Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?

Konumuza referans teşkil etsin diye Milliyetçi-Muhafazakâr okur camiasının öne çıkan şu birkaç düşünürünü zikredelim: Namık Kemal, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan, Ali Fuat Başgil, Erol Güngör ve ayıp olmasın diye ilave de edelim, Necip Fazıl Kısakürek. Bu isimlerin çoğu, bir yabancı dili iyi derecede bilmemiş, yurt dışı eğitimi ve disiplinini görmemiş olsalardı; hatta diyelim ki yalnızca “çok iyi âlim yetiştirir” denilen medrese eğitimiyle yetinmiş olsalardı, bugün kendilerinden aynı şekilde söz edebilir miydik? Ya da nasıl söz ederdik?

Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?
Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?

Bunun fazlasıyla hipotetik, varsayımsal hatta yer yer ironik bir yaklaşım olduğunun farkındayım. Ancak derdim, ne medreseleri ya da yerli-millî diye tarif edilen eğitim sistemimizi şık olmayan bir üslupla eleştirmek, ne de eski tip bir Batı hayranlığı üretimidir. Esas mesele, bir düşünürün zihniyetini ve derinliğini belirleyen unsurların ne olduğu sorusunu sordurabilmektir.

Malum olduğu üzere İslam medeniyeti, 17. yüzyıldan itibaren —Rönesans’ın da etkisiyle— Akdeniz havzası merkezli entelektüel üstünlüğünü kaybetmiş ve bu tarihten sonra derin bir kriz sürecine girmiştir. Bu krizin en belirgin sonuçlarından biri, ahlak ve evrensel mesaj içeren bir teolojiden, giderek amel, fıkıh ve kelâm eksenli bir teolojiye yöneliştir. Kelâm anlamında Tanrı merkezli ve insan odaklı olmayan evren mimarisi tasavvurunun da bunda rolü vardır [1]. Bunun yanı sıra, bugün Müslüman toplumlar nezdinde —emperyalizmin oluşturduğu travmaların da etkisiyle— din, selefî kalıplar içinde daha çok bir kimlik dinine dönüşmüş; köylü ve göçebe zihniyetin de katkısıyla daralmış ve katılaşmıştır.

Osmanlı aydınının dışa açılma ve reform arayışları da tam bu kırılmanın içinden doğmuştur. Ancak bu çabalar anlama veya anlamlandırma üzerine değil, yüzeysel pragmatik adaptasyon odaklı olmuştur. Sorunun niteliğini gören veya buna cesaret edebilen aydın sayısı çok azdır. Bu dönemde ne yazık ki dil öğrenip ötekini inceleme şansı bulan bazı Osmanlı aydını çocukları, ahlak ve vicdan esaslı değil yalnızca fıkıh-amel esaslı olan dine karşı aradıkları derinliği Hristiyan mistisizminde bulmuşlardı: Cevdet Paşa’nın torunu rahibe Zübeyde Hanım, Fikret’in oğlu pastör Haluk veya Giritli Mollazade Kardinal Paul Molla gibi.

Bugün Türkiye’de ise genel olarak miras aldığımız ciddi bir ahlak ve vicdan erozyonu ivmesi oldukça hızlanmıştır. İşte bu ve benzer nedenlerle Nurettin Topçu’yu tekrar tartışabilmek yalnızca bir düşünür olarak değil; ahlakı merkeze alan, isyanı bir etik tavır olarak tanımlayan, tasavvufu hikmet ve felsefe ile özdeşleştirebilen, mahalleli okuyanın düşünebilmesine yönelik üst kavramlar paketi oluşturan, öteki ile kodifiye ilişki kurabilen ve düşünceye derinlik kazandıran yaklaşımıyla, içinde bulunduğumuz krizde bizlere bir imkân sunabilmektedir.

Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?
Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?

Nurettin Topçu’yu bu perspektiften konuşabileceğim tartışmasız en uygun kişilerden biri; hayatında da onunla bir hukuku olmuş, onu bir süreç derinliğinde araştırmış, bu konuda ürünler vermiş, Milliyetçi-Muhafazakâr camianın akademik, nitelik ve vicdan itibarını koruyabilmiş bir kişi olan Prof. Dr. İsmail Kara’ydı.

Kendisine yukarıda ifade ettiğim çerçevede bir söyleşi teklif ettiğimde sağ olsun kabul etti. Söyleşide kafamdaki entelektüel ve iyi niyet niteliğindeki tüm eksantrik soruları sordum, tatmin kâr cevapları fazlasıyla da aldım. [2]

Topçu Erzurumlu bir esnaf çocuğuydu. Topçu öncelikle dik duran bir insandı. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Hasan Ali veya Yakup Kadri gibi konformist zaafları olan birisi değildi. Zaten Topçu’nun doktora tezi “Konformizme başkaldırı” başlığını taşımaktaydı. Sorbonne’da ilk felsefe doktora tezini veren ve ön plana çıkan Türk olmasına karşın Topçu ülkemizde hak ettiği değeri görmedi. Hayatının bir kısmı sürgünler ve liselerde öğretmenlikle geçti.

Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?
Tarık Çelenk yazdı: Nurettin Topçu neden bugün önemli?

Topçu’yu bugün ve dün için farklı kılan, başta ilgi ve eğitimde ahlak, felsefe ve sanat-estetik üçgenine ilaveten arkeolojiye yönelmesi, Rönesans dönemini anlamaya çalışmasıydı. Topçu, Paris’te aynı amaç için okumaya gelen Remzi Oğuz Arık, Samet Ağaoğlu veya Cevdet Perin’den ilgi ve ideal olarak da farklılık arz ediyordu.

Kendisi Paris’te sürgünde olan Halide ve Adnan Adıvar çiftinden çevre ve vizyon olarak istifade etti. Hristiyan mistikler; mühtedi Kardinal Paul Molla ve Maurice Blondel, hareket felsefesi oluşumunda onu ikna etti ve etkilediler. Aynı ekipten Joseph Segond’dan his estetiği kavramını benimsedi. Hocası Louis Massignon’un kendisini Hristiyan ve İslam mistizminin ortak yönleri, tasavvufta İbn Arabî-Ekberî ekol ve felsefe-hikmet ilişkisinde derinden etkilediği açıktır. Bu dönemde Topçu, Bergson’dan sezgiciliği, ilaveten de Kierkegaard ve Heidegger’i de okuma fırsatını bulabilmiştir.

Topçu’ya Fransa’da kalması için hocaları ve dostları baskı yapmışlardır. Hatta Paul Molla “Oraya dönersen bizim hocalara derdini anlatamazsın, seni anlamazlar” dediği de rivayet edilir. Topçu her şeye rağmen ülkesine dönmüş, mücadelesini ve ürünlerini vermiştir. Kendisi Durkheim toplumculuğundan mıdır bilinmez, Ziya Gökalp’i yetersiz bulmaktaydı. Onun Türk Ocakları ve milliyetçiliğe ilişkin kavram seti oldukça farklıydı. İslâmcılıkla arası iyi değildi.

Biraz ironik bir değişle Topçu’yu Hristiyan vicdan ağırlıklı mistizm etkisinden kurtaran, bağlandığı aydın Kazanlı Nakşibendi şeyhi Abdülaziz Bekkine’dir denir. Bekkine, manevî inisiyasyon-tasarrufu vesilesiyle Topçu’ya hakikatte sadece bilgiye değil tatmaya da yönelik ayrı bir içsel yolculuğa vesile olmuştu. Topçu’ya Halidiliğinin sert karakterinden ziyade Kazan Nakşiliğinin bireysel ve derin karakteri daha uygun gelmişti. Topçu bu seyr-i sülûku esnasında Massignon’un Ekberî İbn Arabî bakışı ile tasavvuf-felsefe-evrensellik ilişkisini artık teori ve iç dünyasında modelleyebiliyordu. Bekkine’nin Topçu’yu tek halife bırakmak istediği söylentisi hâlâ vardır. Kara’nın söyleşide anlattığına göre Bekkine muhtemelen —bence Topçu kabul etmeyince— kimseyi kendi halifesi bırakmamıştır. Topçu, Bekkine’nin vefatından sonra Zahid Kotku Efendi’yi ziyaret etmiş ancak aradığını bulamamış, talebeleriyle birlikte hemen çekilmiştir.

Söyleşide detay ancak önemli bir husus, Topçu’nun hayatı boyunca odasına astığı üç resimden birinin Hitler resmi olmasıydı. Hatta öyle ki Kara’nın anlattığına göre 1960’lı yıllarda bir yetkili bu resmi artık indirmesini rica ettiğinde Topçu bu talebi reddedmektedir.

Burada temel soru şudur: “Bu kadar donanımlı, vicdanlı bir düşünür niçin Hitler’i takdir etmektedir?” Akla ilk gelen, Topçu’nun ahlak ve estetiği yıkılmasının sebebi olduğunu iddia ettiği kapitalizm karşıtlığı ve bunun da Yahudilik ile olan tartışılmaz iç içe geçmiş ilişkisi. Ayrıca Topçu’nun tezlerine benzer bir uygarlık ütopyasını savunan Guénon ekolünden Julius Evola’nın (1898–1974) da bu eğilimin oluşumunda Topçu’yu etkilediği düşünülebilir.

Tabii ki her ne koşulda olursa olsun anormal olan bu ruh halinin, dönemin ruh hali olduğunun kabulü gerekmekte. Git gelller yaşayan Heidegger ve Evola örnekleri belki Topçu’nun bu tavrının anlaşılmasını kolaylaştırabilmekte.

Hep aklımda iki soru kalmıştır: Topçu’nun ipin kritik uçlarını yakaladığı kavram seti bugün neden gelişip bir düşünce metodolojisi veya okuluna dönüşemedi? Bakın bugün Frankfurt veya New School okulu derken 1940’lardan bu yana gelen Leo Strauss, Theodor Adorno gibi düşünürlerden, zamanla farklı düşünürlerin katkısıyla çığ gibi büyüyen ve olgunlaşan okullardan bahsediyoruz da —uyduruktan değil— gerçekten yerli ve millî olan Nurettin Topçu için niçin bunlardan bahsedemiyoruz?

Acaba Topçu, Muzaffer Şerif gibi yurt dışında kalsa bu başarılabilir miydi? Kavram setlerinin kitaplarında daha derinleşip kalıcı hâle geleceği kesindi. Topçu bir Batı taklitçisi ve hayranı değildi. Onun ilgisini çeken düşünürler Batı medeniyeti yıkıcılığını görebilen ve azınlıkta olan düşünürlerdi.

Bugün mahalleli kitap okuyanların kütüphanelerinde çokça Topçu kitapları vardır; bu bir kültürel-politik prestij göstergesidir de. Ağır abiler ne kadar okur, ne kadar anlaşılır, ayrı bir konu. İsmail Hoca ile vardığımız nokta şu: ne Topçu dönemi ne de bugün, Topçu’nun fikirlerini tartışabilecek bir toplumsal-kültürel —benim taşralılığı zihniyette aşamamak dediğim— altyapı oluşamadı.

Topçu bugün yaşasaydı ne olurdu sorusuna ise ironik bir cevap vererek yazıyı sonlandıralım: “Allah onu korumuş.”


[1] https://www.perspektif.online/islam-teolojisinde-ahlak-ve-vicdan/

[2] https://www.youtube.com/watch?v=5DyrJ5h5Pls&t=1052s

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.