın ve feminist mücadelenin bir ikonu hâline geldi. On yıl sonra, Mısır’ın üzerine benzeri görülmemiş bir boyutta baskıcı ve otoriter bir örtü serilmiş olmasına rağmen, kadına karşı şiddetle mücadelenin bir dinamizm kazandığı görülüyor — Mısır’daki “Domuzunu/Tâcizcini ifşa et” dalgası, ya da TikTok üzerinden seferberliklerle… Mahremiyet, beden ve cinselliğin yoğun biçimde siyasallaşmasına yol açan 2011’in meyvesi bu. Ama önceki mücadelelerin de payı var.

“2008-2009’da #MeToo’yu yaptık!” diye belirtiyor Şahinaz Abdülselam. “Cinsel tâcize karşı seferber olduk. Erkekler af dilediler, kadınlar blog’larında ya da Twitter’da tanıklık ettiler, ama cinsel tâcizin algılanması ancak 2011’de büyüdü; zira bütün dünya Tahrir Meydanı’nı seyrediyordu ve Fransız ya da Amerikalı kadın gazeteciler de tâciz ediliyorlardı.”

Her ne kadar kadınların cinsel şiddete karşı seferberlikleri Batılı medyada nispeten iyi yer bulsa da, Mübarek ve Bin Ali’nin düşüşlerinde belirleyici bir rol oynamış olan sendika ve işçi hareketleri için aynı durum söz konusu değil. Kadınlar ise, erkeklerden de fazla, sınıf düşüşü ve yaşam koşullarının bozulmasından etkileniyorlar. “Mücadeleler Batı’da seçici bir biçimde sunuluyor. Medyaya yansıtılan, bireysel, bedensel ve cinsel özgürlük özlemi. İş koşullarının iyileştirilmesi için verilen mücadele ise çok daha az görünür durumda.”

Bugün feminist devrim, #MeToo sonrasında büyümüş olmasına rağmen, Kovid-19 pandemisi yüzünden daha da bozulan ekonomik ve toplumsal konjonktürlerin tehdidi altında; ama aynı zamanda karşı-devrimlerin başvurduğu şiddetin de (bkz.: https://www.mediapart.fr/journal/international/261020/apres-le-metoo-egyptien-les-victimes-se-retrouvent-sur-le-banc-des-accuses ) tehdidi altında. “Otoriter restorasyon döneminin özelliği, ‘kadın davası’nın araçlaştırılması ve apolitikleştirilmesidir” diyor Abir Kréfa. 

“Baskılar, kendilerini yeniden icat etmeye itiyor ortak girişimleri,” diye ekliyor Florie Bavard. “Yakın çevrede korku var, ama mücadelenin başka türlü sürdürülemediği anlamına gelmez bu. Partiler konusu gibi siyasallığı bâriz sorunlar bir kenara iteleniyor; artık ille de militanlık üstlenilmiyor; sanatlar bir uğrak yeri oluyor, daha özel çevrelere çekiliyor insanlar. Mekânlarda soluk alınamıyor, ama feminizm ve toplumsal cinsiyet sorunları üzerine devrim-sonrası zemin sağlam.”

On yıl boyunca, önlerinde hâlâ uzun bir yol kalsa da, aynı cinsten bireyler arasında cinsel ilişkileri cezalandıran rejimlerin ve toplumların yoğun baskısına rağmen, bir başka mücadelede daha ilerleme katedildi: LGBT+ hakları.

Tunus’ta, dernekler alanının özgürleşmesi sayesinde, ama aynı zamanda bu sorunlar üzerine kamuoyu önünde söz alma konusunda medya alanının daha serbestleşmesi sayesinde, devrimin ardından gelen yeni bir militan kuşağının canlılığıyla bir avuç ortak girişim oluştu. Bunlar heteroseksüel grupların taşıyıcılığını yaptığı feminist derneklerden ya da meslek gruplarından da –avukatlar, psikologlar, vb.– destek gördüler.

“Devrim, hiç tasarlanamaz bir şey gibi görünen, cinsel tercihleri suç olmaktan çıkarmanın mümkinat sahasına girmesini sağladı” diye tahlil ediyor Abir Kréfa. “Bunun sonucu olarak, son başkanlık seçim kampanyası sırasında, bu tercihlerin suç olmaktan çıkarılması girişimlerinin adaylar tarafından desteklenmesiyle kayda değer bir dönüşüme ulaşıldı.”

Mısır’daki durum hâlâ kritik. “2011’de, mücadele daha ziyade yeraltındaydı, bireyseldi ya da gayriresmî gruplar üzerinden yürüyordu; ama bugün, ülkenin içinde kendini fazla göstermeyen gruplar ya da yurtdışında gruplar oluşuyor.” Şahinaz Abdülselam da tanıklık ediyor: “On yıl önce, tanınmış bir blog yazarıyken, cinselliğimi açıklamaya karşı çıktım, oysa çok sayıda gence yardımcı olabilirmişim. Buna karşı çıktım, çünkü lezbiyen olduğum için tutuklanmak istemiyordum. Siyasal militan olmak Mısır’da bir yere kadar kabul edilebiliyordu, ama lezbiyen militan olmak değil.”

Fakat geçen Haziran ayında, Kahire’deki bir konser sırasında eşcinsellik davasının bayrağını açmış olduğu için hapse atılıp işkence gördükten sonra Kanada’ya sürgün giden lezbiyen militan Sarah Hegazi’nin intiharı, işleri değiştirdi. “Lezbiyenliğimi üstlenmemiş olmamdan dolayı suçluluk duydum. ‘Bu kadını kurtarabilirdin’ dedim kendime, zira o zaman kendini daha az yalnız hissederdi.”

> Bu programın ses kaydı ise şuradan dinlenebilir (bkz.: https://www.mediapart.fr/studio/podcasts/entretien/dans-le-monde-arabe-le-genre-en-revolution.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus