Yakın bir dostum, uluslararası bir firmanın Washington D.C. temsilcisiydi. Aynı zamanda firması da Demokratlara yakın dev bir düşünce kuruluşunun yüze yakın sponsor şirketlerinden biriydi. Bu düşünce kuruluşunun yıllık ödül töreni toplantılarına gel, bir gözlem yap kabilinden sağ olsun davet etti, ağırladı ve bu toplantılara da katıldım. Bu, 23 yıldan bu yana altıncı ABD seyahatimdi. Son 2019 yolculuğumda ise yine Donald Trump başkandı.
Washington Dulles Uluslararası Havalimanı’na inerken bir baktım ve düşündüm. Amerika gerçekten dedikleri gibi yeni dünya. Tabiri caizse uçsuz bucaksız bir coğrafya. Düşünün; doğusundan batısına uçak ile ancak yedi saatte gidebilmektesiniz. Uçaktan sonsuz gibi görünen yeşil alanlar ve planlı yerleştirilmiş evler gözüküyordu. Bir tarttım; bizim İstanbul da böyle olabilirdi. Mahalleler kızmasın ama sanırım görünen bir veçhesiyle medeniyet dedikleri de bu olsa gerek diye bir ara düşündüm. Bu durum, Latin değil Anglo-Sakson görünüm; sadece kişi başına düşen geniş topraklar veya Ibn Khaldun’un “coğrafya kaderdir” tezi ile açıklanacak kadar basit olamazdı.

Washington, D.C.’de eski tanıdıklar vardı. Ayrıca buralarda güçlü referanslar ile farklı çevrelerle de iletişim kurabiliyorsunuz. Müslüman düşünce topluluklarının Şeriat-İslamofobi-Demokrasi oturumuna katıldım. Demokrat Yahudilerin nabzını ölçmeye çalıştım. Tabii ki Ortadoğu ve Kürt konusu ilgi alanında olup kitaplar ve makaleler yazan kişilerle de konuştum.
Amerikan kamuoyunda İslamofobi’nin varlığını; şeriatın yanlış anlaşılması, ırkçılık ve bizim Osmanlı genişlemeciliğimiz idealine bağlayan Amerikalı Müslüman aydınları gördüm ve işittim. Yahudi etkili Demokrat çevrelerin ise Gazze katliamını dolaylı biçimde kabul etmekle beraber, bunu bölgesel güvenlik güçleri hataları olarak geçiştirdiklerini gözlemledim.
Yahudi siyasi analistler, Suriye’deki siyasi gelişmeler konusunda Türkiye’den oldukça çekinmekteler; başka bir deyişle burada bizimle karşılaşmaktan ürkmekteler. Buradan, ülkemizde İsrail’in gücünün abartıldığını düşündüm. Güçlü olan, yeni dünyadaki finans ve teknoloji gücünü elde tutan Yahudi toplumuydu. Bu gruplar, Türkiye’yi başından bu yana Gazze ve Hamas’a silah yardımı yapmakla itham etmekteler.
Konuştuğumuz Yahudilere açık ifadem şuydu: “Kutsal metinlerinizi komşu ülkeler ve dahi Türkiye’ye karşı yayılmacılık olarak yorumlarsanız, bu coğrafyada kendinizi hiçbir zaman güvenli hissedemezsiniz. İnsanlığa özrün ötesinde borçlarınız var. Barışmaya ihtiyaç hissetmelisiniz; bu konularda samimi ve ikna edici olmak zorundasınız.” Bunu sıkça ifade ettim. Hamas ve İran dahil sivil bir diyalog platformu önerdim.
Ayrıca Amerika Yahudilerinin kendi içlerindeki Çin rekabetine ilişkin genel izlenimi şu yönde: Finans, inovasyon ve bilim dünyada Yahudi unsurların elinde; Çin, Yahudiler istemezse ABD’ye bu açıdan bir şey yapamaz. Yahudilerin ticari güvenilirlik ve ehliyet konusunda prestijleri bu topraklarda oldukça yüksek.
Birleşik Krallık’ta gördüm ama ABD’ye bir rüya için gidip eli boş dönen Türk görmedim diyebilirim. Bu ülke bu açıdan fırsatlar ülkesi. Türklerden oldukça zengin olanlar var. Ülkemiz için heyecan ve iştiyakları da var; ancak henüz Türkiye bu potansiyel için bir model inşa edememiş. Burada ülkemiz ile uzak yakın ilgisi olan herkes lobi yapmak istiyor. Sanırım onlara devletin fonu bu konuda cazip gelmekte. Türk lobisi diye kurallı ve geleneği devlet tarafından oluşturulan bir lobiden bahsetmek zor. Lobi işi sivil bir alan, bir bakıma gönül işi de. Ayrıca lobiciliğe siyasetin finansmanı veya sadık destekçiler yaratma olarak yaklaşmak zaman ve para kaybıdır.

Sırası gelmişken her 24 Nisan’da bizim Ermeni lobiciliğimizden de bahsetmek isterim. Gerçi son yıllarda Erdoğan bu konuda oldukça makul açıklamalar da yapmakta. Bir şekilde olan bir tarihsel olayı devlet adına inkar etmenin zorunluluğundan kurtulmak gerekiyor. Bu inkarcı tavır Osmanlı Müslümanlarına yapılan çete katliamlarını da dünyaca görmezlikten getiriyor. Bu durum bizim de DC’de bu konuda müze veya anıt açmamızı gerektiriyor. Karşılıklı anlayışla Ermeni diasporası ile geçmiş sorunu çözmek helalleşmek o kadar zor olmasa gerek. Bu çözüm bizim lobi ve yatırım gücümüze katkı sağlayacaktır.
Şu an pratikte Türk-ABD ilişkileri tamamen Recep Tayyip Erdoğan–Donald Trump inisiyatifinde yürümekte. Şimdilik bu durum bizler için büyük avantaj. Burada F-35 konusunda Türkiye lehine karar alındığı da ifade edilmekte.
Lobinin ötesinde de bu ülkede Türklerin kültürel asimilasyona karşı direnebilmeleri için devletin altyapı desteği gerekiyor. Bu çok yetersiz ve gerekli ilgi de yok. Ayrıca buralarda Gülenist elit diaspora dışında, ülkedeki KHK’lılar misali gariban ve mağdur ilgili kesimler var. Toplu alışveriş merkezleri gibi yerlerde Türkçe konuşan çekingen Anadolu tarzı insanlardan bunu fark edebiliyorsunuz. Artık devlet bu insanları kazanmalı, bakışını gözden geçirebilmeli. Suça bulaşmamış insanları örgüt üyesi kabul etmek rasyonel bir yaklaşım mıdır, tartışılmalı.
Amerika, kuruluşundan bu yana göstermek istemediği yüzünde iç çelişkilerini de barındırmakta. Düşünün; kurucu babalarından özgürlük düşünürü Thomas Jefferson’ın gayrimeşru köle eşi ve çocuklarına hiçbir zaman özgürlük vermediği söylenir. Mesela ödül törenine katıldığım ilgili Demokrat düşünce kuruluşu, iş ve yönetim ödüllerinde sponsorlarına öncelik vermekte. Chevron Corporation CEO’su Mike Wirth ve NATO müttefik kuvvetleri komutanı Amiral Pierre Vandier’e onur ödülleri vermeleri ilgi çekiciydi. Gerçi Vandier törende İran operasyonunu eleştirdi.
Son seyahatim ve gözlemlerimde anladım ki Amerika’da “düşünen düşünce kuruluşları”ndan söz etmenin pek anlamı yok. Düşünce kuruluşları; lobi, ilişki yönetimi, sivil platform veya rapor-analiz üretme merkezleri halinde çalışmaktalar. Hâlâ büyük finansal destek almaktalar. Örneğin demokrasi ve liberal değerleri savunan Cato Institute’ün DC merkezde muhteşem binası var ve ciddi finans desteği sürmekte. Amerika’da düşünceden bahsetmek zor. Zaten Amerikalı zihni de böyle çalışmıyor. Bu açıdan bize Amerikan pragmatizmi veya praksisi yol göstermekte.
Son gelişimde artık DC caddelerinde enerji şirketleri kadar yapay zekâ şirketlerinin çoğaldığını fark ettim. ABD’nin rüya ülke olması iddiasının arka planında, burada rüyaya veya fikirlere ciddi fon paralar bulabilmeniz yatıyor. Bu konu sıkça istismar da edilmekte; örneğin bunu yapan iki Türk kızı şu an burada kamuoyu gündeminde.

Üzücü olan başka bir şey de bizim tutamadığımız ülkemizdeki savunma sanayii beyin göçünün buradaki savunma sanayiine dahil olmaları ve ABD silah endüstrisine destekleri. Ne yazık ki bu durumun ülkemizdeki sorunların ne boyuta geldiği konusunda yönetenlerimizi hâlâ düşündürmediği anlaşılıyor. Bu arada ABD’nin Ay’a nükleer reaktör inşa etme projelerini de notlarımıza ilave edelim.
Bu uçsuz bucaksız coğrafya bazen insanın ruh dünyasında “American exceptionalism” yani Amerikan istisnacılığı hissini doğuruyor; dünyayı sadece Amerika merkezli okuma serabını da beraberinde taşıyor.
Sonuç olarak, Amerika’ya bakarken iki ayrı yüzü aynı anda görmek gerekiyor: Bir tarafta fırsat, sermaye, teknoloji ve organizasyon gücü; diğer tarafta çelişkiler, lobi düzeni, küresel güç hesapları ve sert çıkar siyaseti. Türkiye açısından mesele Amerika’yı sadece hayranlıkla ya da sadece öfkeyle okumak değil; onun başarı üreten mekanizmalarını anlamak, kendi insan kaynağını korumak ve diaspora potansiyelini kurumsal akılla değerlendirebilmektir. Asıl ihtiyaç, dışarıdaki gücü konuşmaktan çok içeride kendi ve evrensel değerlerimize tekrar dönebilmektir.














