Yoksullar neden sağa oy veriyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Amory Gethin, Clara Martinez-Toledano ve Thomas Piketty yönetiminde hazırlanan “Siyasî Yarılmalar ve Toplumsal Eşitsizlikler” (Clivages politiques et Inégalités sociales, EHESS/Gallimard/Seuil) adlı çalışmada, yirmiye yakın araştırmacı, milliyetçi partilerin ve popülist liderlerin halk sınıfları nezdinde yükselişinin üzerine eğildi. Antoine Reverchon’un Le Monde’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Thomas Piketty

Daha düzgün bir gelir dağılımından yana olan sol partiler, kırk yıldır demokratik ülkelerde eşitsizliklerin güçlü artışından neden seçimlerde yararlanamıyorlar? Birleşik Krallık’tan Hindistan’a, bu arada ABD, Türkiye, Fransa ve Brezilya’ya, bütün bu ülkelerde, aksine milliyetçi partiler, sağcı ve aşırı sağcı popülist liderler seçimden seçime oylarını artırıyor, bazen iktidara bile ulaşıyor.

Yirmiye yakın araştırmacı, bu paradoksu açıklamayı denemek için, 1948’den 2000’e kadar toplam elli ülkede yapılan 500 seçimi ele alıp, seçim-sonrası yoklamalarını büyüteçle incelediler. Verdikleri oy konusunda sorgulanan kişiler üzerine toplanan bilgiler (yaş, cinsiyet, gelir, sosyal-meslekî kategori, diploma, köken, din…), bir yandan sosyo-ekonomik etkenler arasındaki bağıntıları (yazarlar “sınıfsal” diyor), diğer yandan da siyasî tercihteki “kimliksel” etkenleri (köken, din, yaş, cinsiyet) belirleme olanağı veriyor.

Araştırmacılar, 1980’li yıllara kadar eğitim ve gelir düzeyi düşük seçmenlerin çoğunun sola, yüksek eğitim ve gelir düzeyindekilerin ise sağa oy verdiğini gözlemlemekle birlikte, bu sınıfsal yarılmanın kademeli olarak değişikliğe uğradığını saptıyor. Seçkinlerin siyasî tercihlerine bakıldığında, yüksek eğitim düzeyinde kişiler git gide daha fazla sola oy veriyor; yüksek düzeyde gelir ve mal sahibi kişiler, özellikle de bunların en üstündeki yüzde 10 ise sağa oy vermeyi sürdürüyor.

En düşük gelirlilerin sola oy vermeleri hemen hemen aynı düzeyde seyretse de, az ya da orta gelirlilerin, özellikle de bunların en az eğitimlilerinin oyu git gide daha fazla sağa yöneliyor. En az eğitimliler etnik ya da ırksal bir azınlık mensubu olunca durum değişiyor: Sola oy vermeyi sürdürüyorlar (çoğunlukla), oysa onlarla aynı gelir ve aynı eğitim düzeyinde olmalarına karşın çoğunluk kimliğini taşıyanlar git gide daha fazla sağa ve milliyetçiliğe kayıyorlar.

Bu hâdise ABD’de hayli net; Avrupa’da da ülkelere göre farklar arz etmekle birlikte durum benzer. Mesela Fransa’da son seçimlerde, Avrupa dışı ülkelerden gelen yabancı dedeleri olanların dörtte üçü, dedeleri başka Avrupa ülkelerinden gelenlerin yarısı ve dedeleri Fransız olanların üçte birinden fazlası sola oy vermişler.

İki çapraz varsayım

Buna karşılık, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde, mesela Hindistan’da veya Nijerya’da, aksine, şimdiye dek etnik, dinî ya da “kabilesel” bağlılıklar uyarınca oy kullanan toplum kesimlerinde, ilerici bir sosyal refah programı üzerinden bir araya gelinmesiyle, önceden hüküm sürebilen “kimliksel” motivasyonların aleyhine bir biçimde “sınıfsal” motivasyonların güçlendiği gözlemleniyor.

Batı dışındaki demokrasilerdeki siyasetin kavimlere öncelik tanıyan “etnisist” Batılı okumasının tersine, “başka demokrasilerin sınıfsallaştığı bir sırada, kavimselleşen ve kabileselleşen daha ziyade Batı olmaktadır” diyor yazarlar. Ama bununla birlikte, Pakistan ya da Güney Afrika gibi birçok ülkede, gelir eşitsizliklerinin sınırlarıyla kavim ya da din sınırlarının çakışması, “kimliksel” ve “sınıfsal” yarılmaları çözülmez kılıyor.

Bu hâdiseler ve çeşitlemeleri kitabın içinde ülke ülke daha incelikli biçimde tahlil ediliyor –sadece “sağ” ve “sol” gibi biraz indirgeyici kategorilerin ötesinde, etnik ya da dinȋ ulusal özellikleri de göz önüne alınıyor ayrıca–, ama araştırmacılar iki çapraz varsayım ileri sürüyorlar.

İlkin, okullaşma düzeyinin kuvvetli artış kaydettiği bir bağlamda, toplumsal mensubiyetleri gereği sola oy verenlerin çocukları da sola oy vermeyi sürdürmüşler. Buna karşılık, eğitim sisteminin kıyısına itilenler solu bırakmışlar; zira sol, herkesin toplumsal durumunun yükseltilmesi vaadinin yerine yeni bir meritokrasi/liyâkat rejimi koymuştur — ki bu da, çalışırken gösterilecek çaba karşılığında bir “ödül” vaat eden sağın ideolojik benzeridir: Okulda çaba göstermekle yükselmedir.

İkinci olarak, 1980’li yıllardan itibaren, küreselleşmenin etkileri eklenmiştir buna. “Eğitimli” sol, açıklık değerleri adına tüccar, mal ve insan akışlarının devletlerin denetiminden çıkarılmasını kabul ederken, finans krizlerine ve işsizliğe mâruz kalıp yerlerinden edilen işçiler ve memurlar, ulusal devletin sınırlarına, ya da kendi topluluklarına (ulusal, etnik, dinî, kültürel) kapanmayı, sığınılacak son bir sur olarak görmüşlerdir.

Siyasî oy davranışının bu kesiştirmeli okuması, “siyasî arz”daki ve onun beklentilerindeki evrimi daha iyi anlamak için sosyo-ekonomik yarılmalarla kimliksel yarılmaları çaprazlamaya davet ediyor. Batı demokrasilerinde, sosyal-demokrat sol toplum refahı konusunu yüz üstü bırakmış ve azınlıkların özgürleşmesine ağırlık vermişken, milliyetçi sağ ise güvenlik talebine gömülmüştür. Özgürleşmenin ufkunu tekrar sosyal refah ve eğitim doldurursa halkın oyu sola yönelecektir.

Kaynak: Le Monde

Araştırmanın sonuçlarını buradan inceleyebilirsiniz.

« Clivages politiques et Inégalités sociales. Une étude de 50 démocraties (1948-2020) », Amory Gethin, Clara Martinez-Toledano ve Thomas Piketty, EHESS-Gallimard-Seuil, 608 p., 25 €.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus