Bertrand Badie Afganistan’ı yorumluyor: “Hiçbir askerî müdahale bugüne kadar olumlu sonuç vermemiştir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Siyasetbilimci Bertrand Badie’ye göre, Afganistan’daki kriz eskimiş bir jeopolitik anlayışıyla açıklanabilir. Yaşanan yeni gerginlikler güçler arasında bir dengesizliğin ürünü değil; toplumun güvenliğinin olmamasının ürünü.

Nicolas Celnik’inBertrand Badie ile yaptığı, 1 Eylül’de Liberation’da yayınlanan söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi.

Afgan güvenlik kuvvetlerinin bir tatbikatında askerî bir helikopter kalabalığın üzerinde uçarken, Kâbil’deki Darul Aman Sarayı, 3 Mart 2021. (Rahmat Gul/AP)

Afganlar’ın üçte biri gıda güvenliğinden mahrum ve neredeyse aynı oranda insan yoksulluk eşiğinin altında yaşıyor. Siyasetbilimci Bertrand Badie’ye göre, Afganistan’daki güncel durumu anlamak istiyorsak aklımızda tutmamız gereken oranlar bunlar. Sciences-Po’da emeritus profesör olan ve yakında “Küresel Güçler. Uluslararası Güvenliği Yeniden Düşünmek” (Les Puissances mondialisées. Repenser la sécurité internationale, Odile Jacob) kitabını yayımlayacak olan Badie’ye göre, güçler çarpışması şeklindeki okuma artık aşıldı. Ona göre çağımızdaki uluslararası ilişkilere, yoksulluğun ve açlığın doğurduğu toplumsal çatışmalar hükmediyor.

ABD’nin Afganistan’dan kaosu andıran bir şekilde çekilmesi, büyük güçlerin müdahaleciliğinin damgasını vurduğu bir jeopolitik devrin sonunu mu gösteriyor?

Aslına bakılırsa, bu dönemeç onlarca yıldır kaydadeğer bir durumda. Dış müdahalelerin yakın tarihi bir başarısızlıklar dizisi arz ediyor; bunu sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmalarına kadar çıkarabiliriz, ama daha genel olarak 30 Nisan 1975’te ABD’nin Güney Vietnam’dan çekilmesinden başlatılır. O tarihten beri, dışarıdan hiçbir askerî müdahalenin olumlu sonuçlara varmadığını saptıyoruz: Ne Vietnam’da, ne Irak’ta, ne Somali’de, ne Sahel’de, ne de Afganistan’da. Olumlu sonuçlara varmamaları bir yana, bu müdahalelerin tersine etki ettikleri, yani tam da bastırmayı hedefledikleri rakip kuvvetlerin oyununu kolaylaştırdıkları açığa çıkmıştır.

Afganistan’da yeni olan şey, umumî bir çıkmazda olunduğu duygusudur. Amerikalılar’ın Vietnam’daki başarısızlığı, Vietnamlı savaşçıların yiğitliği yüzünden mazur görülmüştü; Irak’taki yenilgi, Irak’ın bir istisna olduğundan bahsederek haklı gösterildi. Ama bu bozgunların tekrarı, Afganistan hususunda daha sık bir biçimde genellemelere gitme eğilimini tetikliyor — ABD’nin Afganistan’daki durumuyla Fransa’nın Afrika’da Sahel’deki durumu arasında çok sayıda paralellik kurulduğunu gözden kaçırmayın.

Bertrand Badie

“Amerikan politikasını yeniden icat etme” yönünde irade beyanında bulunmuş olan Joe Biden, hâlihazırda bunu yapma, hem de hızlı yapma iddiasıyla karşı karşıya: ABD, Soğuk Savaş’ın sonundan beri yürütmekte olduğu liderliği yitirdi. Bugünün dünyasında nasıl konumlanacak?

Oysa Amerikan ordusu daha güçlü, daha kalabalık ve daha donanımlıydı. Afganistan’daki başarısızlığını nasıl açıklarsınız?

Bir şeyi anlamak gerek: Artık uluslararası jeopolitiği güç yönetmiyor. Güçler arasında (Hindistan’la Pakistan arasında, Kuzey Kore’yle Güney Kore arasında) gerginlikler var elbette; fakat bunlar artık patlak vermiyor zira uluslararası oyun onları durdurabiliyor. Buna mukabil yüzleşmenin becerilemediği husus, sömürgelerin bağımsızlaşmaları, sonra iki kutupluluk ve nihayet küreselleşmeyle birlikte çatışmaların derinlemesine doğa değiştirdiği. Bugünün çatışmaları toplumların ayrışmasına ve işlevsizleşmelerine bağlı. Kuvvet kuvvete karşı işlevsel olsa da, zayıflık karşısında işe yaramaz. Kezâ Sahel’de, Afrika’da gerginliklerin kökeninde olan arazi paylaşımındaki, topluluklardaki ve çevredeki muazzam toplumsal çürümeden ziyade, dikkatler cihadcı hareket üzerinde yoğunlaşıyor; Afganistan üzerine söylevlerde Afganlar’ın üçte birinin gıda güvensizliği yaşadığı ve ülkenin GSYİH’sının yarısının dış borçlanmaya bağlı olduğu unutuluyor. Bu istikrarsızlık başlı başına şiddet üretir, çatışmanın hakiki kökeninini oluşturur ve ahali nezdinde kabul görmelerini kolaylaştırmak için bundan yararlanmayı bilen o şiddet yatırımcıları tarafından aşırı sömürülür. 

Her dış müdahale başarısızlığa mı mahkûm?

Müdahaleciliğin diğer büyük çatlağı da budur: “Müşteri devletler”, müdahale sayesinde yerlerinde tutulan ve korunanlar, yaşayabilir değillerdir. Olamazlar; çünkü hem meşruluk hem inanılırlık yoksunluğu çektikleri gibi, yapısal çürüme durumundadırlar da. Yöneticileri kötü olduğu için çürümüş devletler değildir bunlar; gelirlerinin dışarıda bir kaynağa bağlı olmasındandır — çürümeyi tasvir etmenin nazik bir şekli bu. Ngo Dinh Diem’deki Güney Vietnam rejiminde de böyleydi, Eşref Gani’nin Afgan Devleti’nde de böyledir. Siyasetbilimci Thomas Callaghy’nin dediği gibi, “Lame Leviathan”dır (bkz.: https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-1-349-18886-4_5 ), batık devletlerdir bunlar.

Öyleyse bu krizleri askerî bir müdahaleden ziyade, Dünya Gıda Programı (WFP) gibi uluslararası merciler mi çözebilir?

Birleşmiş Milletler’e bağlı ajanslar dikkat çekici bir çalışma yapıyorlar. Ama güç dengeleri tersine döndü: Bu ajansların ancak damla teşkil edebildikleri yerlerde umman olmaları gerekirdi. Birleşmiş Milletler üyesi 193 devletin üçte birinden fazlası bugün ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. İnsani Gelişme Endeksi’yle (kişi başına gayrisafi yurtiçi hasıla, ortalama ömür ve eğitim düzeyini birleştiren gösterge, FR. Ed.N.) silahlı çatışmalar arasındaki bağlantıya bakın: Asya’da en kötü İnsani Gelişme Endeksi olan iki ülke Yemen ve Afganistan’dır; dünya sıralamasında en kötü durumdakiler Sahel ülkeleridir. Bugün çatışmaların patlak verdiği yerler de tam buralarıdır.

“Tarihin sonu”nu ilan etmekle ünlü siyasetbilimci Francis Fukuyama, kısa süre önce yaptığı bir açıklamada, ABD’nin önündeki başlıca meydan okumanın ülkede çalkantılar yaratan iç siyasî gerginlikler olduğunu ileri sürüyordu. Bu analiz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum durumun. Bugün büyük tehlike, küresel hedeflerin yeniden ulusallaştırılması sürecidir. Sağlık kriziyle görüyoruz bunu: Bu durumdan kurtulmamızın tek yolu olan küresel bir sağlık yönetişimi inşa etmek yerine, devletler sağlık krizini ulusallaştırarak boşa kürek çekiyorlar. En zayıf ülkeleri bir kıyıda bırakarak, yıkıcı etkileri olabilecek yeni varyantların ortaya çıkma potansiyelini yarattılar. İklim krizindeki durum da aynı; benim tehlikelerin en beteri telakki ettiğim gıda güvensizliği konusunda da durum aynı.

Afganistan için nasıl bir gelecek görüyorsunuz?

Afganistan üzerine temkinli olacağım, zira kartlar karılmadı daha – kaldı ki Taliban’ın henüz kendi stratejileri konusunda karar vermediklerini sanıyorum. Mamafih, bir şey kesin: Çok güçlü olan toplumsal âciliyeti idare etmek zor olacak. Muhalefet tarafındayken bundan yararlanmak bir şeydir; ama yönetim tarafına geçtiğinizde ve muhalefetin işine yaramayacak kararlar almanız gerektiğinde, başka türlü karmaşıklaşır işler. Perşembe günü havaalanına yapılan saldırıyla, IŞİD’in potansiyel bir muhalefet olduğunu gördük.

Bölgesel düzeyde ortadaki sorun, Afganistan’ın komşuları nezdinde kabul görüp görmeyeceğidir: Şimdilik İran Taliban’la ilişkilerini yatıştırdı; Pakistan, Çin ve Rusya ile Katar da bu yönde gidiyorlar. Şu anda bölgenin haritası yeniden çiziliyor, ama bunun neye benzeyeceğini öngörmek için henüz çok erken.

Bertrand Badie et Dominique Vidal, la France, une puissance contrariée. L’Etat du monde 2022, éd. La Découverte.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus