1981’de Ankara’da Silahlı Kuvvetler Gücü halter takımında askerken antrenman yaptığımız halter salonuna ağırlık çalışmaya gelirdi Hasan Köni. Hoş sohbet ve eğlenceli biriydi. Bir keresinde ‘80 darbesinden önce ülkücü ve devrimci hareketlerin üniversiteye yeni kayıt yaptırmış taraftarlarını hareket içinde çelikleme taktiğini anlatmıştı. Ülkücüler, adı meşhur bir ülkücü abiyi sormaya solun kalesi Emek kampüsüne, solcular da meşhur bir solcu abiyi sormaya sağın karargahı Cebeci’ye gönderirmiş yeni çocuğu. Orada yediği dayağın etkisiyle artık hareketin sağlam ve sadık bağlısı olurmuş. Güzelce de radikalleşirmiş.
Köni kuşkusuz karikatürize edip fıkralaştırmıştır ama yaşanmış örnekler kesin vardır. İtalya’da düzenlenecek Avrupa gençler şampiyonası için Ulus’ta bir otelde kampa alındığımız sırada 11 Eylül 1980’de gece yarısı otelin karşısındaki binaya yazı yazan grupla karşı grubun kavgasını izlemişliğimiz var. Ertesi gün Kenan Evren’in bir numaralı bildiriyi okuduğu sabaha uyandığımız gece. Tarafları o saatte çatışmaya motive eden şey, tek başına ideoloji olmasa gerek. Kontrolden çıkmış radikalleşmenin beklenebilecek sonucuydu öyle şeyler. Darbenin sokağa çıkma yasağı, yurtdışı yasağı falan derken yöneticiler İtalya’daki şampiyonaya gidebilmemiz için günlerce uğraştı. Olmayacağı kesinleşince şehrimize, eve döndük. Kampta olduğumu bilmedikleri için bir süre evimize gelip giden polislerin nihayet vazgeçmesiyle kuralsız 12 Eylül gözaltısından bu sayede kurtulmuştum.
Yıllar sonra, 2000’lerin başında NTV’de bir dışpolitika programında karşılaştığımızda Ankara’da halter salonundaki sohbeti aktarmam Köni’ye sürpriz oldu, gülüştük. Evet, trolizm ve cehalet epidemisinin henüz memleketi toptan enfekte etmediği o zamanlar NTV’ye davet edilirdim, hatta iktidar taraftarı kanallarda bile gerçek anlamda dışpolitika konuşur, iktidarın bazı yaklaşımlarını eleştirirdik. Şimdiki gençler bilmez, bugünkünden çok farklı bir evrendi; analiz ve bilgi değeri olan objektif, bilimsel, tarafsız programlar olurdu o vakitler ve biz de sözümüzün sorumluluğunu üstlenip ciddiyetle değerlendirmelerimizi yapardık. Kaliteli, makul, mutedil, güzel günlerdi. Bugünkü meczupluk, görgüsüzlük, vasıfsızlık ve zevksizlik, keyif kaçıramayacak kadar cılız, güçsüz ve görünmezdi.
Neyse.

Yeter ki Yahudilere düşmanlık olsun, her çağrıya depar
“Filistin davası”nın radikalleştirme temrinleri, Ankara hatıralarımın arasında içinde bir parça trajedi de barındıran komik anekdotla tematik olarak benzeşiyor. Filistin endüstrisi Müslümanlığı radikalleştiren en önemli kalem. Liste başı. Sınır aşan niyetlerle terörizme dönüşüyor. El-Kaide’nin küresel cihadı böyle ortaya çıktı. Faşist radikalizme yatkın İslamcılığın, zaten antisemitik nefretle doluyken hakikatinin ne olduğunu bile bilmediği, hatta merak da etmediği Filistin için kendini sokaklara atması olağan hal. Yeter ki Yahudilere düşmanlık olsun, her çağrıya kesin inançla depara tetikteler. Sadece Türkiye’de değil, farklı ülkelerde de gerçeği tanınmaz hale getiren bol miktarda medyatik yanıltmalarla meydanlara çıkarmayı başardıkları insanlar için esaslı radikalleşme talimi o protesto eylemleri. Deneysel örneklerden anlıyoruz bunu. Eylemcilere uzatılmış rastgele mikrofonlara verilen cevaplar, uğruna polisle ve rakip gruplarla çatışmayı göze aldıkları “dava”ya ilişkin ne kadar az şey bildiklerinin çok sayıda kanıtı.
İtiraf edeyim, ‘80’li yılların ortasında 12 Eylül darbesinden sonraki ilk Filistin mitingini İzmit’te düzenlendiğimizde ve yine ilk Kudüs gününü tertiplediğimizde bu faaliyetlere öncülük etmiş, hukuki risk ve sorumluluk almış, devam eden askeri darbe şartlarında kimsenin desteği olmaksızın kanunsuz polis sorgusuna alıkonmuş kişi olarak benim de Filistin hakkında araştırarak bildiğim bir şey yoktu. İçinde bulunduğumuz sosyal içicilik ortamının ezberlerinden başka. O gün ve bugün bu işlerin peşinde koşturanların tamamının ezberler, klişeler ve sloganlar dışında malumatının olmadığı gibi. Müslümanlığın her branştan ekabiri ve uluları buna dahil. Filistin meselesinin endüstriyel tarafında rantiye işine bakan IBAN esnafını hariç tutalım. Onlar gayet rasyonel ve ne yaptığını en iyi bilenler. Mesela Filistin endüstrisinin ünlülerinden Bassim Yusuf, “Sisi’nin askeri darbesi ve faşist rejimi” gerekçeli sığınma başvurusundan ABD’den olumlu sonuç aldıktan sonra Sisi rejiminin propaganda aygıtıyla 400 bin dolar maaşlı anlaşma imzalamış. Türkiye’de de Gazze savaşı bahanesiyle İslami cemaat ve grupları coşturup memlekete sıkıyönetim depresyonu yaşatan profesyoneller, berbat ekonomi nedeniyle zor durumdaki iktidar partisini tekrar birinci sıraya çıkarmakla kendilerine lütfedilen nimetlere şükranlarını sunmuş oldu.

Filistinizmin yakıtı cehalet
Filistinizmi ayakta tutan en önemli yakıt cehalet tabii ki. Teknede kaydettiği twerk videosuyla Sumud filosunun şöhretine katkısı olmuş İspanyol aktivistin “Filistinliler seksen yıldır hayvan muamelesi görüyor” demesi derin ve şifasız cahillik bahsinden mesela. Oysa o tarihte (1945), bugünkü Gazze ve Batı Şeria’da (Yahuda ve Samariya) toplam 1.8 milyon nüfusun sadece yüzde 30’u Yahudi’ydi. Yahudi azınlığın çoğunluktaki Araplara kötü muamelesinin imkansızlığı bir yana, Yahudi göçmenler, tacizlere ve saldırılara karşı kendini koruyamıyordu dahi. Zaten bu açık ara nüfus denklemi nedeniyle Araplaşmış (muarreb) Müslümanlar 1947 tarihli BM paylaşım planını reddetti ve Yahudilere etnik temizlik için 6 Arap devletinin oluşturduğu koalisyonla 1948 savaşını başlattı. Yenilince büyük utancı örtbas etmek için adına “nakba (felaket)” deyip her yıl ağlak anma törenleri düzenledikleri ve İsrail’i “işgalci” olarak suçladıkları saldırı yani. “İşgalci siyonist rejim” klişesi, bu ağır yenilginin kaçınılmaz askeri, siyasi ve diplomatik sonucunu suçlu çıkarma kampanyasının sloganı.
Yahudilerin vatanlarına dönmeye başladığı birinci dünya savaşından sonraki yıllarda, Osmanlı yönetiminde Yahuda’da nüfus dağılımı 700 bin Araba karşılık 50 bin Yahudi şeklindeydi. Az sayıda da Hristiyan vardı. Araplaşmış Amalikalılar sürekli Yahudileri taciz ediyor, köylere baskınlar düzenliyor, etnik temizlik peşinde koşuyordu. 1929’da Hevron’da (Hebron, el-Halil) evlere şafak baskınıyla çoluk çocuk ayırmadan 67 Yahudiyi katletmeleri ilk toplu kıyım vakası olarak kaydedilmiş. 7 Ekim 2023 saldırısının tıpkısı. Muhtemelen Kassamcılar, baskın ve katliam sonrasında Hevron’un Yahudisizleştirilmesi gibi 7 Ekim katliamıyla da İsrail’i Yahudilerden arındıracaklarını zannetti. 1948, 1967 ve 1973 saldırılarında ne olduysa 2023 Ekim saldırısının sonucu da öyle oldu. Filistin-politik yine yenildi. İsrail’i ele geçirecekleri hülyası kabusa döndü ve Gazze’yi kaybettiler.

Saldırgan mağlup mazlum olmaz
Büyük Arap nüfusun küçük Yahudi azınlığa karşı ardarda imha savaşları başlatan taraf olmasına ve her defasında yenilmesine karşın muzaffer kazanımları hakettiğine inanması “Filistin davası”nın özeti. Saldırgan mağluptan mazlum olur mu? Tabii ki olmaz, ama siyasal Filistinizmin propaganda çalışması buna odaklı.
Saldırıya uğrayan İsrail, kendisine açılan savaşta ele geçirdiği (fetih?) toprakları barış karşılığında Mısır ve Ürdün’e iade etti, onlar da İsrail’i tanıdı ve savaşlar çağını kapattı. Ama Filistin-politik, İsrail’in ve Yahudilerin yok edilmesi, Yahudilerden arındırılmış ülkenin tamamının kendilerine verilmesi hülyasından vazgeçmiyor. Hitler için Filistin Nazi tugayı kurmuş Emin el-Hüseyni’nin mirasına vâris neo-faşist İslamcılıklar da bu hülyayı kutsal davaya dönüştürdü. Bu davanın dinle imanla alakası olmadığını kanıtlarıyla yazmıştım.
“Filistin davası” özü, cevheri, benliği olan, bizatihi şey değil. Arızi, kazara, tesadüfi, rastgele, geçici. Tarihsel ironidir: 1948, 1967, 1973 savaşlarını Mısır-Ürdün-Suriye-Lübnan-Irak-Suud koalisyonu kazansaydı ve İsrail kaybetseydi İsrail yine olacaktı, ama bırakın ülkeyi, Filistinli diye bir toplum bile olmayacaktı. Çünkü Gazze Mısır’da, Batı Şeria da Ürdün’de kalacaktı ve buralarda yaşayanlar o ülkelerin vatandaşları olacaktı. İsrail Başbakanı Golda Meir açıkça söylemişti: “Eğer Hüseyin [Ürdün] 1967’de savaşa girmeseydi Batı Şeria onun elinde olacaktı. Esad savaşa girmeseydi Golan Tepeleri Suriye’de kalacaktı. Nasır 1967’de savaşa girmeseydi Sina Çölü ve Gazze Şeridi onun elinde olacaktı. [İsrail, Sina’yı barış karşılığında iade etti.]” O yüzden Arafat’ın icat ettiği “Filistin davası”, İsrail’in savaşları kazanmasına nasıl minnettar, müteşekkir.
Öyleyse İsrail’in Mısır ve Ürdün’e komşu olacağı 1967 statüsüne dönülmesi demek, başa sararak Filistinlilik kimliğinin yok hükmüne irca anlamına geliyor. Buna mukabil 1947’de BM’nin paylaşım planı kabul edilseydi yine Filistin diye bir ülke, devlet ve toplum olmayacaktı, ama İsrail’e komşu bir Arap devleti daha kurulacak ve iki devlet, barış ve refah içinde yanyana yaşayacaktı. Belki zaman içinde yaralar iyileşir kanton, federasyon bile olabilirlerdi. Düşünün, İsrail gibi kişi başı gelirin 56 bin dolar olduğu bir Arap devleti İhvancı saldırganlığa, Hamas’ın ilkelliklerine, şiddet ve teröre izin verir miydi? Fakat Müslümanlar, birinci dünya savaşı günlerinden başlayarak ve nihayet Hitler’e asker yazılarak illa Yahudilere etnik temizlik kötülüğünde takıldı kaldı. Bu da onlara sadece yenilgi, kayıp, yıkım, sefalet ve acı getirdi.

Filistin devleti fikri en feci seçenek
Batı Şeria’nın Ürdün’e, Gazze’nin de Mısır’a verildiği yeni harita, Trump’ın Gazze barış planından çok önceden beri uzun zamandır masada. İsraillilerin böyle bir haritada makul devletlerle komşu olmak istemesi anlaşılabilir niyet. Böylelikle onların vatandaşı Filistinlilerden gelecek saldırılara karşı bir muhatab devlet olacak karşılarında. Ama Ürdün, 1970’de Filistin siyasetinin darbeye kalkışması nedeniyle ahalinin yaşadığı travmatik tecrübeden mütevellit Amerika ve İsrail’in planı karşısında çekingen, isteksiz. Ancak yapısal garantör tedbirlerle bu işe girebilir. Mısır da siyasal Filistinizmin, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında ülkede sergilediği şiddet, terör, yağma olaylarına, Ürdün’deki darbe kalkışmasına, kontrolsüz şiddet sarmalının sebebi olmasına bakarak bu problemli toplumu vatandaşı yapmak istemiyor. Gazze’ye ördüğü dev duvardan belli ne düşündüğü. İsrail’in Batı Şeria’ya diktiği duvarın tıpkısı. Ona utanç duvarı diyen Filistinliler, Sisi’ye tek kelime edemiyor. Belki teşvik edici meblağda finansal, askeri, ticari destek Kahire’yi Gazze’yi ilhaka heveslendirebilir.
Bağımsız Filistin devleti fikrinin en feci seçenek olduğunu bölgedeki bütün başkentler biliyor. İslamcı ve İhvancı organizasyonların, böyle bir devlette yerli halka dünyayı dar etmekle kalmayacağı, çevreye de terör saçacağı ve bu devletin huzursuzluğun kalıcı kaynağı olacağından eminler. İhvancı radikalizme sabrı tükenmiş ve patlamasına ramak kalmış Riyad ve Abu Zabi bu nedenle Şarm el-Şeyh buluşmasında soğuktu ve mesafeyi özellikle korudular. Şu anda Hamas’ta bedenlenmiş cihatçı, İslamcı, radikal Müslümanlığa müsamaha gösterilmemesi gerektiğini açıkça söylüyorlar. Hatta Gazze barış planında arabuluculukla taltif edilmiş Türkiye ve Katar’ın aslında bu yöntemle göz önünde tutulduğu ve Hamas’a destek veremez hale getirildiğini savunan stratejiye de tepkililer. Bu konudaki kulisleri İsrailliler duyurdu.

Pax-Arabiana’da Filistin devletine yer yok
Riyad’ın hâkimi Muhammed, adaşı Peygamber gibi Hicaz’da Arapların birliğini sağlamayı başardı. “Yeni Ortadoğu”da ülke olarak kalacağı şüpheli, küresel cihadın ATM’si Katar dışında herkesi pax-Arabiana şemsiyesi altında topladı. Filistin devleti işte bu mayayı çürütecek eski, tükenmiş, köhnemiş düşünce. Tehran ve Ankara, onları çember dışına atacak Muhammed’in projesine çomak sokmak için “Filistin devleti” diye tutturuyor. Pax-Arabiana’yı uzaktan izleyen Mısır da aynı nedenle tedbirli yarım ağızla Filistinlilerin devlet hakkını ara ara telaffuz ediyor. ABD, İsrail ve Körfez Araplarının kolkola yürüyüşünden çıkacak siyaset, diplomasi, ekonomi enerjisinden hoşlanmayan bazı Avrupalıların, son parçaları yerlerine konan ‘puzzle’ı masadan düşürme çabasını dikkatle izliyor karşı mahallenin mensupları.
Ama görünen o ki Avrupa tel tel dökülüyor ve Atlantik içindeki bu karşılaşmada da organizasyonu el altından yürüten Almanya yine yalnız kalacak. Zelensky’nin de katıldığı Avrupalı liderlerle Ağustos 2025’teki Washington buluşmasında Almanya Şansölyesi Merz, Trump’tan Putin’e ateşkes için baskı yapmasını isterken İtalya Başbakanı Meloni’nin göz devirmesi, kim ne derse desin, Ukrayna’yı Rusya’nın üstüne sürmenin hezimetinden sorumlu Avrupa’yı temsilen Almanya’nın düştüğü sefaleti sahneleyen güçlü pandomimdi. Gazze savaşında Müslüman seçmenleri ve etki alanını hesaba katarak nüfus ve nüfuzu oy skalasında görünmeyen Yahudiler aleyhinde bayrak gösteren Fransa ve İspanya’nın adeta telef olması da Avrupalılar için terbiye ediciydi.
İspanya’nın, ortaçağdaki yapısal Yahudi nefreti ve faşist Franco döneminin antisemitik mirasını ihya eden coşkuyla 30 milyar doların üstündeki Filistin endüstrisini ülkeye çekme kampanyası başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Sumud filosundaki çoğu teknenin Hamas’ın İspanya’ya kayıtlı paravan şirketine ait olduğunu İsrailliler belgeledi. Hamas taraftarlığının bir de maliyeti olacak İspanya’ya. Trump İspanya’yı NATO’dan atmak gerektiğini telaffuz etti zira. Meselenin AB yansıması da olabilir tabii ki. İspanya’nın Avrupa’da yalnızlaştırılması tehdidi, Madrid’de alarm seviyesini yüksek derecelere sıçratmıştır. Nitekim Ekim 2025 başında İspanya Meclisinde Filistin bayrağı açan sol gruba Meclis başkanı müdahale etti ve “Bıktık Filistin’den” diyerek güvenliğe bayrağı kaldırttı.
Hulasa, naftalinli “Filistin devleti” fikri imkansız çözüm. Referans gösterilen 242 sayılı BM kararı da Filistin’le değil, 1967 savaşıyla ilgiliydi zaten. Kararda muhatap Mısır, Ürdün ve Suriye idi. Mevzuyu dönemin sol ve seküler modasına uygun biçimde Filistinlileştiren Arafat oldu. İran’daki 1979 devriminden sonra da Humeyni dinselleştirdi. İslamcı radikallerin meseleye müdahil olması Humeyni’den sonra, özellikle Hamas’la birliktedir.

9 aylık bebeğe “siyonist esir” diyen karanlık evren
Humeyni’nin, siyasi bir hareket olarak Siyonizm ile Yahudi toplumunu birbirinden ayıran bakışaçısı İslamcılar arasında rağbet görmedi. Antisemitik öfke ve nefreti kesmiyordu çünkü. Hamas’ın Yahudilere düşman, Yahudi doğmuş bebekten bile nefret eden dünyası ise hayranlıkla benimsendi. Kassamcıların 7 Ekim 2023’deki saldırıda Gazze’ye sınır İsrail köylerinden kaçırdığı ve öldürdüğü rehinelerden Kfir Bibas 9 aylık bebekti. Kardeşi Ariel 4 yaşındaydı. Abigail Idan 4, Alma Or 13 yaşındaydı. Liste böyle uzuyor. 40 çocuk kaçırıldı ve onlara “Siyonist esir” dendi. Türkiye’de İslamcı medya da bu rezil nitelemeyi aynen tekrarladı. Bu çılgınlığı meşrulaştırırken de Kassamcı militanların savaş ortamında çoluk çocuğun arasına saklanıp onları canlı kalkan kullanması nedeniyle yaşanan can kayıplarıyla kıyaslamayı kullandılar.
Medya kampanyalarında İsrail’in Gazzeli çocukları öldürdüğünü özellikle vurgulayan İslamcılar, Kassamcıların o çocukların arasına gizlenip İsrail askerlerine saldırılar düzenlediğini biliyor. O nedenle sivilleri, çocukları, savaşla ilgisi olmayanları canlı kalkan kullanmamasını ve hayatlarını tehlikeye atmamasını istemiyorlar Hamas’tan.
Kaçırılan İsrailli çocukların hiçbiri Gazzelilere ya da başka birine karşı suç işlememiş, onlara zarar vermemişti. Rehineler karşılığında serbest bırakılan Gazzeliler arasında ise İsrail sokaklarında, otobüs duraklarında, kafelerde sinsice yaklaşıp insanları bıçaklamış, silahla taramış, çok sayıda can kaybından sorumlu katiller var. İslamcı medyanın, çocuk yaşta İsrail hapishanelerine atılmış Filistinlilerden bahsederken onların işlediği suçlara değinmemesinin sebebi bu.
Peygamber’in İslamına kısmi benzerlik taşıyan, o benzerliğin de sadece sureten, görünüşte, şeklen olduğu Müslüman radikalizm, doğuştan suçlu olduğuna inandığı Yahudileri yaşlı, çocuk, sivil ayırmadan öldürmeyi kendine hak görüyor. Bir insanı Yahudi doğduğu için suçlu görmek ırkçılığın tanımı. Bunun siyasal harekete dönüşmesi de faşizm. İslamcılar mazlumlara destek falan zannedip kendini kandırmasın, Yahudi mallarını boykot da, “nehirden denize Filistin” gibi sloganlar da Nazizmin bugünkü dili. Hiçbir şeyleri orijinal ve yeni değil, hepsi Hitlerci faşistlerin 1930’lu yıllarda başlattığı ve nihayet 1940’da Auschwitz’de hiç unutulmayacak utanç seviyesine varan fenalıkların imitasyonu.

Yahudi peygamberlere “lanetli kavim” yakıştırması
Sakince düşünsün herkes, hangisi ırkçılık? Müslümanların Yahudi nefreti ve düşmanlığı mı, İsraillilerin Hamas’la askeri karşılaşmaları mı? Hiçbir şeyi temsil etmeyen meczup aşırılar hariç, İsrail’in resmi ve muteber beyanlarında Müslümanlığı ya da Arapları Yahuda’dan, bölgeden, yeryüzünden kazıma diye bir şey var mı? Ama en tepeden en alt tabakadakine İslamcıların tamamının, hatta sıradan Müslümanın dilinde Yahudileri imha, etnik arındırma, bölgeden sürüp çıkarma lafları alenen, fütursuzca, cüretkarca ve hiç utanmadan tekrarlanıyor. İslamcıların emeli, Romalıların ve Babillilerin sürgün politikasının güncellenmiş hali.

Yahudilere “Allah’ın lanetlediği kavim” demiyor mu Müslümanlar? Yahudi ailede doğan bebeğin dünyaya lanetli geldiğini öne süren, Kur’an’da ve Peygamberin sözlerinde görülmeyen sapık itikat. Kur’an baştan sona Yahudi peygamberleri ve İsrailoğullarını anlatıyorken üstelik. Yahudi Musa, İsa ve diğer peygamberler, onların çocukları, devam eden soyları lanetli kavme mi mensup yani? Cehalet deyip geçiştirmemek lazım. Burada yıkıcı psikopatoloji, mental arıza, kitlesel delirme durumu var. Faşizmin münbit arsasının zehirli meyveleri bunlar.
Cahil, antisemitik, faşizme meftun İslamcıların görmezden geldiği tarihsel gerçektir: Kürt Selahaddin’in (Eyyubi) Yeruşalayim’e (Medinetu’l-Kuds) girdiğinde ilk yaptığı iş, Roma ve Babil’in etnik arındırma siyasetini sürdüren Haçlı yönetiminin şehirden çıkardığı Yahudileri geri çağırmak oldu. Yeruşalayim’e dönmelerini teşvik etti. İran şahı Kûrûş (Kiros, Cyrus) gibi yeniden saygın bir hayatla şehire iskanlarını cesaretlendirdi. Tarih kayıtlarına göre Yahudiler davet üzerine akın akın gelip şehre yerleştiler. Organizasyonu yöneten de Selahaddin’in yanından ayırmadığı Yahudi danışmanı Musa b. Meymun (Maimonides) idi. Selahattin’in böyle davranmakla antik İran, Fatımiler ve Selçukluların geleneğini sürdürdüğü düşünülebilir. Ama işin içinde teolojik icapların bulunduğu kesin. İslami kaynaklarda İlya, Uruşelim, Yeruşalayim (barış kenti) olarak geçen şehrin asli sakinlerinin Yahudiler olduğunu biliyordu. Eziyet, baskı, zulüm gördüklerini, ikide bir sürgün edildiklerini de. Şehri ele geçirdiğinde onlara tarihsel haklarını iade etti yani.

Kur’an ayetine karşı savaşan Müslümanlık
Kur’an’da “kutsal yer” olarak geçen (Maide 21) Yeruşalayim’in adının “Kudüs” olmadığını, bu Arapça tercümeyi (Medinetu’l-Kuds) Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan’ın şehre ad yaptığını siyer hocaları bilmiyor mu? Yoksa biliyor da hakikat Müslümanların anlatısını tekzip edeceği için gizliyorlar mı? Hangisi daha kötü, birincisi mi, ikincisi mi?
Musa’nın, Mısır’dan çıktıktan sonra Yahudilere “Allah’ın size yazdığı kutsal topraklara (ardu’l-mukaddese) girin” (Maide 21) talimatıyla yola koyulmasının tarihi 3400 yıl öncesi. Mekke’den hicret eden Peygamber’e ve beraberindekilere anlatıldı bu sarsıcı öykü. Musa’nın ömrü yetmedi ama Yahudiler, Hoşua (Yeşua, Yeşu, Yuşa) liderliğinde arz-ı mev’uda, vadedilmiş toprağa, Ken’an’a ulaşmayı ve yerleşmeyi başardı.
Geniş topraklarda herkes barış ve refah içinde yaşayabilecekken, Yahudilere, daha çölde nice zahmetlerle hicret yürüyüşünde saldırıp duran Amalikalılar, Ken’an’a yerleştiklerinde de Yahudi toplumunu rahat bırakmadı. Dertleri neydi? Firavun’un derdi neyse o. Muhtemelen kıskançlıktan kaynaklanan nefret ve husumet elbette. Amalikalıların 7. yüzyıldaki Arap istilasıyla Araplaşıp Müslümanlaştıktan sonra da günümüzde de devam eden nefret ve husumeti, çağlar ötesinden bugüne sarkan antik düşmanlığın aynısı.
Bu sebeple Gazzelilerin Müslümanlık veya Arap kimliği nedeniyle İsrail’in zulmüne maruz kaldığı iddiası geçersiz. Çünkü o kimlikte olan İsrail vatandaşları var ve Yahudilerle birarada yaşamakla ilgili sorunları yok. Yani İsrailli 2 milyon Sünni Arabın ve nüfusun diğer Müslüman grupları Çerkesler, Dürziler ve Alevilerin, buna ilaveten başka inanç ve kimliklerden olanların Yahudilerle de İsrail devletiyle de meselesi yok ama Amalikalıların davranış genetiğinden Gazzeliler ile Yahudilerin birarada ve barış içinde yaşama imkanı ve ihtimali bulunmuyor.
İsrail’in “terörle mücadele” adını verdiği Hamas’la savaşını harcıalem, alelade, dile kolay “soykırım” diye isimlendirmek saf propaganda. İsrail’de 2 milyon Arap mutlu, mesut, müreffeh yaşıyorken ne soykırımı? Nazilerin Yahudilere karşı insanlık suçu olan soykırım gibi ağır bir vakayı olur olmaz her duruma yakıştırıp da sıradanlaştırmak büyük kötülük. Akla hayale sığmaz işkenceler ve infazlarla öldürülen milyonların ardından savaşın sonunda toplama kamplarından kurtarıldıklarında 30 kiloya düşmüş, ayakta duracak halleri kalmamış, bitik vaziyetteki Yahudilerin gerçeği olan soykırımı, Gazze’deki ateşkesin ardından pırıl pırıl üstbaşları, neşe içinde ve gürbüz görünüşleriyle instagram storyleri yayınlayan Gazzelilere yakıştırmak ayıp, skandal, rezalet, ahlaktan firar örneği.

Avrupa’daki kriminal Yahudi nefretine “vicdan” iltifatı
“Soykırım” propagandasına pek bayılan yabancılardaki Filistin aşkını biraz eşelemek iyi olur. Sözgelimi İslamcıların “vicdanın sesi” ünvanıyla hayranlıkla andığı, yücelttiği, öve öve bitiremediği, Filistin eylemlerinin dolar milyarderi aktivisti Avusturyalı Marlène Engelhorn. Dedesi Yahudilere soykırımda kullanılan Zyklon B gazının mucidiydi. Torununa, binlerce masumun canını alarak kazandığı 4.2 milyar doları miras bıraktı.Onun Filistin davası, dedesinden miras kalan Yahudi nefreti ve düşmanlığı. Keza, Kanada’nın eski başbakanı Trudeau. Tabii ki “Filistin davası”nın ateşli destekçisi olur. Babası, eski başbakan (1980-84) Pierre, 5 binin üzerinde Yahudiyi infaz etmiş manganın âmiri Naziyi vatandaşlıktan çıkarmayı reddetmiş ve başka Nazilere koruma sağlamış biri. Müslümanlar bu geleneği “vicdan” diye yüceltiyor. Gerçi yersiz ve gereksiz masumlaştırmayalım, artık gerçeği bal gibi biliyorlar ve alenen Nazilere hayranlık belirtmenin eşiğindeler.
Kör ideolojik saplantıyla iş görmeye çalışan idraksizliğin hiç değilse reelpolitik davranmaya da yeteneği olmaz. Hameneici Şiiler yokolma pahasına hâlâ “özgür Filistin” sloganının peşinde koşarken İranlı Sünnilerin lideri Mevlana Abdülhamid, reel-politik kıvraklığın gayet farkında olarak şöyle demişti: “Filistinliler aşırıya kaçmamalı ve İsrail’i yoketmek gerektiğini söylememeli. Neyle yok edeceksiniz? Ayrıca bu sloganda fayda yok.” Akıl büyük nimet gerçekten.

Filistin diye bir devlet, ülke ve toplum hiç olmadı
Tarihsel gerçekle savaşılmaz. Yahuda’da Filistin diye bir devlet, ülke ve toplum hiç olmadı. Osmanlıların bir karış toprak vermediği edebiyatında geçen “Filistin”in, hiçbir dönemde olmadığı gibi Osmanlı yönetiminde de o topraklara ad yapılmadığını bilmeyen Filistincilerin hayali tasavvuru o. Arap devletleri 1948 savaşını başlattığında Boston Globe gazetesinin manşeti şöyleydi: “Araplar Filistin’i işgal etti.” Haberde, kutsal toprakları çevrelemiş Arap milletlerinin İngiliz mandasının sona ermesine 15 gün kala kıskaç harekatıyla Filistin’i işgale başladığı belirtiliyor. Zamanında Romalıların Yahudileri yabancılaştırmak için Filistin adını verdiği toprakların asli sahipleri ile saldırgan yabancılar konumlandırılmış haberde. Ezberdeki klişeden ne kadar farklı değil mi?
İslamcılar hakikati merak da etmiyor, aramıyor da. Bunda saygı duyulacak bir yan yok. Mesela 18. yüzyıla ait haritayla Filistin’in varlığını kanıtlıyorlar sözde. Oysa “Filistin” adı ondan 1500 sene daha eski. Romalılar, özgürlük isyanları nedeniyle Yahudilere ceza olarak Yahuda’nın adını “Suriye Filistini” diye değiştirdiğinden beri. Başlangıç seviyesindeki bir tarih kitabında görebilecekleri bu temel bilgiden habersizler, mahrumlar, ilgisizler. Bilip de örtbas eden profesyoneller ve trol şebekesi her zaman olduğu gibi konumuz dışında.
Muhtelif mahreçler Yahudilere etnik arındırmayı, hatta soykırımı savunduğunda Müslümanlar en hafifinden bu cürmü meşhuda suskun kalarak başkalaşmaya başlıyor. İnandıkları dinin ahlaktan sıyrıldığı an burası. Kampanyalar ve sert propaganda, kontrolsüz, muhakemesiz, insafsız radikalleşme için açık büfe haline getiriyor insanları.













