Adını Koyalım (37): Muhalefetin seçim stratejisi ve seçim sonrası yol haritası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2022 yılı iktidarın hamleleriyle birlikte muhalefetin seçime ve sonrasına yönelik stratejisinin ne olduğu konusundaki sorularla başladı. “Adını Koyalım” programının 37. bölümünde Edgar Şar, Ayşe Çavdar, Kemal Can ve Burak Bilgehan Özpek, muhalefet kanadında ittifaka yönelik gelişmeleri, güçlendirilmiş parlamenter sistem mutabakatının akıbetini ve muhalefetin seçim ve sonrası stratejisini değerlendiriyor.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Edgar Şar: Merhaba, “Adını Koyalım”dan herkese iyi akşamlar. Sizler bu programda Ayşe Çavdar, Kemal Can ve Burak Bilgehan Özpek’le birlikte Ruşen Çakır’ı görmeye alışıksınız, ama umuyorum ki sadece bu haftalık, çok küçük bir sağlık sorunu sebebiyle bu programda ben ona vekâlet etmek durumundayım. Tabii “Umuyorum sadece bu haftalık” derken, şikâyetçi olduğum için değil, Ruşen Çakır’ın tekrar dönebilmesi açısından söylüyorum. 

Bugün, sık sık yaptığımız gibi muhâlefeti konuşacağız. “Muhâlefetin seçim ve seçim sonrası stratejisi ne olabilir?” genel sorusu üzerinden yaklaşacağız. Muhâlefet kanadındaki ittifak yapılanmalarının yarattığı bir tartışma ve tabii ki Cumhur İttifakı’nın hamleleriyle birlikte karşılıklı birbirini belirleme durumu var. İlk turda bunları konuşacağız. İkinci turda ise daha çok, muhâlefetin seçim sonrası stratejisiyle ilgili bugünkü tartışmaların bize ne söylediğini, ne olması gerektiğini ve ne olabileceğini konuşacağız, her zamanki gibi Ayşe Çavdar, Kemal Can ve Burak Bilgehan Özpek’le. Merhabalar, hepiniz hoş geldiniz. 

Çavdar-Can-Özpek: Merhaba.

Edgar Şar: Kemal Abi, istersen seninle başlayalım. Muhâlefet kanadında ittifakların durumunu kısaca ele alalım istiyorum. Bir yandan gerçekleşmekte olan HDP ve sol ittifak meselesi var — ya da bunun imkânları düşünülüyor, aranıyor. Bir yandan Millet İttifakı’yla ilgili, geçen hafta Davutoğlu’nun hem Akşener’e, hem Kılıçdaroğlu’na yaptığı bir ziyâret var. O değişik şekillerde yorumlandı, ama Davutoğlu’nun ağzından şunu anlayabiliyoruz: “Seçim sonrasını da içine alabilecek şekilde bir strateji belirlenmesi lâzım, geç kalmamalıyız” diyor Davutoğlu. Birtakım gazeteci kulislerinde, Davutoğlu’nun bu ziyâretinin, ittifakın adının değişmesi, ittifakın genişlemesinin önündeki bazı “engeller”in kaldırılmasıyla ilgili birtakım söylentileri de oldu. Bir de, Millet İttifakı’nın kendi iç tartışmaları, beraber yaptıkları yapamadıkları, Cumhur İttifakı’nın son zamanda attığı adımların, son anketlerde bize söyledikleri kapsamında ortaya çıkardığı şeyler olarak baktığımız zaman, ittifaklar için ne söylersin? Öyle başlayalım istersen. 

Kemal Can: Hem muhâlefet hem iktidar tarafında, ittifaklar gündemi uzunca bir süredir siyâseti meşgul ediyor. Aslında iki tarafta da ittifakların sağlamlığı ya da devam edebilme kabiliyeti, birlikte durma kararlılığı hep çok başat bir mesele oldu. Hatırlayacağın gibi, iktidar cephesinde de sık sık tekrarlanan kulislerle “çatlak” söylentileri çıktı. Aynı şekilde muhâlefet ittifakının da hem iktidarın taarruzlarına, saldırılarına karşılık vermek ya da direnmek konusundaki kararlılığı hem birlikte durma kararlılığı hep ana mesele oldu. 

Ama artık tartışmalar, “İttifaklar sürer mi, ittifaklar bir arada durur mu?” meselesinden yavaş yavaş ittifakların kalitesine–bunu mecâzî anlamda kullanıyorum– o birlikteliğin devam etmesine değil, birlikteliğin niteliği tarafına daha çok kaymaya başladı. Ortaklığın sürüp sürmeyeceği ya da varlığı değil neye evrilebileceği, neyi toparlayabildiği, kendisini ve memleketi nereye götüreceği daha çok konuşulur oldu. Galiba seçmen tercihlerinde de işin bu tarafına daha fazla bakılmaya başlandı. Zaten bu tarafına daha fazla bakılmaya başlanınca da, ittifakın “Tamam, her şey bitti” havasının sorunları da ortaya çıkmaya başladı. 

Biraz önce senin işâret ettiğin Davutoğlu’nun çıkışı ve benzeri şeylerde olduğu gibi, bir süredir Millet İttifakı’nın sadece CHP-İYİ Parti’den ibâret olduğu, diğer herkesin –HDP örneğinde olduğu gibi– ya dışarıdan destekleyeceği ya da buna katılacağı bir birliktelik resmi vermesinde birtakım sıkıntılar ortaya çıktı. DEVA Partisi bunu dile getirmese de aslında daha mesâfeli de durduğunu anlıyoruz. Bu ittifak kalitesinin ve birlikteliğin hem şartlarını hem niteliğini konuşma baskısı, ittifakın aktörleri arasında da konuşulmaya başlandı. Ama asıl olarak, bunun seçmende yarattığı belirsizlik de dikkat çekmeye başladı. 

Burada şuna işâret etmek önemli: Artık en son noktaya yaklaştığı söylenen “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” meselesi, bu ortaklığın mutâbık kalabildiği ve birlikte deklare edebildiği en kuvvetli argüman olarak sunulmaya hazırlanıyor. Bu mevcut durumun, yani tek adam rejiminin ya da ucûbeBaşkanlık Sistemi’nin yarattığı problemin her şeyin sebebi olduğunu anlatmak için iyi bir başlangıç noktası; neye îtiraz edildiğini ya da yaşanan sorunların kaynağını göstermek için iyi bir başlangıç noktası. Ama buna karşılık, hedef göstermek, sonrayı anlatmak için de fazla belirsiz, fazla muğlak, müphem bir resim veriyor ve fazla soyut bir ifâde taşıyor. Dolayısıyla, bu birlikteliğin niteliği ve yapabileceği konusunda çok fazla şey anlatmıyor. Ama az sorun çıkardığı için birlikteliğin ana yapışkanı olarak bu ifâde ediliyor. 

Bunun yarattığı birtakım sorunlar var: Bir kere, bu muhâlefet birlikteliğini oluşturan aktörlerin neredeyse tamâmı, kolay anlaşabildikleri şeyleri öne çıkartıp, daha riskli şeyleri daha az konuşarak, “Geleceği konuşmayalım” diyerek birlikteliği sağlam tutmaya ve oradaki riskleri azaltmaya çalışıyorlar. Ama bu, dışarıdan görüntüdeki belirsizliği ve muğlaklığı artırıyor. Bir yandan da, bu aktörlerin hemen hepsi daha sonraya dâir çok yoğun hesaplar ve taktik hamleler içerisinde. Her biri bağımsız olarak böyle ataklar yapıyorlar. Bu görüntü de, hem genel seçmen açısından, hem muhâlefet seçmeni açısından bayağı açık bir biçimde fark ediliyor. Dolayısıyla “Geleceği konuşmaya acelemiz yok” derken, aslında kimseyi iknâ etmiş olmuyorlar. Ne birbirlerini ne seçmeni buna çok da inandıramıyorlar. Öyle bir resim var.

İktidârın kendisine çizdiği çerçeve çok net: İktidar ittifakının çerçevesi, iktidârı ne pahasına olursa olsun korumak. Bu hedefi koyduğu zaman, kendi arasındaki problemler ya da farklılıklar önemsizleşiyor — ki çok ciddî farklılıklara işâret edilebilir, çok ciddî sorunları var. Ama koyduğu hedef kaba ve net olduğu için bunlar ikincil kalıyor. Muhâlefet cephesine geçtiğimizde şu resim ortaya çıkıyor: Hedef muğlak tutulduğu ve belirsiz kaldığı için, farklılıklar daha fazla görünür, daha çok dikkat çeker hâle geliyor. Böyle temel bir fark var. Muhâlefet ana hedefi çok net koymadığı için, kendi küçük farklarının ve taktik hamlelerinin bâzen rahatsız edici, bâzen de belirsizlik yaratan bir parlaklıkta görünür olduğunu fark ediyoruz. Bu bence önemli bir mesele. Bir de, hedef çok net konmadığı gibi, bu hedefin kime nasıl anlatılacağı konusunda da bir belirsizlik hâkim. Genellikle bütün taktikler, kararsız seçmen üzerine kurulduğu iddiasında. Ama gerek kararlı, gerek kararsız fark etmez; bir siyâsî hareketin ya da bir ittifakın herhangi bir seçmeni, kendisinin iktidar alternatifi olduğuna inandırabilmesi için, asıl olarak kendisiyle ilgili söyleyeceği belirleyicidir. O çevrenin beklentileri elbette önemlidir, ama o ancak biçimi belirleyen bir şeydir. Eğer siz kendinizle ilgili söyleyeceğiniz sözü netleştirmemişseniz, onu bir forma sokarak birilerini iknâ etmeniz çok kolay olmuyor. Bu ittifaklar tablosunda ortaya çıkan resim, kabaca ve benim gördüğüm pencereden böyle görünüyor. Bunun sayısal verilere nasıl yansıdığıyla ilgili çeşitli çalışmalar, araştırmalar çeşitli şeyler söylüyor. Ama eğer bir tıkanmadan bahsediyorsak, bu ittifakların kendini yenileme ihtiyâcından söz ediliyorsa ya da ittifakların bazı unsurları böyle şeyleri dile getiriyorsa, aslında temel mesele bu niteliksel konuyla iligli. Yoksa bir arada durma gerekliliği konusu aşılmış ve arkada bırakılmış bir mesele gibi duruyor. Şimdilik bu kadar söyleyeyim.

Edgar Şar: Teşekkürler Kemal Abi, ikinci turda devam edeceğiz. Ayşe’ye dönmek istiyorum: Bir arada durma konusu artık aşıldı. Onun gerekliliği konusunda kolay kolay geri dönüş olmaz. Ama bu ittifakın niteliği, kalitesi, kendi içinde uyumu, hedefin ne kadar belirgin olup olmadığı, stratejinin ne kadar beraber karar verilip uygulanmaya koyulması konusunda ortak görüşün olup olmadığı ve bunun kamuoyuna yansıyıp yansımaması gibi yönleri var. Tabii bunlar en son Kemal Abi’nin söylediği şeylerden de bağımsız değil: Sürekli ölçüm yapılıyor ve toplum sürekli seçim atmosferinde yaşadığı için, bütün dalgalanmalar bir şeylerle ilişkilendiriliyor. Kalite meselesi belki bununla da bağlantılı. Sen işin o tarafına da girmek istiyorsun diye anlıyorum. Hem onu, hem de kalite meselesini lütfen bize değerlendir. 

Ayşe Çavdar: Aslında iki ittifak var, sol ittifaktan bahsetmiyorum. Bir iktidar ittifakı var, bir de toplam muhâlefet var. O muhâlefetin içerisinde –eğer gerçekleşebilirse– sol ittifak da olacakmış gibi görünüyor. 

Edgar Şar: Muhâlefet bloku yani.

Ayşe Çavdar: Evet. Muhâlefet tarafında iki ittifaktan kastım şu: Bir seçmen ittifakı var. O seçmen ittifakı Erdoğan karşıtlığında konsolide olmuş gibi görünüyor. Yani seçmen açısından muhâlefet: Erdoğan’a muhâlefet. Bir de siyâsî partiler arasında oluşmakta olan Millet İttifakı var. Aslında onu birkaç programdır tekrar ediyorum: Bizim var saydığımız, ama orada henüz oluşmakta olan bir ittifak var. Millet İttifakı iki partiden ibâret bir ittifak olmayacak; o genişleyecek, çeşitli temaslar kuracak, belki üçüncü bir ittifak oluşursa onunla da bir şeyi olacak ve kurumsal partilerin oluşturduğu bir ittifak olacak. Ben bu iki ittifak arasındaki ilişkinin, yani seçmenlerin yaptığı Erdoğan karşıtlığında konsolide olmuş ittifakla, siyâsî partilerin oluşturmaya çalıştıkları ittifak arasında bir diyalogsuzluk sorunuolduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi de, Kemal’in az önce bahsettiği kalite. Ben ittifakın kalitesi dediği şeye, “ittifakın içeriği”diyeceğim. Çünkü biz bu ittifakın konusunu henüz bilmiyoruz. O yüzden de tıpkı seçmen tarafında olduğu gibi, o da, sanki bir Erdoğan karşıtlığından ibâretmiş gibi görünüyor ve Türkiye’nin daha evvelden yaşadığı seçim deneyimleri gösteriyor ki, herhangi bir karşıtlık üzerinden –illâ Erdoğan karşıtlığı olması gerekmiyor– kurgulanmış bir siyâset, seçim kazanmıyor, kimseye de başarı getirmiyor. Dolayısıyla bence son bir aydır “Muhâlefet dağıldı, Cumhur İttifakı toparlandı” dediğimiz şey, yine buradaki sarsılma. 

Yöneylem Araştırması’ndan yola çıkarak bir şeyler söyleyeceğim: Öyle bir toparlanma göstermiyor. Hattâ diyebilirim ki, hem MHP hem AKP tabanlarına ayrı ayrı baktım, hepimize ve kendisine bu kadar pahalıya mâl olmuş bir ekonomi operasyonuyla, AKP de MHP de, giden oylarından %2,5’ar oy geri çağırabilmiş, onların rızâsını tekrar öyle alabilmiş. Orada bir toparlanma olduğu görünmüyor. “Türkiye kötü yönetiliyor” diyenleri Ekim’den itibaren takip ettim. Ekim’de AKP’ye oy verenler arasında %6,7, Kasım’da %14,2, Aralık’ta %8,7 gerçekleşmiş. Ekim’in gerisine düşmemiş, sadece Kasım’ın gerisine düşebilmiş. MHP’de iyice kopmuş: Ekim ayında %21,7 “kötü yönetiliyor” diyenlerin oranı, Kasım’da %39,2’ye çıkmış, Aralık’ta indiği yer %31,6. Yani orada bir konsolidasyon yok. Bunun yanında, “Erdoğan’a asla oy vermem” diyenlerin oranının ne âlemde olduğuna bakıyorum: Ekim’de %56, Kasım’da %59,6, Aralık’ta dönebildiği yer %56,4. Dolayısıyla son üç aya baktığımızda bile, orada bir toparlanma yok. 24 Haziran’da AKP ve MHP’ye oy verenler diye baktığımda, AKP’ye oy verenlerin %20’si, MHP’ye oy verenlerin %40’ı, “Bir daha asla Erdoğan’a oy vermeyeceğim” diyenler arasına katılmışlar. Kararsızlara değil, taraf değiştirenlere, kat’i sûretle karar değiştirenlere bakıyorum. Seçmendeki konsolidasyon ne üzerinden gidiyor, nasıl gidiyor ve “iktidar elindeki imkânlarla buna karşı bir şey yapabiliyor mu?” diye özellikle buna baktım. Hayır, yapamıyor. Orada koptu gider bir vaziyet var gibi görünüyor. 

Fakat buna karşılık, kurumsal siyâsete baktığımız zaman, Erdoğan karşıtlığı meselesinde, “Konsolide olmuş seçmeni mobilize edecek, dönüştürecek, oydaştıracak birtakım meseleler îcat edebiliyor mu, vaatlerde bulunabiliyor mu, kendi arasındaki tartışmayı kamusal ve siyasal tartışmaya dönüştürebiliyor mu?” sorularına şimdilik hep “Hayır” diye cevap veriyoruz şimdilik. Dün Geliştirilmiş/Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem redaksiyonu yapmışlar. Üç aşağı beş yukarı ne zaman çıkacak, nasıl çıkacak ve bize ne vaat edecek? Ona göre artık başka bir şey konuşmaya başlayacağız. Yani “Erdoğan bugün ne yaptı, yarın ne yaptı, öbür gün bize ne yapacak?” diye konuşmaktansa, “Biz ne yapıyoruz?” diye konuşmaya başlayacağız. Muhâlefet partilerinin aralarında oluşmakta olan ittifaka bir içerik kazandırması, belki seçmenle olan diyaloglarını da değiştirecek ve biz o zaman kaliteden bahsedeceğiz.

İçerik demişken, birkaç şey olabilir: Bu ittifakın konusu ne? Bu insanlar niye ittifak yapıyorlar? Mevcut durumda ittifakın başka konularını bilmediğimiz için yine Erdoğan karşıtlığıymış gibi görünüyor. Yani Erdoğan’ı yenmek için ittifak yapıyorlar. Ama dediğim gibi bu, gelecek vaat eden, iknâ eden, umut veren, mobilizasyon yaratabilecek bir vaziyet değil. Erdoğan’ı yenmek yeterince güçlü bir motivasyon değil. Üstelik bu motivasyon, Cumhur İttifakı’nın çok rahat üstesinden gelebileceği bir şey. Çünkü çok çabuk demoralize oluyor. Demek ki yeni bir şey söylemek lâzım. Ne olabilir, masada ne var diye baktığımız zaman, bir tanesi rejim değişikliği. Rejim değişikliğinden kastım: Parlamenter Sisteme geçiş. İkincisi, tabii ki Erdoğan’ı yenmek. Bunlar hangi mahalde olacak? Seçimde olacak. Dolayısıyla bir seçim ittifakından bahsediyoruz. Peki, seçim nasıl kazanılacak? Çok ciddî bir sorun. Sadece partileri örgütlemekle değil, seçim güvenliğini temînat altına alarak kazanılacak. Dolayısıyla önümüzdeki ittifakın başlıca konuları: Bir, parlamenter rejimi ne yapacağız, ne önereceğiz? Bir geçiş süreci diyoruz, ama neye geçeceğiz? İkincisi ve bence birincisinden de daha önemli olan şey: Biz bu seçimden yüzümüzün akıyla ve oylarımızı hebâ etmeden nasıl çıkacağız? Bunları konuşacaklar. Bunun yanında şunu da konuşacaklar — ki anladığım kadarıyla Davutoğlu’nun istediği de bu: Neye geçeceğimizi biliyoruz, Güçlendirilmiş Parlamenter Rejim; ama teknik olarak bu geçiş sürecini nasıl kotaracağız? Çünkü o sırada Türkiye’nin sorunları “Parlamenter sisteme geçelim, ondan sonra çözeriz” diye beklemeyecek. Dolayısıyla öncelik verdikleri sorunların ne olduğuna ve bu sorunları nasıl tartışacaklarına dâir anlaşmaları lâzım. 

Şu âna kadar bu ittifakın bir türlü içerik kazanamaması ve içerik oluşmamasının sebebi, bir ittifak yöntemi üzerine de anlaşmamış olmaları. Konu belli: Seçim kazanılacak, parlamenter rejime geçilecek, güvenliği olacak, Erdoğan’ı yenmemiz lâzım, Türkiye’yi tek adam rejiminden kurtarmamız lâzım. Peki, tamam. Yerine ne koyacağız? Yerine ne koyacağımızı nasıl kararlaştıracağız? Yerine ne koyacağımız önemli. Ama asıl, yeni devletin, yeni rejimin oluşacağı yer, yeni yaptığımız rejimi nasıl oluşturacağımızı nasıl tartışacağımız. 

Edgar Şar: Usûl yani.

Ayşe Çavdar: Evet. Bu konu en çok ihmal ettikleri konu. O yüzden de dediğim gibi bir ittifaktan bahsedemiyoruz, bir ittifak çabasından bahsediyoruz ve bu çabanın kendisi de bir kara düzen çaba. Niye böyle söylüyorum? Redaksiyon yapmak üzere dün buluşmuşlar, biz Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den ne kastettiklerini gelecek haftalarda öğreneceğiz. Niye daha erken öğrenemedik ve niye onların aralarındaki tartışmaya katılamadık? Benim iddiam o ki, anlaşamayacakları konuları konuşmamayı tercih ediyorlar ya da kesin konuşmaları gereken ama anlaşamayacakları bir konu varsa, bunu kamuya duyurmamaya çalışıyorlar. Fakat bu, sürekli gündelik tartışma içerisinde kaybolma hâli yaratıyor. Sonra tuhaf tuhaf açıklamalar duyuyoruz. Sadece partiler arasında değil, parti içlerinde de. 

Dün Ekrem İmamoğlu’nun “Benim Kılıçdaroğlu’yla aramda bir kavga yok” demesinin sebebi, cumhurbaşkanlığı adaylığı için ikisi arasında bir çekişmenin olup olmadığı tartışmasının, teşkilâtları da aşıp, kamuoyuna mâl olmaya başlaması. O yüzden de önünü almak durumunda kaldılar. Kazâlar böyle kazâlar hâline geliyor. Oysa deselerdi ki: “Başkan adayımız şu süreçlerle seçilecek. Şöyle aşamaları olacak. Aday adaylarımızı koyacağız, bir Seçiciler Kurulu olacak” deselerdi –geçenlerde Nesrin Nas’ın da zikrettiği bir yöntem bu– hikâye belki buralara gelmeyecekti. O düzenek içerisinde biz bir taraftan “Nasıl olacak acaba, kim olacak?” endîşesi yerine bir heyecan yaşardık veya “Yine mi Abdullah Gül’ü tartışacağız, yine mi Ekmeleddin İhsanoğlu gibi birisi olacak?” gibi şeyler tartışmazdık. 

Hülâsa, şunu söylemeye çalışıyorum: Seçmen, Erdoğan karşıtlığında konsolide olmuş gibi görünüyor; ama bu, zayıf bir konsolidasyon. Bunun yalnızca partiler arasında değil, seçmen arasında da, geleceği umut vaat eden bir siyâsî ittifaka dönüşmesi, bu ittifakın konusunun bütün seçmenler tarafından da tartışılabilir ve müdâhale edilebilir olması gerekiyor. Bunun için de yöntem belirlemeleri gerekiyor. Bu, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bertaraf edecekleri, anlaşmazlıkları anlaşmaya dönüştürebilecekleri bir tartışma yöntemi oluşturmakla mümkün. Bir taraftan da zurnanın zırt dediği yer, başkan adayını nasıl belirleyecekleriyle ilgili. Bunun bir önemi daha var, onu da söyleyip bitireyim: Muhâlefet partilerinin hangisine sorsanız, bize, “Devletin kurumları bitti, devlet bitti, AKP devleti yok etti, yerine tek adam rejimi getirdi” diyorlar. Tamam, eyvallah, bunda hemfikir olmayan yok. Şu rakamlardan anladığım kadarıyla, galiba AKP’liler de bu konuda hemfikirler. Çünkü çok ciddî miktarda insan o partiye oy vermekle birlikte, kötü yönetildiğini düşünüyor. “Peki, yerine ne koyacağız?” sorusunun cevabı yalnızca o aralardaki anlaştıkları metinlerle olmaz. Bunun bir de performe edilmesi gerekir. O anlaşma süreçlerinin, tartışma süreçlerinin, kamuoyuyla aralarındaki müzâkerenin performe edilmesi gerekir ki devlet bir tahayyül olarak oluşmaya başlasın. Geri mi talep ediyorlar, yenisini mi kuracaklar, her neyse, onun oluşması ve bunu bu ittifakın, bu siyâsî müzâkere sürecinin oluşturacağına dâir işâretler vermesi lâzım. Bu henüz yok. İttifaklar bu olduğunda güçlenecek. Dolayısıyla ben soruna şöyle cevap veriyorum: İttifaklar, güçlenmesinden veya gevşemesinden çok, henüz oluşmadılar, niyet hâlindeler. Oluşmalarının ve güçlenmelerinin yolu da, mümkün olduğu kadar birbirleri ve seçmenle aralarındaki müzâkereyi görünürleştirmeleriyle mümkün olacak. 

Edgar Şar: Çok teşekkürler Ayşe. Burak’la devam edelim. Tabii ben bu programın akışına alışık değilim: Biz programı elli dakikada dört kişiyle bitirmeye alışığız, bu benim için ekstra performans gerektiriyor. Şöyle bir nokta var, Burak’a onu sormak belki uygun olur: Kemal Abi ittifakın kalitesindeki eksiklere işâret etti. Ayşe, ittifakın içerik konusunu hâlâ tartışmadığını ve zenginleştirmediğini söyledi. En çok yapılan tartışmalardan biri de kamuoyuyla bunu paylaşma kısmı. Bu, Türkiye’de biraz eksik. Yani “Kendi ittifakımızın içeriğini daha siyasallaştıralım, toplumsallaştıralım” kısmı. 

Meselâ Macaristan’da da seçimler olacak. Orada Başbakan Orbán’ın karşısına bir aday çıkarılıyor. Bu ilk kez yapılıyor ve ön seçimle yapıldı. Ön seçim usûlen çok demokratik gözüküyor, evet, ama ön seçimin birtakım mahzurları da olabiliyor; bâzen polarizasyonu artırıyor. Sadece muhâlefetin değil, iktidarın da seçmenine hitap etmek zorundasınız; ama ön seçim muhâlefet seçmenlerinin tercihlerini öne çıkarabiliyor. 

Bütün bu sorular eşliğinde Burak’a bunları soracağım. İkinci turda seçim sonrasıyla ilgili kısımları konuşacağız. Ayşe oraya çok az değindi. Onu temel olarak ikinci turda tartışacağız. Ona süremiz olacak, merak etmeyin. Ama seçim öncesini tamamlayalım. Burak hocam, sen nasıl görüyorsun?

Burak Bilgehan Özpek: Bence seçim kavramını nasıl algıladığımız sorunlu. Muhâlefet partileri açısından da sorunlu; çünkü biz galiba 2014’ü de, 2018’i de, bir sonraki seçimi de seçimden ziyade bir plebisitolarak görme eğilimi içerisindeyiz. Bu biraz tehlikeli bir durum. Hâlen Başkanlık Sistemi’nin onaylanıp onaylanmadığı veya Tayyip Bey’in onaylanıp onaylanmadığı bir oylama psikolojisi içerisine girersek, bence doğru seçmeni yakalayamayabiliriz. Yani şunu söylemek istiyorum: Erdoğan’ın veya Başkanlık Sistemi’nin onaylanıp onaylanmadığı bir eşiğe doğru mu gidiyoruz, yoksa muhâlefet gerçekten Türkiye’yi yönetmek için bir yol haritası sunuyor mu? Asıl mesele bu. Bu Başkanlık Sistemi ve Parlamenter Sisteme Dönüş meselesi gündemi bu açıdan haddinden fazla meşgul ediyor. “Yaşadığımız bütün sıkıntıların temelinde Başkanlık Sistemi vardır” argümanı bir açıdan doğru, ama bir açıdan da çok sakıncalı. Çünkü Başkanlık Sistemi’ne, o sistemin içindeki insanların yaptığı olumsuz katkıyı da bir anlamda gizleyen bir tarafı var. Acaba Tayyip Erdoğan ve yanındakiler olmasaydı, bu sistem bu kadar yozlaşmış hâle gelir miydi? Başkanlık Sistemi meselesini bir sistem sorunu olarak öne koyduğumuz zaman, bir anlamda o sistemin içindeki insanların beceriksizliklerini veya yozlaşmışlıklarını da maskeliyor olabiliriz. Kendimizi Başkanlık Sistemi’nin karşısına konumlandırarak, “Parlamenter Sistem tek çözüm yolumuzdur ve tek projemiz Parlamenter Sistem’e dönüştür” gibi bir söylem geliştirerek Tayyip Bey’le seçime girmek yerine, Başkanlık Sistemi’ni onaylayıp onaylamayacak bir plebisit gibi algıladığımızı gösteriyoruz.

Acaba bu gerçekten seçmenin talebi mi? Yani seçmen gerçekten Başkanlık Sistemi’nin ilga edilmesini, Parlamenter Sistem’e dönüşü mü istiyor? Yoksa seçmen, sistem ne olursa olsun, bir yönetme irâdesi mi görmek istiyor? Biz şu âna kadar kimlik siyâsetinin belirleyici olduğunu iddia edenleri okuduk. Ekonomi kötüye gittikçe, “Hükûmet oy kaybedecek” diyenler oldu. Ben bunlardan bir tanesiydim. Bir de artık şunu söylemek lâzım — bir süredir bunu da konuşuyoruz: Bütün bu parametreleri, meselâ siz kimlik bariyerlerini aşmış olabilirsiniz, artık Türkiye’deki muhâfazakârlar veya sekülerler birbirlerinden tehdit algılamıyor olabilir, hükümet ekonomiyi çok kötü yönetiyor olabilir, fakat bu muhâlefetin kazanacağı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla burada kazanmak için yeni bir kavram ortaya koymak gerekiyor. Bunun içinde yönetme irâdesi,yönetme iddiasıolabilir. Yani bir sistem tartışması yapmak yerine ve seçmenden, sistemin değişeceğine dâir muğlak bir geleceğe inanmalarını beklemek yerine, onlara, yönetme irâdesini ve iddiasını gösteren bir strateji daha mâkul olabilir. Üzerinde düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum; düşünülmeyi hak ediyor. Çünkü aksi takdirde, 2023 seçimlerini bir plebisit olarak algılamak ve Tayyip Erdoğan yönetimine son vermek veya Başkanlık Sistemi’ne son vermek meselesi tek başına bir anlam ifâde etmiyor. 

Dolayısıyla bizim geleceğe yönelik yönetme irâdesi ve iddiası ortaya koyma talebimiz, beraberinde başkan adayının kim olacağını, nasıl bir profille seçime gidileceğini, nasıl bir Kabine profiliyle seçime gidileceğini ve ittifakın kendisini nasıl örgütleyeceğini de gösteren bir şey. Yani biz Parlamenter Sistem’e geçişi yönetecek bir başkan adayı mı istiyoruz? Ali Babacan’ın dediği gibi, altı ay içerisinde Parlamenter Sistem’e geçecek ve kariyerini bir protokol süsü olarak devam ettirecek bir başkan adayı mı istiyoruz? Yoksa Parlamenter Sistem projesini başlatan, ama bunu çok hırslı bir şekilde devam ettirmeyen, geçen süre içerisinde de yönetim kapasitesini artıran, Türkiye’nin AK Parti döneminde yaşadığı bürokratik zâfiyetleri onaran ve rehabilite eden, ekonomik sorunlara hızlı bir şekilde çözüm üreten bir yönetim mi istiyoruz? Eğer ikincisiyse başkan adayı farklı olur, birincisiyse başkan adayı farklı olur. Yine her bir modele göre ittifakın doğası da değişir. Parlamenter Sistem’e geçiş çok önemli bir zemin, muhâlefet partilerini bir araya getirebiliyor. Ancak o bir araya geliş, seçimi kazandırabilecek bir hamle olmayabilir. 

Edgar Şar: Bir şey ekleyebilir miyim? Çok fazla aktörlü bir muhâlefetten bahsediyoruz. Benim de dikkatimi çekti: Özellikle Ali Babacan, DEVA Partisi, çok hızlı bir şekilde Parlamenter Sistem’e geçmek istiyor. Çünkü bu sistemde kendi partisinin kendi adıyla ve kendi programıyla yarışamayacağını bence kabul ettiler. Parti ortaya çıkarken bu henüz kabul edilmemişti. Benim doğrudan gözlemim bu. Bunu kabul ettiler, hattâ herhangi bir adaya da kabuller. Ama bir an önce rekabete dönülebilecek bir sistem değişikliğine öncelik veriyorlar. Çünkü kendi partilerinin tek başına öne çıkabilmesinin tek yolunu bu olarak görüyorlar. Bu sebeple şöyle bir şey de var: Dediğin gibi aday farklı olur, ama bu kadar partinin bir arada durabilmesi de dediğin ikinci modelle mümkün mü? Yani yönetebilir, yönetmeye muktedir, kastı yönetmek olan bir cumhurbaşkanı adayına bu partilerin hepsi onay verecekmi? 

Burak Bilgehan Özpek: Bence verecekler. Çünkü partilerde son birkaç ayda oluşan “Ceketimizi assak bile bu seçimi kazanırız” psikolojisi hâkim. Fakat bu doğru değil. Bu hükûmet, bir sonraki senenin bütçesine 36 cezaevi yapmak için 2 milyar lira para koydu. Şunun farkında olmamız lâzım: Artık oyun oynamıyoruz. Önümüzdeki seçimi kaybettiğimiz takdirde, şu anda konuşan, siyâset yapan, argüman üreten, bir şekilde risk alan insanların akıbeti çok parlak olmayacak. Tayyip Bey’in seçimi kazanması durumunda, biz şu günkü durumumuzdan daha kötü bir duruma düşeceğiz. 

Çift kutupluluğun bittiğine dâir zan, muhâlefete nereden geldi bilmiyorum. Ben muhâlefet partilerine danışmanlık yapan araştırma şirketlerinin beyânatlarını okuyorum. Kanaatimce çok yanlış yönlendiriyorlar. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin %15’e düşeceğini iddia eden var. Bu seçimin çok kolay bir şekilde kazanılacağına dâir bir atmosfer yaratılıyor. Bu doğru değil. Seçimi kazanmak, ancak seçim sonrası bir yönetim irâdesi göstermekle mümkün olacak. Seçim sanki kazanılmış, Adalet ve Kalkınma Partisi mukadder bir düşüş yaşamış, dolayısıyla “Biz bu küçük ayrıntıyı hallettikten sonra bir gelecek kurmalıyız” gibi bir motivasyonla hareket ediliyor. Ben buna saygı duyuyorum, insanların Türkiye ütopyalarına tamâmen saygı duyuyorum. Bu olması gereken bir şey. Ancak seçimi kazanmak için gerekli olan ve halk tarafından dile getirilen talep, seçim sonrası sistem ütopyaları mı, yoksa yeni gelecek hükûmetin, yeni seçilecek başkanın Türkiye’nin problemlerine ivedi olarak çözüm bulması mı? 

Bu sorulara cevap vermemiz lâzım. Bu da çok teknik bir konu; inanç, fikir, ideoloji meselesi değil. Buna bir bakmak gerekiyor. Çünkü benim gördüğüm kadarıyla, Eylül ayından bugüne kadar, muhâlefetin bütün bu ekonomik sıkıntılara rağmen çok yüksek bir başarı gösterememesi ve bu ipi göğüsleyememesi, bu meselelerin nihâî bir zafer ilânı gibi bir duruma ulaşamaması, bundan mütevellit. Ekonomi kötü, bunu herkes biliyor. AK Partililer de biliyor. Yaratmak istediği kimlik ve kültür savaşını artık yaratamıyor, Türkiye’de fay hatları eskisi kadar canlı değil; her şeye rağmen yaratamıyor. Fakat buna rağmen, muhalefetin 2001-2002 senesine benzeyen şekilde kat’i bir zaferine niçin inanamıyoruz, niçin anket sonuçları bunu göstermiyor? Çünkü insanlar yönetme irâdesini ortaya koyacak bir alternatif göremiyorlar. Eğer siz Parlamenter Sistem’e hızlı bir şekilde geçecek, dolayısıyla yönetme iddiasından vazgeçecek, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacak karizmaya sâhip, ancak bu karizmasını birkaç ay sonra Başkanlık Sistemi’nden Parlamenter Sistem’e geçmek için bırakacak bir adam arıyorsanız, siyâsetin dışında birine bakacaksınız o zaman. Siyâsetin dışında bir aday aramak zorunda kalacaksınız. Bunun da ittifakı zedeleyip zedelemeyeceğini soruyorsun ya; asıl ittifakı zedeleyecek olan şey bence bu. İttifakı bir arada tutmak için peygambervâri bir aday arıyoruz; elini kirletmemiş, siyâsete girmemiş, al-ver yapmamış birisini arıyoruz. Ama bence muhâlefet partileri arasındaki uyumu bozacak şey de bu olabilir. 

Edgar Şar: Neden böyle bir yola girildi? Bence bu da üzerinde anlaşılmış gibi söylenen, ama aslında üzerinde anlaşılmayan bir şeydi: Bir cumhurbaşkanı seçilecek, Parlamenter Sistem’e hızlıca geçildikten sonra, o kişi Parlamenter Sistem’in Cumhurbaşkanı olarak devam edecek. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sonraki cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı yenip seçilen muhâlefetin adayı olursa, Parlamenter Sistem’e geçilse bile, o kişi, aynı zamanda bir numaralı başbakan adayıdır bu sistemde. Parlamenter Sistem’e geçince cumhurbaşkanı tekrar seçilir. Bu, hukuken de böyledir. Sanırım bunu ilk önce Akşener söylemişti. İlk duyduğumdan beri, anlaşılmamış ve üzerine çok düşünülmemiş bir şey gibi geldi. 

Madem seçim sonrasını konuşmaya başladık, ikinci tura da girdik demektir. Onun için Kemal Abi’ye rahatlıkla dönebilirim. Kemal Abi, Parlamenter Sistem’e hızlıca geçilip geçilmemesine ne diyorsun? Bir de Burak’ın söyledikleri şöyle bir ikiliğe işâret ediyor: Muhâlefet herhalde seçmene, “Bakın, çok sorununuz var, ama siz şimdi boş verin bu sorunları. Bu sorunlar bir sonraki seçimin konusu. Biz ilk önce bir Parlamenter Sistem’e geçelim, ondan sonra bakarız” demeyecek. Onun için bir araya gelip, Ayşe’nin işâret ettiği içeriği ve o içeriğin en önemli sorunların çözülmesine paralel olarak oluşturulacak bir strateji ve plan, yol haritası içermeleri gerekecek. Burada senin düşüncelerine göre Parlamenter Sistem’e geçiş süreci nerede kalıyor? Öyle devam edelim istersen. 

Kemal Can: Burak’ın bıraktığı yerden söyleyeyim: Aslında bu, muhâlefetin bulunduğu pozisyonun herkes tarafından fazla çıplak biçimde görüldüğü bir paradoks. Yani iki şeyi bir arada yapmak zorunda ve bu iki şeyi birbiriyle ilişkilendirerek, politik bir talebe, sonra da bunu bir motivasyona dönüştürmek zorunda. Burak’ın seçenek olarak koyduğu şeyler, aslında birinden vazgeçebileceği bir durum değil. İki nedenle değil: Türkiye’nin ihtiyaçları burada bir parametre. Ama Türkiye’nin ihtiyaçları tek parametre değil. Bu birlikteliğin yapısı gereği, kabul edebileceği bir durumu da üretmek zorunda. Türkiye’nin sıkıntısına cevap vermekle ilgili bir dert kadar, bu ittifakın kendisinin ve ittifakın parçasını oluşturan yapıların da kabul edebileceği bir formül üretmek zorunda.

Diyelim ki Parlamenter Sistem’i ikinci plana attık. O önemli değil, şu anda âcil olan bu iktidarın gönderilmesi ve Türkiye’nin sorunları için icrâcı bir hükûmet yaratılması. Bunu geçici olarak bu çoğunlukçu sistemin içinde bir formül olarak öngördük. O zaman ne olacak? Bu ittifakta her kim aday olacaksa, diğer bütün aktörlerin, onun tek ve belirleyici çoğunluk gücünü kullanmasına onay vermesi demek olacak. Çünkü bu aktörlerin hepsinin, asıl olarak tekrar rekabet koşullarının oluşması gibi bir kaçınılmaz beklentileri var. Bundan vazgeçmeleri öyle kolay değil, mâkul de değil. “”Sadece kendilerini düşünüyorlar, siyâsî çıkar meselesi” diye aşağılanacak bir mevzû değil. Bu oturumlarda Burak’la çok tartıştığımız “gerçekçilik”meselesinde çok hayâtî bir şey. Bunlar sonuçta siyâsî varlıklar. Niye herkes CHP’nin çıkartacağı adaya ve onun icrâcı, Türkiye’nin sorunlarını yönetmek üzere kuracağı takıma onay verecek ve beş senelik böyle bir perspektife destek olacak? Kolay bir şey değil. Dolayısıyla aslında yapamadıkları, yapmak zorunda oldukları ve sürekli paradoks olarak onların ayağına dolanan ve dışarıdan bakıldığında da çıplak biçimde görünen bir mesele var. Bu birbirinden farklı olan seçenekleri eşleştirmeleri gerekiyor. Yani hem Türkiye’de siyâsî alanı imhâ eden rejim sorunlarını, uygulama ve yaklaşım sorunlarını hızla telâfî edecek bir tâmir edici, kurucu süreç işâret etmeleri gerekiyor; bunun garantilerini hem birbirlerine, hem millete vermeleri gerekiyor. Hem de bu süreçte Türkiye’nin âcil sorunlarını çözmek için ortaklaşabildikleri bir perspektif koymaları gerekiyor. Üstelik bu ikisini, birbirini tamamlayan, uyumlu bir program hâlinde insanların önüne koymaları gerekiyor. 

Biz aylardır birtakım hakaretler işitme pahasına, “muhâlefete muhâlefet ederken”, bu konuda geç kalındığını söylemeye çalışıyorduk. Çünkü çizdiğimiz şeyi anlatırken bile ne kadar zorlu bir iş olduğunu söylüyoruz. Senelerdir toplanıp toplanıp, “Genişletilmiş Parlamenter Sistem’in metnini yazdık” diye dönüp durdukları bir şeyden daha ileriye gidemiyorlar. Bu söylediğim birleştirme o kadar kolay bir şey değil. Bunu birleştirmeniz de yetmiyor. Bunun süper formülünü de bulmanız yetmiyor. Bunu herkes için iknâ edici bir forma ve iddiaya dönüştürmeniz lâzım. Bu kolay bir şey değil, belâlı bir şey. Burada şöyle bir durum var: Burak’ın işâret ettiği şeye ve Ayşe’nin verilerine temasla, “Ceketimizi koysak kazanırız. Bu iş kendi rotasında gidiyor, onların işi bitti. Dolayısıyla biz sadece dursak, çok temel bir hatâ da yapmasak, bunlar kendi sonunu getiriyor” yaklaşımının doğru olmadığını düşünüyorum. Ayrıca Ayşe’nin verileri açısından, bu iktidar 2011’den îtibâren destek kaybı yaşıyor. Daha öncesi de var de, 2007’den başlayan bir süreç… 2011 başka bir sıçrama, bir anomali. Ama sonuçta baktığın zaman, düzenli bir kaybı, destek erimesi var. Bu daha yapısal bir mesele. Ama bunun iddia edildiği gibi konjonktürel etkilerle, böyle dramatik çöküşe dönüşeceği iddiası karşılık bulmadı. İktidar, stratejisini yeniden konsolide edip bir şeyleri geri kazanmak değil, bu düzenli erimeyi kontrol edilebilir bir seviyede tutmak üzerine kuruyor. Verilerde gördüğümüz şey, tamam, bir şey geri kazanmamış, ama Burak’ın bahsettiği bazı danışmanların iddia ettiği gibi “Sokaklar yanıyor, tencereler boş, millet mahvoldu, açlık diz boyu. O yüzden bunlar bir ay içerisinde %15’lere düşer” olayının da olmadığını görüyoruz. Bu ikisi arasında bir şey var. Tamam, geri kazanması sınırlı. Ama öbür taraftan baktığımızda, kaybı da sınırlı. Dolayısıyla bu temel sürdürülebilirlik üzerine kurulu bir denklemi devam ettiriyor. İlginç biçimde, o araştırmaların hepsinde küçük küçük kazanıyor, onu tekrardan kaybetme ihtimâli çok yüksek. Ama o kopmayı durduran bir şey yapıyor ve daha önemlisi, yılbaşından sonra yapılan araştırmalarda görünen, “Bu iktidar gidiyor” fikrinin genel seçmende zayıfladığı. Bu çok önemli. Oy tavrını değiştirmemiş, hâlâ muhalefette kalan bile, “Bunlar kesin kaybetti” kanaatinde bir zayıflama hissediyor. Bunlar önemli veriler.

Muhâlefet şu temel tercihe karar vermek zorunda — Burak’a referansla söyleyeyim: Eğer bu bir referandum havasında yapılacaksa, iktidarı mı, Erdoğan’ı mı oylatıyor, kendisini mi oylatıyor? Bu seçimde seçmenden, Erdoğan’ın kalmasını ne kadar istediklerini mi beyan etmeleri istenecek, yoksa muhâlefetin iddiasını ne kadar desteklediklerini mi ölçeceğiz? Bu, bir şeyi seçim ya da referandum yapmayı ayıran temel şey olacak. Bu ayrıma önem vermeleri gerekiyor. Ama şu anda hem muhâlefeti oluşturan parçaların kendi iç yapılarından, hem de bu çözülmesi gereken sorunun yerleşikleşmiş siyâset tarzından gelen çok önemli engelleri var. Bunları, ne içinde oldukları ittifakın parçası olan yapılar kendi içlerinde çözebiliyor, ne de birlikte çözebiliyorlar. 

Bunun daha ufak ufak yöntemleri deneniyor: İYİ Parti, ekonomiyle ilgili meselesini bir tür ihâle etmiş durumda. İYİ Partili olmayan, İYİ Parti’yle politik olarak ilişkisi de son derece tartışmalı sayılabilecek bir ekibe, ekonomi programını verdi. Büyük ihtimalle de, parlak bir şey çıkabilecek donanımı olan bir ekip var. Ama özellikle ekonomi konusunda, meselenin sadece teknik bir olay olarak ele alınmasının bütün krizlerini 90’lar boyunca yaşadık. Çünkü birtakım teknik gereklerle ekonomik programlar hazırlayan iktidarların, sonra kendi tabanlarının ekonomik talepleri ve ihtiyaçlarıyla bunu örtüştüremedikleri için sürekli bir temsil krizi yaşadıkları ve bunun dâimî bir siyâsî krize dönüştüğü koca bir 10 yılı var Türkiye’nin. Buna benzer bir döngüye girme riskiyle karşı karşıya. Ve tıpkı ceketlerini assalar kazanacaklarına inanmaları gibi, kaybettikleri anda, bu iktidarın darmadağın olacağı fikrine inanılıyor. Bu yüksek bir olasılık, ama kesin değil. Tam tersine, ucu ucuna ve bu sorunları çözmeden hasbelkader kazanılmış bir seçimin, muhâlefet için mağlubiyete dönüşebilme ihtimâli de hiç küçük değil. Ucu ucuna kazanılmış, hatta herhangi bir değişiklik yapmayı sağlayacak Meclis çoğunluğunu bile elde edememiş, söylediğim sorunların hiçbirini çözememiş bir muhâlefetin iktidarı, değil herkesi rahatlatacak çözümü ya da sistem değişikliğini, kendisini bile bir yıl sürdüremeyebilir. Trump’ın geri gelmesi kadar da uzun beklemeyiz. İllâ Erdoğan’ın yeniden kazanabilme şansı veya iktidar ittifakının ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmama kararlılığıyla ilgili bir şey söylemiyorum. Büyük ihtimalle bu, hiç arzu ettikleri bir formül değil. “Bırakalım, sonra geri alalım” gibi bir stratejileri olduğu varsayımıyla bir şey söylemiyorum. Sâdece, oluşturulmaya çalışılan hem kolay kazanım, hem de kazanımdan kolay sonuç iddiasının çok sağlam olmadığını, bu çok temel meseleyi çözmeden ilerlemelerinin zor olduğunu görmelerinin önemine işâret etmek için söylüyorum. 

Aynı şeyi erken seçim gündeminde yaşıyoruz. “Biz önce bir gelelim. Sonra bir vâdede, sistem sorunlarını halledeceğiz. Sonra serbest ve özgür siyâset ortamı oluşacak, ondan sonra her şey yoluna girecek.” Muhâlefet benzer şeyi erken seçim gündeminde de söylemek zorunda kalıyor. “Her şey çok kötü, hemen müdâhale gerekiyor” diyorlar, ama bir yandan da, “Tamam, dayanın, seçime kadar bekleyin” demek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla aynı yere düşmüş oluyorsun. İktidar da muhâlefet de, seçmene beklemeyi tavsiye ediyor ve iki taraf da dayanılabilir bir şey olduğunu düşünüyor. Biri, o dayanmadan kendisine avantaj çıkacağını düşünüyor, diğeri de onun dayanılmazlığından kendisine bir fayda geleceğini düşünüyor. Ama sonuçta, kilitlenen bir şey var: Bu kilidi açacak şey, ilk turda konuştuğumuz gibi kaliteyi bir program hâline getirmek. Ama bu zor bir formül, onu söyleyeyim. Bu sadece memleketin ve seçmenin istedikleri ölçüsünde çözümlenebilecek bir mesele değil. Bu, çok boyutlu bir mesele. Onun için zaman gerektiren ve daha fazla konuşmayı gerektiren bir şey. Geçtik daha fazla konuşmayı, ne kendi aralarında ne başkalarıyla yeterince bile konuşmadıklarını görüyoruz. İşte bak, yine bizi muhâlefete muhâlefet ettirdin. 

Edgar Şar: Kemal Abi, ne yapalım? Sen ne sorsam yapıyorsun zâten. 

Kemal Can: Vallahi iyilikleri için söylüyorum. 

Edgar Şar: Sevmesem hiç söyler miyim… Belki şöyle bir özetlemek mümkün: Aslında muhâlefet partileri kendileri için daha kolay ve konjonktürel olarak belki de tercih edilebilir gördükleri esnekbir birlikteliği tercih ediyorlar. Halbuki seçilebilirlik için, üçünüzün de vurguladığı ortak bir nokta var: Seçmenin bunu seçebilme ihtimâlini artırmak için, daha etkin bir ortaklık gerekiyor. Esnek birliktelik daha kolay götürülebiliyor, ama hem albenisi daha az, hem de yarın öbür gün, Erdoğan sonrası dönemdeki muhâlefet iktidarının, karşısına çıkabileceği sorunları nasıl çözebileceğine dâir hiçbir hazırlığı da içermemiş oluyor. Böyle bir problem var. 

Şu teknik meseleyle ilgili bir şey söyleyeceğim, belki Burak o konuya sonra değinir: Orada ben Kemal Abi’ye katılıyorum. Yalnız, konjonktürel olarak galiba 90’lardan ve 2001 krizinden farklı olarak ilk defâ, teknik olarak yapılması gerekenle, halkın da rızâ verebileceği, kendisini temsil edilmiş hissedebileceği ekonomik politikalar kesişmiş olabilir. Bu da tabii AKP’nin ekonomi politikalarında geldiği son noktayla ilgili bir şey. 

Kemal Can: Sorunlar noktasında bu kesişme doğru, ama çözümler noktasında yürümeye başlayınca hiç öyle olmaz. Çünkü her türlü kurtarma operasyonu birilerini kollamak üzerine kurulmak zorundadır. O zaman çıkar. Zaten 90’lar öyle yaşandı.

Edgar Şar: Orada benim düşüncem, dünyada da demokrasinin girdiği krizin kurtarılabilmesi için, sosyal devletin daha güçlü olacağı bir konjonktür olacak gibi gözüküyor. Türkiye bunların örneğinden biri olacak. Ekonomistlerle de bu konuyu son kriz üzerinden konuştuğum zaman, “Muhâlefet ne yapacak? Bildiğimiz kemer sıkmaya mı gidecek?” diye sorduğumda, bu krizin çözümünün öyle olmayabileceğini düşünen ekonomistler de fazla. Tabii İYİ Parti ekibi ne düşünüyor bilmiyorum. Çünkü sen o bağlamda söylemiştin. Ama evet, o da sonuçta önemli bir nokta. Kemal Abi’nin işâret ettiği nokta, yine muhâlefetin ele alınacak konularından sâdece bir tanesi, o da çok önemli. 

Ayşe, seninle devam edelim. Seçim sonrasını tartışıyoruz. Kemal Abi, Burak’ın söylediklerine ek olarak birkaç ikilem daha olduğunu söyledi. Çok fazla sorun var hakîkaten. Ben uzatmadan sözü sana bırakayım. 

Ayşe Çavdar: Ben, Türkiye’den umudu kesmek için çok erken olduğunu düşünüyorum. Her türlü ihtimâlin ucunun açık olduğu bir dönem. Evet, bu bir plebisit. Bu sadece rejim değişikliği değil, “Yara açık mı kalsın yoksa bu yarayı iyileştirecek bir çözüm mü bulalım?” plebisiti olacak. Burak haklı. Başkanlık Sistemi’ne, onun kötülüğüne bu kadar vurgu yapmak, bu Başkanlık Sistemi’nin nasıl yoz bir ekip tarafından sürdürülmekte olduğunu görünmez hâle getiriyor. Ama bu ekibin yozluğuna yapılan vurgu da, bu yozlaşmanın hangi bağlamda gerçekleştiğini görünmezleştiriyor. 1925’ten itibaren yozlaştırıla yozlaştırıla îcat edilmiş bir sistemdir mevcut Başkanlık Sistemi. Dünyadaki Başkanlık Sistemi’ne benzemeyişinin sebebi de o yozlaşmanın Türkiye koşullarında gerçekleşmiş olması. 1961 Anayasası’nın, 1971’de, sonraki askerî müdâhalelerle 1980’de, daha sonra 2010’da ve 2017’de tekrar tekrar yozlaştırılması yoluyla îcat edilmiş bir sistemden bahsediyoruz. Bu sistem, bu yozlaşma, mevcut yoz kadro iktidarda olabilsin diye oldu. Hattâ mevcut yoz kadro, ancak bu denli yozlaşmış bir sistemle iktidarda kalabileceğine karar verdiği için biz bunları yaşadık. Dolayısıyla bu yoz sisteme temiz bir ekip önermek mümkün değil. Üstelik şöyle bir şey olacak: Biz aylardır “endîşeli muhâfazakârlar” diye konuşuyoruz ya –o endîşeyi de çok satın aldığım söylenemez–; muhâlefet “Erdoğan’ın alternatifi” dediğinde, o endîşeli muhâfazakârlar, “Erdoğan gibi bir şey, öbür taraftan gelecek. Bize ne olacak?” endîşesini taşıyacaklar. Böyle bir ihtimal vuku bulduğunda, AKP’nin ve Bahçeli’nin bunun üzerine nasıl bir yatırım yapacağını hayal bile edemiyorum. 

Başka bir imkânsızlık daha söyleyeyim: Biz şu anda parlamenter rejime geçiş sürecini kotarmak üzere bir aday arıyoruz ve bu adayın kendi nitelikleri var. Hatta kendileri açıkça aday olduklarını söylemeseler bile, aday olması beklenen insanların, muhtemel aday hakkındaki konuşmalarında, ona dâir tasvirlerinde, oluşmakta olan ittifakı orada da sürdürebilecek birinden söz ediyoruz. Tam olarak tarafsız birinden bahsetmiyoruz. Muhtemelen gene siyâsî partiler bağlamında çıkacak ortaya. Olması gerekenden değil, pratikteki tartışmadan bahsediyorum. Ama aynı zamanda da o yetkileri kendine de istemeyecek. Kılıçdaroğlu bunu açıkça söyledi: “Bir başkan adayı gelirse ve bu yetkileri aynen kullanırsa o zaman biz ne yapacağız?” diye söyledi. Üstelik bu yanlış bir açıklamaydı; böyle de söylenmemesi lâzım. Ama böyle bir ihtimal de var. Bundan yalnızca mevcut iktidar tarafı korkmayacak, aynı zamanda hâlihazırda muhâlefet ittifakının en büyük ortağının içinde de böyle bir korku var. Hal böyleyken, Geliştirilmiş/Güçlendirilmiş Parlamenter Rejim’e, 2017’deki son referandumundan beri yapılmış söylemsel bir siyâsî yatırım var: “Bunu da bertaraf edip, bir müddet, bu enkaz toparlanana kadar şuna devam edelim”. Türkiye’de bunun neye dönüşeceğini biliyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir söylem, mevcut yoz sistemin, yeni yozlaşmalar yaratarak devam etmesi ihtimâlini açık bırakır ve buna karşı sürekli tetikte olmak zorunda kalırız. 

Ben Türkiye’den umudu kesmek için çok erken olduğunu düşünüyorum; ama aynı zamanda, Türkiye politik anlamda çok yorgun bir ülke. Böyle bir tartışmanın yürütülebileceğini bile zannetmiyorum. Üstelik şöyle bir ihtimal de var: Bu müzâkerede, mümkün olduğu kadar tarafsız kalıp uzlaşma yaratabilecek bir aday aramak başka bir şey, bir lider aramak bambaşka bir şey. Ben ikincisinin çıkma ihtimâlinin daha büyük bir zorluk olduğunu düşünüyorum. Üstelik onun öyle de bir tehlikesi olacak; çünkü Türkiye 20 yıldır bir liderle yönetiliyor. O lider, pratik olarak “Lider nedir, kimdir ve ne yapar?” sorusuna verilen cevapların kendisi hâline gelmiş vaziyette. Ben fiiliyatta öyle olduğunu söylemiyorum. Bunun alternatifinin ne olabileceği ya da buna bir alternatif çıkarılabileceği konusundan hiç emin değilim. Bir Muharrem İnce vakası daha yaşayabiliriz. Çünkü Muharrem İnce, tam da böyle sorulmuş soruya verilmiş bir cevaptı. Dolayısıyla, böyle bir hikâyede, mevcut adaylardan herhangi birini Muharrem İnce’ye dönüştürme hâli de olabilir.

Edgar Şar: Ayşeü çok ufak bir ekleme yapabilir miyim? Senin söylediğin kulağa hoş geliyor, ama orada şöyle bir cephe daha açılıyor: “Herkesin kabul edebileceği bir aday mı, yoksa mitinglerde işi iyi götürebilecek bir lider mi?” meselesinde, Türkiye sâdece bu ikisi arasında seçim yapacak olsa, belki birinciyi seçmesi daha kolay, ama bu konuya olası adaylar üzerinden bakıldığı zaman, genelde anketlerle ölçülebilen “seçilebilirlik” gibi bir değişken ortaya çıkıyor. Seçilebilirliğe daha uygun olanın, genellikle ikinci özellikle eşleştirilen adaylar olduğunu görüyoruz. Mesela birincisi Kılıçdaroğlu ise, ikincisi İmamoğlu gibi. Ama İmamoğlu, sırf bu benzetmeyi yaptık diye Muharrem İnce gibi kampanya yürütmek zorunda da değil. 

Ayşe Çavdar: Elbette değil. Zâten ben seçmen deneyiminden bahsediyorum. “Seçmen nasıl algılayacak bu işi? Seçmenle nasıl konuşacağız?” tarafından söz ediyorum. Çünkü bir yandan da, öbür taraftan sürekli bir şeyler gelecek; iktidarın da eli boş durmayacak.

Başka bir şey daha var: Bu siyâsî partiler arasındaki mevzû. Bunlar birbirlerine fazla benzedikleri için rakip partiler. İttifakın kurucusu olmakla beraber, CHP’yi bir kenara koyuyorum. Geriye kalanların pek çok söylemi birbirlerine çok benziyor ve bu nedenle rakipler. Benzerlerin rekabeti kadar kötü bir rekabet olamaz. Çünkü birbirlerine benzemeyen rakiplerse, kendilerini değil vaatlerini yarıştıracaklar. Ama burada, gayet kişiselleşmiş ve o yüzden de daha fazla yozlaşmaya açık yarışlardan bahsedeceğiz. Dindarlık ortak paydasında sadece Gelecek, DEVA ve Saadet partilerini söylemiyorum. Hepsinin mukaddesatçı olmasından yola çıkarak, İYİ Parti’yi de oraya koyuyorum. Şu bana çok enteresan geliyor: Ekonomi programını dışarıya taşere etmek zorunda kalacak kadar kendi içinde mukaddesatçı bir partiden bahsediyoruz. Eğer Millet İttifakı gibi bir şey olmasaydı, İYİ Parti’nin, MHP ile yarışmak sûretiyle nereye evrilebileceği konusunda da bir soru işâreti bırakmış olayım. Eğer MHP bugünkü rolünü üstlenmeseydi, eğer İYİ Parti Millet İttifakı gibi bir ittifakın içinde olmasaydı, oradan çıkabilecek enerjiyi de bir soru işâreti olarak oraya koyalım. Dolayısıyla, ben bu denklemden bir lider adayı çıkabileceğini zannetmiyorum. Bence, kabaca şunu yapacaklar: Bize parlamenter rejim ya da bir usûl önerecekler; ama bu siyasi partiler –aslında birçoğuna ‘parti’ demek henüz erken bence; yasal olarak parti olabilirler, ama birçoğu, bildiğimiz anlamda oturmuş, siyâseti şekillenmiş partiler değil henüz– bir sonraki dönemde, kendi aralarında nasıl bir siyâsî yarışa gireceklerinin kurallarını belirleyecekler esâsında. Olacak olan bu. “Geçiş süreci” dediğimizde, pratikte, siyâsî yarış kurallarının yeniden belirlendiği bir süreci târif ediyor olacağız. Geriye kalan, seçmenler olarak bizim, bu yarışta nasıl ve nereye kadar pozisyon alacağımıza dâir bir tartışma olacak. Ama aslında bu siyâsî aktörler, Türkiye’nin bundan sonrasının iktidarına tâlip olduklarında, birbirleriyle nasıl yarışacaklarına dâir bir düzen kuracaklar; biz de buna “yeni rejim” diyeceğiz. Dolayısıyla, bunun iddialı bir lider öncülüğünde olabileceğini düşünmüyorum açıkçası. Çünkü o lider sonraya da kalmak isteyecek. O yüzden, böyle bir manzara varken, siyâsî kariyerinden vazgeçmeye hazır birinin bunu yapması, bana en ideal olanmış gibi geliyor. Ama bu, “Kılıçdaroğlu olsun” demek değil.

Edgar Şar: Ama başka aday da tartışılmıyor. Seçim her an olabilir.

Ayşe Çavdar: Zâten asıl büyük sorunumuz bu. O yüzden, birinci bölümde ve birkaç haftadır “yöntem, yöntem” deyip duruyorum. Hem kendi aralarındaki sorunları çözebilecekleri bir yönteme ihtiyaçları var. Çünkü sorunları çözemeyip dağılacaklarından korktukları için konuşmuyorlar; böyle bir sorunumuz var.  Hem de, madem aday bu işin koptuğu yer, o zaman, adayı nasıl belirleyeceklerine dâir bize ve birbirlerine bir şey söylemeleri lâzım. Önce birbirlerine, sonra bize bir şey söylemeleri lâzım ki mevzûyu toparlasınlar. Burak’ın haklı olduğu yer şu: “Parlamenter rejime geçelim” diyoruz, tamam. Bize metin redakte ediyorlar, onu gösterecekler. Fakat mevcut iktidarın, mevcut parlamentoyu kullanma üslûbu, bize bu ekibin parlamenter rejime dönebileceğini, döndüğünde o parlamentonun cidden güçlü bir parlamento olacağını vaat etmiyor meselâ. Biz onlara baktığımızda, bunu lâfız olarak diyoruz ama, performanslarında parlamenter bir kültür göremiyoruz. Mevcut parlamentoyu bile savunabilmiş değiller. Mevcut koşullarda bile orada bir parlamenter ittifak yapabilmiş değiller. Mevcut halleriyle parlamentoyu etkin olarak kullanabilmiş değiller. O yüzden, bunların hepsi bizde şüphe yaratıyor. 

Önümüzdeki 5 yıla yayılacak bir lider adayıyla gitmenin riski, şunu çözmenin zorluğundan daha büyük geliyor bana. Aynı şeyleri karşılaştırmıyorum, ama bunu çözmek için zorlayabiliriz. Fakat o riski yönetebileceğimizden emin değilim. Sonuçta bir ittifak olduğu ve hikâye ortada olduğu için, halk bunun çözülmesini zorlayabilir. Seçmenin o çatlaklardan sızabilme şansı olabilir. Ama bir lider daha seçildiğinde ve o liderin dönüp, “Biz sizi Erdoğan’dan kurtardık. O yüzden ne diyorsak o” demesinden korkuyorum. “Sizi Erdoğan’dan kurtardık. Bir uçurumun kenarından kurtardık” gibi bir “post-Erdoğan kurtarıcı” şeklinde ortaya çıkacak biri, beni gerçekten çok korkutuyor. Üstelik Erdoğan kadar korkutuyor. Bunun olmayacağı bir ortam da hazır varken, olsun diye bu öneride ısrar ediyorum. Çünkü Türkiye hakîkaten bütün ihtimallere açık, her konuda siyasallaşmış. AKP’nin en büyük hayrı belki de bu oldu. Çevreye, bedenlerimize, cinsiyetlerimize, haklarımıza, hukukumuza, birbirimizle ilişkimize o kadar haşin bir şekilde dokundu ki, dokunduğu her yer, nasıl bir siyasal özü olduğunu ortaya çıkardı. Herkes “siyasallaştı” diyor, ama ben siyasallaştırmayacağım. Her şey zaten siyasal. Memleketin toprağını sıksan siyâset çıkıyor şu anda. Hazır bu kadar siyasallaşmışken, biz bunları konuşabiliriz. Konuşabileceğimiz o açıklığa ihtiyâcımız var. Geçiş dönemi, partiler açısından kendi aralarında nasıl rekabet edeceklerinin kurallarını koyacakları bir dönem olacak. Seçmen açısından da, “O kurallar içinde ne kadar söz sâhibi oluruz?” meselesini tartışabileceğimiz, onlara dayatabileceğimiz bir zaman olacak. 

O yüzden, bu kadar bereketli bir zamanı, bir liderin keyfine göre yönetebileceği… Çünkü mevcut Başkanlık Sistemi o kadar yoz bir sistem ki onun keyfine göre yönetilecek. O geçiş sürecini yönetmekte başarısızlığa uğrarsa, gayet kolayca ve belki çok daha çabuk… Çünkü parlamenter rejimi yozlaştırmak, AKP için bile zaman aldı. Zaten yoz bir sistemi yozlaştırmak hiç zaman almayacak. 

Bu arada Kemal, demin bahsettiğim veriler benim değil Yöneylem Araştırma’nın verileri; ben onlardan derledim. Yöneylem Araştırma’nın yaptığı “Halkımız Parlamenter Sistemi istiyor mu?” sorusuyla ilgili bir rakam vereyim. Bilgisayar kapalı, oradan söyleyemeyeceğim; ama elimdeki notta AKP ve MHP seçmeninin Parlamenter Sistem’e geçme isteğiyle ilgili şöyle bir veri var: AKP’ye yine oy verecek olanlar arasından %12’si Ekim’de –Kasım’da sormamışlar, Aralık ayında aynı soruyu sormuşlar– %12,4’ü, Kasım ayında da %12,6’sı “Parlamenter Sistem’e geçelim” demiş. MHP’ye bakıyorum: Ekim ayında %30,4 Parlamenter Sistem’e geçmek istiyormuş. Aralık ayında ise %35,1. MHP’nin üçte birinden biraz fazlası, “Parlamenter Sistem’e geçelim” diyor zâten. Kulislerden gelen bilgide “Acaba bu geçiş sürecini Erdoğan mı yapsa? Bir pazarlık önersek mi?” gibi bir durum olduğunu da biliyoruz. Dediğim gibi, “Başkanlık Sistemi’ne devam edeceğiz” kısmının muhâfazakâr seçmende yaratacağı endîşeyi de biliyoruz. Onlar endîşe yaratmayacaksa bile, Erdoğan’ın, “Bakın gördünüz mü neler yapacaklar size? Benim güçlerime sahip bir ‘Zillet’ İttifakı…” diye girişeceği bir manipülasyonu hayal edebiliyorum. Dolayısıyla çok riskli olduğunu düşünüyorum.

Kemal Can: Ayşe, zâten senin rakamlarının olmadığını tahmin ediyorum; Almanya’dan yapılan bir anket biraz tuhaf olurdu. MHP açısından da şunu söyleyeyim: Başkanlık Sistemi referandumu sırasında MHP’lilerin %30’u zaten buna onay vermemişti. Dolayısıyla, zâten baştan itibaren kuvvetli bir îtiraz var orada.

Ayşe Çavdar: Bu arada, daha öncesinden, Başkanlık Sistemi’ne giderken MHP küçüldü. MHP’nin içinden bir parti çıktı. Dolayısıyla, Başkanlık Sistemi’nin o partilere oy verecekler arasında bile yeterince tutmadığı, hazır tutmamışken ve hazır bu kadar kötü işlerken, bundan bir an önce kurtulmanın hepimiz için daha “faideli” olacağını düşünüyorum. Çünkü dünyanın her yerinde başkanlık sistemleri kötü sistemler, hiç iyi sonuçlar vermiyorlar.

Edgar Şar: Evet, 2017 Referandumu yapılırken, daha İYİ Parti ortada yoktu. İYİ Parti olmadığı için, referandum sonrası yapılan sondajlarda, MHP’nin içinden bu sisteme karşı çıkanların, İYİ Parti olabileceğini öngörebiliriz. Şu anki rakamlar ise, şu anki MHP’nin içindeki %30. 

Burak’la devam edelim, son söz onun. Senin ilk turda attığın ikilemi tartışmış olduk. Nedir o ikilem? Daha icrâcı ama Ayşe’nin deyimiyle “daha keyfî yönetebilecek”, bu sistemin verdiği yetkileri zevkle kullanabilecek bir aday ile, muhâlefet koordinasyonunun bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve her kararda muhâlefet partilerinin konsensüsünü öne süren ve bu sebeple çok uzun sürmeyen bir cumhurbaşkanlığına tâlip, hızlıca Parlamenter Sistem’e geçişi öngören, iki aday arasındaki ikilem. Bu acaba şöyle yumuşatılabilir mi? Bence, günün sonunda bunun yumuşatılması gerekecek zâten: İcrâcı bir başkan olur, ama yanında, kabinesiyle birlikte partilerden temsilciler olur. Gerçi anayasal otorite anlamında sistemde onların bir etkisi yok. Ama Meclis’te muhâlefet partilerinin desteğine sahip olmayan bir cumhurbaşkanı da sıkıntı yaratabilir. O ikilemin iki parçasını barıştırmak mümkün olabilir mi?

Burak Bilgehan Özpek: Edgar, haklı bir kafa karışıklığı yaşıyoruz. Erdoğan’ın bir yapı mı, yoksa bu yapı içinde bir oyuncu mu olduğu, şu anda çok muğlak. Bunu çok karıştırdığımız için, Erdoğan’ın ikamesinin de yeni bir yapı mı, yoksa bir birim mi olduğu konusunda bir kafa karışıklığı var. Erdoğan rejiminin bir alternatifi mi olacak, yoksa bir siyâsetçi olarak Erdoğan’ın bir alternatifi mi olacak? Asıl kafa karışıklığımız bu ve çok da haklı bir kafa karışıklığı. Bu işin içinden çıkmak çok zor. Benim argümanın, bu kafa karışıklığını çözmek yerine, yönetebileceğimiz alanlara odaklanmak. Meselâ Tayyip Erdoğan sonrası yeni bir yapı kurmak, muhâlefetin çok da inisiyatifinde olan bir şey değil. Muhâlefet buna etki edebilir, fakat tamâmıyla muhâlefetin mârifetiyle kurulabilecek ya da muhâlefetin tek söz hakkı olduğu bir süreç değil. Çünkü seçimlerden sonra AKP ve MHP birdenbire ortadan kaybolmayacaklar. Onların dahliyle yeni bir yapı oluşacak. Muhâlefetin kontrol edebildiği, etki edebildiği tek alan, bir birim olarak kendisinin söyleyebilecekleri. Bir yapı kurmak muhâlefetin amacı olabilir, fakat o amaç gerçekleşmeyebilir. Çünkü yapının içerisinde başka aktörler de olacak. Biz seçim sonrasında, parlamento aritmetiğinin nasıl olacağını, Türkiye’nin psikolojisinin nasıl olacağını bilmiyoruz. Uluslararası çevrenin ve uluslararası ekonominin nasıl olacağını da bilmiyoruz. Yeni bir yapı inşâ etmek, bana, her aşamasına hükmedilebilecek bir süreçmiş gibi gelmiyor. Ama muhâlefet bir birim olarak ne yapacağını söyleyebilir. Dolayısıyla bu da karşısında, Tayyip Bey’i bir yapı değil, bir birim olarak kabul etmeyi beraberinde getiriyor. Onunla aynı düzlemde, aynı minderde, aynı jargonda rekabet edebilecek bir aday gerekli olabilir. 

İkincisi, çok âfâkî konuşuyoruz. Meselâ yeni bir Tayyip Erdoğan çıkması. Siyasal sistemlerin en büyük korkusu bir tiranın çıkmasıdır. İsminin Tayyip Erdoğan olması olmaması fark etmez. Bir despotun, bir tiranın ortaya çıkması, rekabetçi demokrasiyi savunuyorsanız, sizin en büyük kâbusunuzdur. Bizim örneğimize baktığımızda, Tayyip Bey’in, 1994 belediye seçimlerinden bu yana, âdeta ilmek ilmek ördüğü bir sistem var. Sistemi tekelleştirmek bir gecede olmadı. Belediye başkanlığı dönemi, Yeni Şafak gazetesinin kurulması, Kanal 7’nin kurulması, daha sonra, iktidara gelmek için yapılan ittifaklar, bu ittifaklardan kurtulma süreci, o süreç içerisinde Kamu İhâle Kanunu’nun delik deşik edilmesi ve bu sâyede yandaş medyanın, yandaş iş adamlarının, müteahhitlerin yaratılması çok kolay bir iş değil. Bir insanın sıfırdan başlayarak, başkan olduğu günün ertesinde Tayyip Erdoğan’a dönüşmesi çok kolay bir şey değil. Tayyip Erdoğan’ın, cemaatlerle, tarikatlarla, müteahhitlerle, medyayla, ittifak içerisinde olduğu aktörlerle kurduğu ilişki, bir gecede yaratılacak, bir gecede bozulacak bir ilişki değil. Zaman içerisinde oluşmuş ve artık kökleşmiş bir ilişki. Yeni seçilen adayın hızlı bir şekilde Tayyip Erdoğanlaşması, onun için çok mümkün değil. 

Başkanlık Sistemi başlı başına bir sistem olarak sorunlu olmasına rağmen, “Bu sistemin kırılımını artıran, Erdoğan’ın kişiliğidir” diyorsak, o kişilik üzerinde de bir analiz yapacağız. Bu kişilik özelliği, Erdoğan’ın iddialı olan siyâset yapma tarzı mı, narsisist personası mı, yetersiz bilgisi mi? Bunların hangisi, bize yansıyan şiddetini artıran unsur? Bunun adını koymamız lâzım. Sorun Erdoğan’ın liderliğinde mi, Erdoğan’ın narsisizminde mi, Erdoğan’ın ekonomi veya dış politika bilgisinde mi, hayat algısında mı? Bütün bu konuları konuşmadan, yeni seçilen, iyi siyâset yapma becerisi olan birisine, mutlaka “Erdoğan’a benzeyecektir” demek, bana biraz o siyâsetin doğasına dâir bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi geliyor. 

Ben siyâset yapmayı düşünmüyorum, çünkü o kadar siyâsi becerim yok. Kalabalıklarla, o kadar insanla uğraşmayı istemiyorum. Herkese sempatik gelen bir yapım yok, zaten çoğu insan da beni antipatik buluyor. Kemal Abi’yi daha sempatik buluyorlar meselâ. Ama bu beceriye sâhip olan insanlar var. Halkla, esnafla nasıl konuşulması gerektiğini, nasıl hitap edildiğini bilen, hazırcevap olan insanlar var. Bunlar korkutucu, evet. Ama maalesef, siyasal gerçekliğin de böyle bir tarafı var. Bir insanın zarar verme potansiyelinin ön koşulu, onun yaşıyor olması. Yaşayan insan zarar veriyor. Zarar vermeme potansiyeline sâhip olması için ölmesi gerekiyor. Bir siyâsetçinin de korkutucu bir tarafı var. O korkutuculuk, onun siyâseti yapma yeteneğinden, insanları etkileme yeteneğinden geliyor. Ama siyâseti yapan şey de aslında bu. 

Edgar Şar: Ama Türkiye’de bugüne kadar hiç örneğini görmediğimiz, yelpâzenin değişik yerlerinden siyâsî elitler, “Biz bundan sonra nasıl yönetelim, nasıl rekabet edelim?” konusunun kurallarını beraber koyarlarsa, o zaman ona uyma konusunda daha istekli davranabilirler. 

Burak Bilgehan Özpek: Hiç îtirazım yok buna Edgar. Burada söylemek istediğim şu: Bu yapıyı kurma irâdesi, muhâlefetin tek başına sâhip olduğu bir irâde değil. Seçimden sonra ortaya çıkan rekabet bunu bize gösterecek. Meselâ şöyle bir Meclis ortaya çıkacak: AK Parti-MHP 270 milletvekili, Millet İttifakı 270 milletvekili; geriye kalan 60-70 milletvekili de HDP’ye ait. Böyle bir kompozisyon içerisinde, hiç umulmadık işbirliklerinin, hiç umulmadık ayrışmaların olmasını bekliyorum. Hiç umulmadık yapılar kurulabilir. Durduğumuz noktadan geleceğe yönelik varsayımsal önermelerde bulunup, bugünü ona göre tanzim etmektense, ortaya çıkacak kompozisyon üzerinden bir yapı oluşabileceğini de hesaba katmamız gerekiyor. Başkan adayına, yeni bir Türkiye yaratma ya da yeni bir siyasal yaratma misyonu yerine, şu seçimde, seçimi kazanma misyonu vermek, bu mütevâzılıkta hareket etmek daha iyi olur gibime geliyor. 

Ayşe Çavdar: Bir şey eklemek istiyorum: Burak, “Erdoğan bir yapı mı, birim mi?” meselesinden bahsetti. Bence ikisi de değil. Çünkü Erdoğan bir ürün.  Erdoğan, 1970’den beri, sözünü ettiğim yozlaşmanın bir ürünü. 1980’nin öz çocuğu mesela. O yüzden, o ürün mevcut durumda tekrar edilebilir. Hatta daha kötüsü gelebilir. Ben o korkumdan vazgeçmeyeceğim.

İkincisi, “Erdoğan’ın bu ilişkiler ağını oluşturması, yeni kişi için kolay olmayacak” dedi Burak. Bence daha kötüsü olacak: Hazır bulacak. Üretilmişi var, oradalar. O insanlar Erdoğan’ın kara kaşına kara gözüne bayıldıkları için orada değiller. Erdoğan’ın temsil ettiği, ürünü olduğu güç bağlamına âmâde oldukları için oradalar. O güç bağlamının tepesine kim gelirse, onları hazır bulacak. Bunlar beni korkutan şeyler. O yüzden, “Ne kadar karışık olursa, o kadar iyi” diyorum. 

Edgar Şar: Evet, artık bitirmemiz lâzım. Gelecek hafta siz Ruşen Abi’yle tartışmaya devam edersiniz, inşallah o da hazır olursa. Hepinize çok teşekkürler. Benim için de, aranızda olmak bir zevkti. Kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. Herkese iyi akşamlar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus